Bir baro başkanının, hâkimlik ve savcılık mülakatlarında 70 avukatın hâkim ve savcı olmasına referans olduklarını ve Bakanlığın kendilerine ayrıcalık tanıdığını açıklaması, ardından sözlerinin bağlamından koparıldığını belirtmesi sıradan bir tartışma değildir.
Bu açıklama, gencecik meslektaşlarımızın hâkimlik ve savcılık yazılı sınavında başarılı olup haksız bir şekilde mülakatlarda nasıl elendiğinin itirafıdır.
Bu açıklama, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorununu yeniden gündeme getirmekte ve bu soruna ivedilikle çözüm bulunmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu açıklama, İstanbul Barosu üyesi olan, hâkimlik ve savcılık yazılı sınavında Türkiye 115’incisi olmasına rağmen sözlü mülakatta elenen ve Ocak 2025’te umutsuzluk duygusuyla yaşamına son veren avukat Mert Akdoğan’ı anımsatmaktadır.
Aslında göz göre göre yargıda skandal üzerine skandal yaşayarak bugünlere geldik. Geçen yıl “Yargıda Skandallar” başlıklı köşe yazımda buna dikkat çekmek istemiştim.
Yargı bağımsızlığı, liyakat ve fırsat eşitliği anayasal haklardır. Bu haklara aykırı davranmak, hukuk devletine duyulan güveni zedeler. Açık toplumlarda herkes yetenekleri ölçüsünde yükselir. Kapalı toplumlarda yetenek ve bilginin yerini partizanlık, torpil ya da dayısı olmak alır.
Referansla kürsüde görev yapanlar, referans verenlere görev sürelerince borçlu kalır ve daha yüksek görevlere gelmek için onlara taviz üzerine taviz verir, verdikleri tavizlerin meyvesini yemek isterler.
Yerler ama ahlakları, vicdanları, namus anlayışları böyle bir tutumu nasıl kaldırır, bilemem.
Hâkimlik ve savcılık makamları, lütfedilecek makamlar değildir.
Ayrıca bu meslekler, her insanın yapabileceği meslekler de değildir.
Bu meslekleri yapan insanların cüppelerinin düğmesi yoktur.
Bu meslekleri yapan insanların, meslekleri nedeniyle makamda, haksız ve yolsuz yollarla kazanılmış parada pulda gözü yoktur, olamaz, olmamalıdır.
Hâkim, kendisini bir baroya, siyasi görüşe, kişiye ya da makama değil, yalnızca hukuka, vicdanına ve Anayasa’ya bağlı hissetmelidir.
Hâkimin gerçek referansları şunlardır:
Anayasa: Çünkü hâkim, kişilere veya siyasi makamlara değil, Anayasa’ya ve hukuka bağlıdır.
Liyakat: Çünkü hâkimlik, tanıdıkların değil, bilgi, yetenek ve mesleki yeterliliğin belirlediği bir görevdir.
Vicdan: Çünkü karar, kişisel çıkarlara veya baskılara göre değil, hukuka uygun vicdani kanaate göre verilmelidir.
Bağımsızlık ve tarafsızlık: Çünkü adalet, hiç kimsenin etkisi altında kalmadan dağıtılmalıdır.
Hesap verebilir etik anlayış: Çünkü hâkim, kararlarının hukuki gerekçelerini ortaya koyabilmeli ve meslek ahlakına bağlı kalmalıdır.
Benim başımdan geçenleri anlattığım “Müfettiş ve Yargıç” başlıklı köşe yazımda, unvanlı hukuk hâkimi olarak çalışırken ve ayrıca Bilgi Edinme Yasası ile ulaştığım gizli sicilimde “Yargıtay üyesi olarak yararlanmak gerekir” notu varken nasıl hâkim yardımcılığına atandığımın öyküsü vardır. Emekli olduktan sonra açtığım davada verilen ve Danıştaydan da onay alarak geçen kararla haklılığım kanıtlanmıştı. Ancak şimdi ben onurumla bu olayı yazarken “Benim Babam Manav Olsaydı” şiirine konu olan o müfettiş, gazete köşe yazılarında mesleğe yakışmayan konularla anılmaktadır.
Vatandaşların ve hukukçuların hukuk adına kaygı duymalarında haklılık payı vardır.
Baro başkanının, hâkimlik ve savcılık mülakatlarında 70 avukatın hâkim ve savcı olmasına referans olduklarını ve Bakanlığın kendilerine ayrıcalık tanıdığını açıklamasını bir itiraf olarak değerlendirmek gerekir.
Yargıç olmak isteyen bir yargıç arkadaşımın çocuğu, yazılı sınavı dereceyle bitirmiş, mülakatta ise elenmişti. Şimdi üniversitede doçent.
Her konuda sık sık açıklamalarda bulunan Adalet Bakanlığı, Ankara 2 No.lu Barosu Başkanlığının açıklamasına sessiz kalamaz ve kalmamalıdır.
Aksi hâlde hukuk devleti ilkesine, hukuka ve adalete duyulması gereken inanç bir kez daha sarsılacaktır.










