Modern çağın en etkili kitle iletişim araçlarından biri olan televizyon; kültürü taşıyan, davranış kalıplarını etkileyen, aile yapısını, toplumsal algıyı ve bireyin dünyaya bakışını şekillendiren güçlü bir araçtır. Ancak ne yazık ki ekranlar uzun süredir kültürümüzü aktarmaktan çok bazı değerlerimizi aşındıran bir içerik düzeninin parçası hâline gelmiştir.
Bugün birçok dizide entrika, aldatma, şiddet, sadakatsizlik ve aile içi çatışmalar sıradan olaylar gibi sunulmaktadır. Sabah kuşağı programlarında ise aile mahremiyeti ve özel hayatın gizliliği çoğu zaman reyting uğruna kamuoyunun önüne serilmektedir. Bu durum toplumu sadece rencide etmekle kalmamakta; zamanla duyarsızlaştırmakta, yozlaştırmakta ve ahlaki reflekslerimizi zayıflatmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde verdiğim bir konferansta yaşlı bir hanımefendinin söylediği şu cümle beni derinden etkiledi:
"Eskiden dizilerde aileler bir arada yemek yerdi, birlik olmak için çabalardı. Şimdi ya herkes birbirini kandırıyor ya da öldürüyor. Torunum ne öğreniyor bunlardan?"
Aslında bu cümle ekran karşısında yaşanan toplumsal dönüşümün en yalın özetiydi.
Bir dönem Türk dizileri bize ait değerleri taşırdı. Mahalle kültürünü, aile sıcaklığını, komşuluk ilişkilerini, sofrada bir araya gelmenin anlamını, büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi anlatırdı. Ekranda gördüğümüz insanlar bize uzak karakterler değil kendi hayatımızdan izler taşıyan insanlardı.
Bugün ise birçok yapımda parçalanan aileler, kararan ilişkiler, manipüle edilen vicdanlar ve normalleştirilen yanlışlar öne çıkıyor. Elbette sanat, hayatın her yönünü anlatabilir. Ancak mesele kötülüğün gösterilmesi değil kötülüğün olağanlaştırılmasıdır. Sorun, yanlışın ekrana gelmesi değil yanlışın zamanla izleyicinin zihninde sıradan bir davranış biçimine dönüşmesidir.
Çünkü izlediğimiz her kurgu zihinde bir iz bırakır. Tekrar eden sahneler tekrar eden kelimeler tekrar eden ilişki biçimleri zamanla bilinçaltına yerleşir. Bugün "dizi karakteri" olarak gördüğümüz bir davranış yarın toplumsal hayatta normal kabul edilen bir tavra dönüşebilir.
Bir babanın şu sözleri de bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor:
"Kızım 'aldatmak' kelimesini ilk kez okuldan değil dizilerden öğrendi. Ve bunun normal bir şey olduğunu sandı."
Bu cümle karşısında çoğu ebeveyn susar. Çünkü televizyon artık sadece evimize misafir olmuyor; çocuklarımızın bilinçaltına, değer dünyasına ve ahlak algısına da dokunuyor.
Peki toplum olarak ne yapmalıyız?
Öncelikle aile yapısını zedeleyen, mahremiyeti teşhir eden, şiddeti ve sadakatsizliği sıradanlaştıran içeriklere karşı daha bilinçli bir izleyici tavrı geliştirmeliyiz. "Bu sadece bir hikâye" diyerek geçmemeliyiz. Çünkü her hikâye bir duygu her sahne bir algı her tekrar bir alışkanlık oluşturur.
Ebeveynler olarak çocuklarımızın yalnızca ekran süresini değil izledikleri içeriği de takip etmeliyiz. Kumanda artık elimizdeki bir cihaz olmaktan öte sorumluluğumuzun da sembolüdür.
Bununla birlikte değerlerimizi güçlendiren, aile bağlarını, vefayı, sadakati, emeği, adaleti ve insanı merkeze alan alternatif medya içeriklerini desteklemeliyiz. Eleştirmek kadar üretmek de önemlidir. Toplumsal değerleri korumak istiyorsak bu değerleri ekranda görünür kılacak güçlü içeriklere de sahip çıkmalıyız.
Unutulmamalıdır ki toplumlar kültürel değerleriyle ayakta durur. Medya bu değerleri yaşatabilir de yıkabilir de. Ekran karşısında sadece izlemiyoruz; etkileniyoruz, alışıyoruz ve zamanla şekilleniyoruz.
Bu nedenle sormamız gereken soru şudur:
Biz ekranda ne izliyoruz ve izlediklerimiz bize neyi normalleştiriyor?
Eğer bir toplumun geleceğini korumak istiyorsak çocukların zihnine, ailelerin mahremiyetine ve toplumun ahlaki dokusuna sahip çıkmak zorundayız. Çünkü kaybedilen değerler çoğu zaman ekran başında sessizce kaybedilir.









