Ontolojik Çıplaklık ve İnsan
İnsan, bu yeryüzüne diğer tüm canlılardan farklı bir "eksiklikle" adım atar. Mitoloji bu kadim gerçeği Prometheus ve Epimetheus'un hikayesiyle anlatır. Tanrılar dünyadaki canlılara özelliklerini dağıtırken; kimine keskin pençeler, kimine kalın kürkler, kimine ise uçsuz buçaksız bir hız verirler. Sıra insana geldiğinde heybe boştur. İnsan; çıplak, savunmasız ve her türlü dış tesire açık bir halde ortada kalır. Ancak bu "çıplaklık", aslında insanın en büyük imtiyazıdır. Çünkü diğer tüm canlılar "tamamlanmış" olarak doğar; bir aslan aslanlığının, bir kuş kuşluğunun zirvesindedir. Oysa insan, "olmamış" olarak doğan tek varlıktır. İnsanın trajedisi, tam da bu "olma" zorunluluğunda gizlidir.
Etimolojik bir kazı yaparsak, "insan" kelimesinin köklerinde iki temel damar buluruz: Biri "ünsiyet" (alışmak, ilişki ve dostluk kurmak), diğeri ise "nisyan" (unutmak). İnsan, hem unutan hem de alışandır. Neyi unutmuştur? Asli vatanını, ruhun o kadim sözleşmesini (Kâlû Belâ). Neye alışmaya çalışmaktadır? Bu gurbet yurduna, bu etten kemikten kafese. İnsanın trajedisi, unuttuğu o sonsuzluğu, alıştığı bu kısıtlı dünyada aramaya çalışmasıdır. Bizler, okyanusu özleyen ama bir bardak suda fırtınalar koparan varlıklarız. Bu yüzden huzursuzuz; çünkü bir bardak su, okyanusun hatırasını taşısa da onun derinliğini asla sunamaz.
Ney'in Feryadı ve "Hasret"in Psikolojisi
Tasavvuf düşüncesi, insanın bu yeryüzü macerasını muazzam bir "gurbet" metaforuyla taçlandırır. Mevlâna, Mesnevi'sine "Dinle neyden, nasıl hikâye etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede" diyerek başlar. Ney, aslında o asıl vatanı olan kamışlıktan koparıldığı için inlemektedir. Üzerindeki o delikler, aslında neyin yaralarıdır; ama o büyüleyici, insanı kendinden geçiren feryat ancak o yaralardan süzülen nefesle hayat bulur. Yarası olmayan ney, dilsiz bir tahtadan ibarettir.
Burada kadim bir menkıbe imdada yetişir: Bir gün bir dervişe sormuşlar; "Efendim, neden hep dertlisiniz?" Derviş tebessüm ederek cevap vermiş: "Evladım, dert (dard) kelimesi Farsçada 'kapı' demektir. Derdin kendisi, dermanın kapısıdır. Eğer kamışlıktan kopmasaydım, nefesten mahrum kalırdım. Eğer yaralanmasaydım, sesim çıkmazdı."
İşte insanın trajedisi de budur: Biz acıyı bir hata, bir bozulma sanıyoruz. Oysa acı, ruhun "hatırlama" biçimidir. Psikolojide "varoluşsal melankoli" dediğimiz o sebepsiz hüzün, aslında ruhun asli vatanına duyduğu hasretin yankısıdır. İnsan, bu dünyada hep bir "yerini yadırgama" hali içindedir. En lüks sofralarda, en kalabalık şehirlerde bile ansızın gelen o "buraya ait değilim" hissi, aslında ruhun "Eve dönmek istiyorum" feryadıdır.
Kuyudaki Yankı ve Kader
İnsanı en çok yoran trajedi, hayatı tamamen kendi avuçlarının içine alabileceği zannıdır. Modern zihin, her şeyi kontrol edebileceğine, her sorunu bir "proje" gibi çözebileceğine inanır. Oysa hayat, bizi bazen Hz. Yusuf gibi bir kuyunun dibine bırakır. Kuyu, insanın kendi "gölgesiyle", mutlak yalnızlığıyla ve çaresizliğiyle yüzleştiği o karanlık rahimdir.
"Kader" kelimesi, Arapça "kadr" kökünden gelir; ölçü demektir. Kader, başımıza gelenlerin rastgeleliği değil, hayatın bize biçtiği o eşsiz "ölçüdür." Hz. Yusuf'un kuyudaki sükuneti, bir vazgeçiş değil, o ölçüye olan güvendir. Kuyunun dibinde, dış dünyadaki tüm sahte ışıklar söndüğünde, insan sadece yukarıya bakmayı öğrenir. İnsan, kontrolü bıraktığı an aslında sonsuz bir emniyetin kollarına düşer.
