Kadın, insanlık tarihinin en eski tanıklarından biridir. Hayatı doğuran, büyüten ve kuşaktan kuşağa aktaran bir varlıktır. Bu nedenle kadın yalnızca bir birey değil, aynı zamanda bir kültür taşıyıcısıdır. Bir toplumun dili, duyguları, değerleri ve hafızası çoğu zaman kadınların görünmeyen emeğiyle şekillenir.
Tarih boyunca kadınların adı çoğu zaman geri planda kalmış olsa da insanlık hafızasında iz bırakan pek çok güçlü kadın vardır. Bu kadınlar yaşadıkları çağın sınırlarını aşarak hem kendi toplumlarına hem de insanlığa ilham vermiştir.
Türk tarihine bakıldığında kadınların toplum içindeki rolü oldukça güçlüdür. Tomris Hatun, tarihin bilinen en eski kadın hükümdarlarından biridir. Liderliği ve cesaretiyle halkını yönetmiş, güçlü bir devlet geleneğinin temsilcisi olmuştur.
İslam tarihinde Hz. Aişe ise ilmi yönüyle tanınan önemli bir şahsiyettir. Hadis ve fıkıh alanındaki bilgisiyle birçok sahabeye öğretmenlik yapmış, İslam düşünce tarihinde güçlü bir entelektüel miras bırakmıştır. Bu yönüyle kadınların bilgi üretiminde ve öğretiminde önemli bir rol üstlenebileceğini göstermiştir.
Bilim tarihinin en dikkat çekici isimlerinden biri Marie Curie'dir. Radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla bilim dünyasında çığır açmış, iki farklı bilim dalında Nobel Ödülü kazanan ilk insan olmuştur. Zorlu koşullara rağmen araştırmalarından vazgeçmemiş, bilimin sınırlarını genişleten keşiflere imza atmıştır. Curie'nin hikâyesi, merakın, disiplinli çalışmanın ve bilime duyulan tutkunun insanlık için nasıl büyük bir katkıya dönüşebileceğini gösterir.
Modern bilgisayar biliminin temellerinde ise Ada Lovelace'ın adı yer alır. 19. yüzyılda geliştirdiği düşünceler ve matematiksel analizleri sayesinde tarihin ilk bilgisayar programcısı olarak kabul edilir. O dönemde henüz bilgisayarlar ortada yokken, makinelerin yalnızca hesaplama değil çok daha farklı alanlarda da kullanılabileceğini öngörmüştür. Ada Lovelace'ın vizyonu, teknolojinin geleceğini hayal edebilmenin ne kadar dönüştürücü olabileceğini gösteren önemli bir örnektir.
Kurtuluş Savaşı döneminde ise kadınların cesareti ve fedakârlığı tarih sayfalarında önemli bir yer tutar. Halide Edib Adıvar, hem bir yazar hem de bir direniş sembolü olarak öne çıkar. Yaptığı konuşmalarla halkı mücadeleye çağırmış, cephelerde görev almış ve kalemiyle bir milletin hafızasına seslenmiştir.
Nene Hatun ise Aziziye Tabyası'nda gösterdiği cesaretle vatan savunmasının sembollerinden biri hâline gelmiştir. Onun hikâyesi, bir kadının gerektiğinde nasıl büyük bir direniş gücüne dönüşebileceğini gösterir.
Modern Türkiye tarihinde Sabiha Gökçen de önemli bir yere sahiptir. Dünyanın ilk kadın savaş pilotlarından biri olarak havacılık tarihine geçmiştir. Onun başarısı, kadınların teknoloji ve havacılık gibi alanlarda da öncü olabileceğini göstermiştir.
Bu isimler farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda yaşamış olsa da ortak bir noktada buluşurlar: Hayatın akışını değiştirecek cesareti göstermiş olmak.
Ancak kadınların tarih içindeki varlığı yalnızca bu büyük isimlerle sınırlı değildir. Tarih kitaplarına girmemiş, adı bilinmeyen sayısız kadın da hayatın görünmeyen kahramanlarıdır. Bir çocuğu büyüten, bir aileyi ayakta tutan, bir toplumun değerlerini taşıyan kadınlar; tarihin sessiz ama güçlü tanıklarıdır. Çünkü tarih, yalnızca adını duyuranların değil; yaşadığı çağın yükünü omuzlarında taşıyan, emeğiyle hayatı ayakta tutan kadınların da izleriyle şekillenmiştir.
