Donald Trump dış politikada ideolojiden çok çıkar peşinde koşuyor, pazarlık yapmayı seviyor. Washington'da artık kim dost, kim düşman tartışması yok. Asıl mesele şu: Bu ilişki Amerikan enflasyonuna, benzin fiyatlarına, orta sınıfın cebine ne yapar? Ortadoğu sadece güvenlik açısından değil, küresel enerji fiyatları ve taşımacılık yolları yüzünden de kritik bir tedarik merkezi haline geldi. İran konusu burada tam bir düğüme dönüştü. Nükleer risk, petrol arzı ve içeride seçmeni memnun etme baskısı bir araya gelince, çözülmesi zor bir denklem ortaya çıkıyor.
İsrail için İran bambaşka bir yerde duruyor. Burada mesele ekonomik maliyet değil, doğrudan varoluşsal bir güvenlik tehdidi. İsrail'in doktrini net: Bölgede açıkça düşman olan bir ülke nükleer kapasiteye yaklaşırsa, buna asla izin verilmez. Gerekirse tek başına ve önceden saldırmak bile meşru kabul ediliyor. Tel Aviv, İran'ın nükleer programındaki her ilerlemeyi zamana karşı bir yarış olarak görüyor. Washington ise aynı dosyada başka bir yerde duruyor; nükleer silah riskini kısıtlamak, enerji fiyatlarını patlatmamak ve içeride siyasi istikrarı korumak derdinde. Sonuçta, İran'a karşı ani ve ağır bir saldırı ile daha kontrollü, yönetilebilir baskı arasında ciddi bir görüş ayrılığı var.
Bu çelişki, teori düzeyinde kalmıyor, gerçek dünyada karşılık buluyor. Hürmüz Boğazı'nın kapanma ihtimaliyle her şey daha da somutlaşıyor. İsrail'in İran'a olası bir hava saldırısı, İran'ın Hürmüz'de tansiyonu yükseltmesine, tanker trafiğini yavaşlatmasına ya da tamamen kesmesine neden olabilir. Böyle bir durumda petrol fiyatı rekor kırar, tedarik zincirleri çöker, navlun maliyetleri uçar, enflasyon hızlanır. Özellikle Trump yönetimi için bu tablo, iç siyaset açısından tam bir felaket olur. O yüzden Washington, İran'ı köşeye sıkıştırıp aynı anda enerji piyasasını altüst etmeyecek bir denge arıyor. Yaptırımlar, kademeli finansal baskı, kontrollü gerilim ve fırsat buldukça yapılan ekonomik pazarlıklar... Şu an tercih edilen yöntemler bunlar.
Artık gerilimler sadece diplomasi masasında ya da cephede yaşanmıyor. Devletler birbirine baskı uygulamak için finansal yaptırımlar, teknoloji ambargoları, ödeme sistemlerine erişim kısıtlamaları ve kripto altyapılarına müdahale gibi yolları kullanıyor. SWIFT mesajlaşma sistemi, kart şemaları, dolar likiditesi, stablecoin ağları ve merkeziyetsiz borsalar, tank ve top kadar kritik baskı araçlarına dönüştü. Bir ülkeyi küresel borsalardan silmek, stablecoin transferlerini engellemek ya da akıllı kontratları dondurmak yeni nesil ambargo yöntemleri arasında yer aldı.
Bütün bu tablonun güney ucunda Venezuela öne çıkıyor. Trump yönetimi, Maduro'yu devirmek için doğrudan bir rejim değişikliği peşine düşmedi, bunun yerine petrol akışını lisans ve yaptırımlarla kontrol eden daha karmaşık bir sistem kurdu. Chevron gibi büyük şirketlere verilen özel izinlerle Venezuela petrolü kısmen dünya piyasalarına döndü. Bu, ABD rafinerileri için ucuz hammadde, Amerikan seçmeni için de daha ucuz benzin anlamına geliyor. Kazancın büyük kısmı ise borç, tazminat ve alacak mekanizmalarıyla doğrudan Amerikan ve müttefik alacaklılara gidiyor. Böylece Caracas, musluğun açılıp kapanma yetkisini tamamen Washington'a bırakmış, dolara daha da bağımlı hale gelmiş durumda.