Küçük bir hikaye anlatılır: Adamın biri fırtınalı bir denizde gemisi batınca bir tahta parçasına tutunur. Günlerce dua eder; "Allah'ım beni kurtar!" Sonunda ıssız bir adaya düşer. Bin bir güçlükle kendine daldan budaktan bir kulübe yapar. Bir gün avlanırken kulübesi yanmaya başlar. Adam feryat eder: "Allah'ım, her şeyimi aldın, şimdi de barınağımı mı yakıyorsun?" Akşamına bir gemi adaya yanaşır. Adam sorar: "Beni nasıl buldunuz?" Kaptan cevap verir: "Dumanla verdiğin işareti gördük."
İnsanın trajedisi, yanan kulübesine (planlarına) bakıp ağlarken, o dumanın aslında kurtuluş işareti olduğunu görememesidir. Hayat, bizim planlarımıza göre değil, bizim "oluşumuza" göre şekillenir.
Yaralı Bilinç ve "Hiçlik" Makamının Estetiği
İnsanın trajedileri, kayıpları ve "kırılma anları" aslında birer doğum sancısıdır. Doğa bize bu dersi her an verir. Çiftçi toprağı sürerken aslında toprağı yaralar. Pulluk toprağın bağrını deler geçer. Toprak dile gelse, "Neden beni parçalıyorsun, neden huzurumu bozuyorsun?" diye feryat ederdi. Oysa o yarılma olmasa, toprağın karnına gömülen tohum can bulup başını göğe kaldıramazdı. Gökten düşen yağmur, ancak yarılmış toprağa hayat verir.
İnsanın ruhu da böyledir. Acı, ruhu süren bir pulluktur. Tasavvufun o meşhur "hiçlik" makamı, aslında egonun (sahte benliğin) o aşılmaz, katı zırhının parçalanmasıdır. Kırılmalıyız ki, içimizdeki o gizli hazine, o ilahi öz dışarı çıksın. Hallac-ı Mansur'un "Ene'l Hak" feryadı, bir kibir gösterisi değil, aksine o kısıtlı "benlik" kabuğunun tamamen tuzla buz olmasıdır. O, "Ben yokum, sadece O var" demiştir.
Etimolojik olarak "acı" kelimesi, öz Türkçe "aç-" köküyle akrabadır. Acı, insanı "açan" bir şeydir. Kalbi açar, zihni açar, merhameti açar. Kendi acısına şefkatle bakamayan, kendi yarasına merhamet duymayan biri, bir başkasının kalbindeki yangını asla hissedemez. İnsan, yaralandığı yerden başkasını anlamaya başlar; çünkü yara, bir insanın bir diğerine sızabileceği tek kapıdır. Mükemmel, pürüzsüz ve yarasız bir varlık, mutlak bir yalnızlığa mahkumdur. Çünkü birbirimize yaralarımızdan tutunuruz.
Trajediyi Şiire, Sancıyı Vuslata Dönüştürmek
Peki, bunca sancı, bunca gurbet ve bunca eksiklik ne içindir? İnsan, sadece acı çekmek için mi bu tozlu sahneye gönderilmiştir? Elbette hayır. İnsan, bu trajediyi bir enstrüman gibi kullanıp ondan göksel bir melodi çıkarmak için buradadır. Hayat, yaralarımızı tamamen kapatıp steril, duygusuz ve pürüzsüz bir hayat sürme yarışı değildir. Hayat, o yaraların neden açıldığını anlamak ve onları birer rütbe gibi taşımaktır.
Bir bilgeye sormuşlar: "Yol nedir, yolcu kime denir?" Bilge cevap vermiş: "Yol, insanın kendi dışındaki kalabalıktan, kendi kalbindeki o sessiz vatana yaptığı hicrettir. Yolcu ise, heybesinde sadece sevgiyi ve sancıyı taşıyandır."
Bizler bu dünyada hep bir "gidiş" halindeyiz. Yolun sonunda "mükemmel" bir noktaya varmayacağız; belki daha yorgun, daha yaralı ama daha "insan" olarak varacağız. Belki de en büyük kahramanlık, bu kırılganlığa, bu faniliğe ve bu bitmek bilmeyen sancıya rağmen sevmeye, üretmeye, bir çiçeği sulamaya ve umut etmeye devam etmektir.
Kırıldığınız yerleri sevin. O çatlaklardan sızan ışığı onurlandırın. Çünkü insan, ancak kırıldığı yerden gerçek anlamıyla dünyaya bağlanır ve ancak o sızıyla gerçek "kendi" olur. Trajedimiz bizim sonumuz değil, hikayemizin en güzel dizelerinin yazıldığı o mürekkep hokkasıdır.
Unutmayın; hepimiz aynı denizin dalgaları, aynı neyin farklı perdeleri, aynı büyük şiirin ayrı mısralarıyız. Sancımız ortaksa, şifamız da birdir.