İşte tam da bu yüzden, kadınların tarih boyunca üstlendiği roller üzerine yeniden düşünmek gerekir. Kadına yüzyıllar boyunca çok sayıda rol verildi: anne olmak, eş olmak, evlat olmak, çalışan olmak, fedakâr olmak, sabırlı olmak…
Bu rollerin ve özelliklerin çoğu değerli ve kıymetlidir. Ancak sorun, kadının bu rollerin içinde kendi varlığını kaybettiği noktada başlar.
Birçok kadın hayatının bir döneminde artık kendine dönerek bu soruyu sorar:
"Ben ne zaman kendim oldum?" Çünkü çoğu zaman kadınlar, başkalarının ihtiyaçlarını o kadar uzun süre öncelemeyi öğrenir ki kendi ihtiyaçlarının ne olduğunu fark etmeyi bile unutabilirler.
Toplum, kadına çoğu zaman şunu öğretmiştir:
İyi kadın, fedakâr olandır.
İyi kadın, susmayı bilendir.
İyi kadın, her şeyi idare edendir.
Oysa fedakârlık ile kendini silmek aynı şey değildir.
Sabır ile susmak aynı şey değildir.
Güçlü olmak ile her yükü tek başına taşımak aynı şey değildir.
Kadınların yüzyıllardır en çok karşılaştığı yanılsamalardan biri şudur:
Sevilmek için daha fazla vermek gerekir. Daha fazla emek vermek…
Daha fazla anlayış göstermek… Daha fazla dayanmak…
Oysa sevgi, bir tarafın sürekli eksilmesi üzerine kurulan bir duygu olamaz. Gerçek sevgi, iki insanın da varlığını koruyabildiği yerde büyür.
Bir kadın kendini tamamen geri plana ittiğinde ilk bakışta ilişkilerini koruduğunu düşünebilir. Ancak zamanla iç dünyasında başka bir süreç başlar. İçten içe tükenmişlik oluşur. Değersizlik hissi büyür. Görülmediğini, duyulmadığını ve anlaşılmadığını düşünmeye başlar.
Bunun nedeni çoğu zaman şudur:
Kadın, başkaları için var olurken kendi varlığını ihmal etmiştir.
Oysa sağlıklı bir hayatın ve sağlıklı ilişkilerin temeli, insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkidir.
Bir kadın kendini hatırladığında yalnızca kendi hayatı değişmez. Çevresindeki birçok şey de dönüşmeye başlar. Çünkü bir kadın kendini değersiz gördüğünde çevresine de farkında olmadan bu mesajı gönderir. Ama bir kadın kendini gerçekten değerli gördüğünde, bu değer algısı çevresindeki ilişkilerin dilini de değiştirir.
Kendini tanıyan bir kadın sınır koyabilir.
Kendini tanıyan bir kadın hayır diyebilir.
Kendini tanıyan bir kadın sevgiyle var olabilir.
Ve en önemlisi, kendini tanıyan bir kadın sadece başkaları için yaşamaktan vazgeçip hayatın içinde kendi yerini alabilir.
İşte 8 Mart Dünya Kadınlar Günü tam da bu noktada anlam kazanır.
Bu gün sadece bir kutlama günü değildir.
Bu gün sadece çiçek verilen bir gün değildir.Bu gün bir hatırlama günüdür.
Kadının kendi gücünü hatırladığı bir gün…
Kendi değerini hatırladığı bir gün…
Ve belki de en önemlisi, kendi hayatının öznesi olduğunu hatırladığı bir gün.
Bir kadının kendini seçmesi bencillik değildir.
Bir kadının kendini önemsemesi fazla değildir.
Bir kadının kendi hayatına sahip çıkması kötü değildir.
Aksine kendine değer veren ve mutlu bir kadın gerçek bir dönüşüm başlatabilir. Çünkü:Bir kadın kendini seçtiğinde sadece bir hayat değişmez.
Bir aile değişir.
Bir nesil değişir.
Bir toplum değişir.
Çünkü kendini bilen bir kadın, çocuklarına da kendini bilmeyi öğretir.
Kendini seven bir kadın, sevgiyi de daha sağlıklı aktarır.
Kendini değerli gören bir kadın, dünyaya da aynı değeri gösterir.
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur: Bir kadın gerçekten ne zaman özgürleşir?
Cevap çok basit ama aynı zamanda çok derindir: Bir kadın kendini hatırladığı anda özgürleşir.
Ve bazen bir toplumun dönüşümü de tam olarak böyle başlar.
Bir kadının kendini yeniden hatırlamasıyla.Kendini seçmesiyle…
8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun!
Sevgilerimle,
Yasemin Gazanker









