Hürmüz’de belirsizlik, petrolde sert dalgalanmalar, altında rekor arayışı, dolarda yön mücadelesi... Bütün bunların ortasında teknoloji dünyasında yapay zekâ rallisi devam ediyor.
Bir gün savaş, ertesi gün ateşkes ihtimali... Bir açıklamayla petrol yükseliyor, başka bir açıklamayla yön değiştiriyor. Altın güvenli liman arayışından beslenirken teknoloji şirketleri, dünyanın geri kalanında hiçbir şey olmuyormuş gibi geleceğin büyümesini fiyatlıyor.
Asıl dikkat çekici olan da bu ayrışma. Jeopolitik riskler enerji piyasalarını ve güvenli limanları sarsarken, yapay zeka şirketleri bambaşka bir ekonomik hikayenin peşinden gidiyor. Savaş bugünün riskini büyütüyor; teknoloji ise yıllar sonrasının verimliliğini, büyümesini ve kazancını fiyatlıyor. Aynı piyasanın içinde iki farklı zaman dilimi yaşanıyor: Bir tarafta bugünün korkusu, diğer tarafta geleceğin vaadi.
Belki de piyasaların yeni normalini tam burada aramak gerekiyor. Bizim dilimizde : "Köy yanarken, yapay zeka saçını tarıyor."
Çünkü normalleşmek artık eski normale dönmek değil, birbiriyle çelişen bu gerçekliklerin aynı anda var olmasına alışmak demek.
Çünkü normalleşmek artık eski normale dönmek değil, anormale uyum sağlamak demek.
Üstelik artık yalnızca savaşın kendisi değil, diplomasinin her sözü ve hatta sessizliği bile fiyatlanıyor. İran savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşta Donald Trump’ın çatışmanın ne zaman sona ereceğine ilişkin söylemi aylar içinde defalarca değişti. Savaşın ilk günlerinde dört-beş haftalık bir süreden söz edildi. Ardından savaşın büyük ölçüde tamamlandığı, askeri olarak kazanıldığı ya da sona yaklaşmakta olduğu yönünde açıklamalar geldi.
Ancak takvim ilerledi; haftalar aylara dönüştü, savaş bitmedi.
Ateşkes ihtimalleri ortaya çıktı, anlaşmalar konuşuldu, ardından yeni tehditler geldi. Bugün savaş altıncı ayına yaklaşırken Hürmüz Boğazı, dünya ekonomisinin önündeki en büyük belirsizliklerden biri olmaya devam ediyor.
Burada mesele, Trump’ın bir açıklamasının doğru ya da yanlış çıkmasından çok daha büyük. Piyasalar açısından asıl sorun, diplomasinin giderek öngörülemez hâle gelmesi.
Çünkü dünyanın en güçlü ülkesinin başkanından gelen tek bir cümle artık yalnızca diplomatik bir mesaj değil; aynı anda petrolü, altını, doları, tahvil faizlerini ve borsaları etkileyebilecek bir ekonomik veri niteliği taşıyor.
Peki, Hürmüz’den gelen bir açıklama neden doğrudan bizim cebimizi ilgilendiriyor?
Boğaz’daki gerilim arttığında piyasalar, petrol arzının aksayıp aksamayacağını fiyatlamaya başlıyor. Henüz tek bir varil bile eksilmeden petrol fiyatları yükselebiliyor. Çünkü piyasa bugünü değil, yarına ilişkin ihtimalleri satın alıyor. Piyasa dilindeki bilinen ifadeyle: “Söylentiyi satın al, haberi sat.”
Petrol yükseldiğinde ise mesele yalnızca benzin ve motorin fiyatlarıyla sınırlı kalmıyor. Taşımacılık pahalanıyor, üretim maliyetleri artıyor, ülkelerin enerji faturası büyüyor. Böylece uzak bir coğrafyada başlayan siyasi gerilim; kur, enflasyon ve maliyet zinciri üzerinden önce market raflarına, ardından doğrudan vatandaşın cebine ulaşıyor.
Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkeler açısından bu denklem çok daha önemli. Çünkü yalnızca petrolün dolar cinsinden fiyatını değil, döviz kurunu da aynı anda izlemek gerekiyor. Petrol ve dolar birlikte yükseldiğinde faturamız da iki yönden kabarıyor.
Dolar güç mü arıyor, yoksa dünya alternatif mi?
Dolar hâlâ küresel sistemin merkezinde. Petrol de altın da dolar üzerinden fiyatlanıyor. Ülkeler ve şirketler borçlanırken yine büyük ölçüde dolara ihtiyaç duyuyor.
Bu nedenle ABD Merkez Bankası’nın faiz kararları yalnızca Amerika’yı ilgilendirmiyor. Washington’da alınan bir karar, İstanbul’daki bir şirketin finansman maliyetine; oradan üretime, fiyatlara ve vatandaşın cebine kadar uzanabiliyor.
Bir yandan dünya dolara alternatif arıyor, diğer yandan kriz çıktığında yine dolara yöneliyor. Yani doların tahtı tartışılıyor ama henüz yerine oturacak güçlü bir aday bulunabilmiş değil.
Bir tarafta savaş, diğer tarafta yapay zekâ
Bugünkü piyasaların en tuhaf görüntüsü de burada ortaya çıkıyor.
Bir tarafta savaşın ne zaman biteceğini, petrol tankerlerinin Hürmüz’den geçip geçemeyeceğini ve altının daha ne kadar yükselebileceğini konuşuyoruz. Diğer tarafta teknoloji şirketleri, yapay zekâ için çiplere, veri merkezlerine ve yeni altyapılara milyarlarca dolar yatırıyor.
Kısacası piyasanın bir tarafı bugünün korkusunu, diğer tarafı yarının büyümesini satın alıyor.
Eskiden jeopolitik risk arttığında piyasaların topluca düşmesi beklenirdi. Bugün işler böyle yürümüyor. Petrol savaş ihtimalini, altın güvenli liman arayışını, dolar faiz beklentilerini, teknoloji hisseleri ise yıllar sonrasının dünyasını aynı anda fiyatlıyor.
Peki, “anormale alışmak” da ne demek?
Asıl değişen yalnızca fiyatlar değil, bizim “normal” dediğimiz şey.
Bir zamanlar savaş olağanüstüydü. Petrolün birkaç günde sert yükselmesi, altının sürekli rekor kırması ve teknoloji şirketlerinin akıl almaz değerlere ulaşması da öyleydi.
Şimdi bunların hepsini aynı ekranda, aynı gün içinde görüyoruz. Piyasalar da her sarsıntıdan sonra eski düzene dönmeyi beklemiyor; yeni şartlara uyum sağlıyor.
Çünkü artık normalleşmek, eski normale dönmek değil; anormale alışmak demek.
Belki de dünya ekonomisinin yeni dengesi tam olarak bu: Piyasaların yeni normali artık istikrar değil; belirsizliği fiyatlamak ve anormale alışmak.