Grönland ise kuzeyde, bu büyük enerji ve lojistik planının başka ama tamamlayıcı bir parçası. Trump'ın ilk dönemde ortaya attığı "Grönland'ı satın alalım" fikri, Washington ve Kopenhag arasında soğuk rüzgarlar estirdi ve tarihe ilginç bir not olarak geçti. İkinci dönemde ise ABD bu fikri "satın alma" gibi kaba bir şekilde değil, yatırım, maden ortaklığı veya güvenlik iş birliği gibi daha yumuşak başlıklarla yeniden gündeme taşıdı. Hedef, Danimarka ve Grönland'ın egemenliğini kağıt üzerinde kabul edip, Arktik'teki nadir toprak elementleri ve yeni kuzey lojistik yollarında Çin'in alanını daraltmak. ABD, Thule Hava Üssü'nün avantajını hem mali destek hem de altyapı yatırımlarıyla birleştirip, maden ihalelerinde kendi ve müttefik şirketlerine öncelik sağlamaya çalışıyor.
Bütün bu tabloya bakınca, karşımızda tamamen kendi kendine yeten bir ABD yok. Daha çok, enerji fiyatlarını ve tedarik zincirlerini kontrol etmek isteyen, küresel finans akışını elinde tutmaya çalışan bir süper güç var. Ne Venezuela ne de Grönland tek başına Ortadoğu'daki ucuz rezervleri ya da İran petrolünü tamamen ikame edebiliyor. Ama bu üç ayak bir araya gelince, Washington'a hem arzda hem de fiyatlamada ciddi bir manevra alanı açıyor.
"Parayı mı yöneten devleti yönetir, yoksa devleti yöneten mi paranın yolunu çizer?" Son zamanlarda bu klasik soruya yeni bir katman eklendi. Trump ailesi, kripto para dünyasının tam merkezinde. World Liberty Financial (WLFI) adını verdikleri dev bir projeyle ortaya çıktılar. Projeyi halka, "bankasızlara finansal erişim sunacak merkeziyetsiz bir platform" diyerek pazarladılar. Ama biraz daha derine inince, WLFI'nin aslında Trump ailesine doğrudan gelir sağlayan ticari bir yapı olduğu hemen göze çarpıyor. Teknik belgelerde, Trump ailesi ve şirketlerinin WLFI token satışlarından büyük pay aldığı açıkça yazıyor. Projenin kârı da doğrudan bu gruba akıyor. Sitede Trump'a "Chief Crypto Advocate" ve "co-founder emeritus" gibi unvanlar verilmiş. Eric, Donald Jr. ve Barron da yönetim ve tanıtım işlerinde doğrudan rol alıyor.
Teknik tarafta WLFI, Aave'ye benzer bir DeFi protokolü. Yani blokzincir üzerinde borç alıp verme imkânı sağlıyor. Sistemin merkezinde WLFI adında bir yönetim token'ı var. Şimdilik sadece ABD'deki akredite yatırımcılara satılıyor ve henüz devredilemiyor. Uzun vadede, Amerikan dolarına endeksli kendi stablecoin'lerini (şu anda USD1 olarak geçiyor) tüm dünyada yaymak istiyorlar. Ama şu anda platformun esasen piyasadaki mevcut stablecoin'lerle (USDC, USDT gibi) ve Aave v3 tabanlı bir altyapıyla çalıştığını görüyorsun.
Asıl karmaşa burada başlıyor. Trump bir yanda ülkenin başkanı, diğer yanda ailesiyle birlikte klasik bankacılıktan uzak, denetim dışı bir DeFi projesinde ciddi pay sahibi. Hukukçular ve etikçiler durumu apaçık çıkar çatışması olarak yorumluyor. Çünkü başkana bağlı bir aile, devletin bir yandan regüle etmeye çalıştığı kripto borsalarında ve stablecoin piyasasında, aynı ekosistemde dev bir oyuncuya dönüşüyor. Herkesin aklında aynı soru: Artık denetleyenle denetlenen aynı masada mı?
Bir de WLFI'nin likidite tarafında işler daha da karışık. Araştırmalar, likiditenin aslında birkaç büyük borsada toplandığını, özellikle de Binance'te yoğunlaştığını gösteriyor. Ama Binance ve kurucusu CZ, yıllardır ABD Adalet Bakanlığı ve diğer kurumlarla başı dertte; kara para aklama ve yaptırım altındaki ülkelere işlem yapıldığı iddiaları nedeniyle. Binance'in İran gibi yaptırım altındaki ülkelerle bağlantılı USDT transferleri, gevşek denetim süreçleri ve içerideki muhalif sesleri bastırdığı iddiaları, dünyanın dört bir yanında soruşturma başlatılmasına yol açtı.
İşte tam burada, İsrail istihbaratının bakış açısı devreye giriyor. Onlar için Trump'a doğrudan siyasi saldırı açmak yerine, onun finansal damarlarını hedef almak hem daha etkili hem de çok daha ucuz bir yol. Bu stratejiyi üç ana başlıkta özetlemek mümkün:
Büyük finans yayınlarında planlı sızıntılarla Binance'in kara para aklama, yaptırım ihlali ve teknik iflas riski taşıdığına dair korku ve belirsizlik (FUD) yaymak.
Büyük fonların aynı anda platformdan çekilmesini tetikleyerek kripto piyasasında bir çeşit "bank run" havası oluşturmak, likiditeyi kurutmak ve Binance bağlantılı varlıkların fiyatlarını istikrarsızlaştırmak.
Piyasanın gerçek hareketlerini bu operasyonla birleştirmek; örneğin büyük kripto satış dalgaları gibi makro şokları, Binance'e daha fazla baskı kurmak için kullanmak.
Piyasa analistleri, son dönemdeki satış dalgalarını Binance'in Ethena'nın USDe ürünü için sunduğu yüksek getirili kampanyalara ve bunun açtığı kaldıraçlı pozisyonlara bağlıyor. OKX CEO'su Star Xu da benzer düşünüyor. Binance'in USDe için çift haneli APY verip bunu "düşük riskli" olarak pazarladığını, bunun da riskli borçlanmayı artırdığını söylüyor. WLFI–USD1 gibi likidite havuzlarının büyük kısmı Binance ve USDe merkezli platformlarda toplandığı için, sistem kritik anlarda ciddi şekilde sarsılıyor. Bir noktada Binance'ten saniyede yüz milyonlarca dolarlık çıkışlar olunca, bu baskının sadece makro göstergeleri değil, doğrudan Trump ailesinin servetini ve hatta İran'la ilgili atılacak adımları da hedef aldığı yorumu yapıldı.
Tüm bu resme bakınca, Trump'la CZ'nin ilişkisi artık sadece bir hukuk ya da diplomasi meselesi değil. İşin içine bayağı bir kişisel ve finansal ortaklık havası girdi. Trump ailesinin WLFI projesi Binance ekosistemine entegre oldu, Binance de Trump yönetimiyle birlikte kriptoya daha sıcak bakmaya başladı. Bu da şirketin siyasi anlamda kendini daha güvende hissetmesini sağladı. Bir yanda Nijerya hükümeti Binance'i terör finansmanı ve ekonomik istikrarsızlıkla suçlayıp milyarlarca dolarlık tazminat isterken, Trump'ın Abuja'ya yönelik sert açıklamaları ve "dini özgürlük ihlalleri" eleştirileri pek de tesadüf değildi. Bu açıklamalar, Binance'e karşı yürütülen sürecin önüne geçen bir dış politika hamlesine dönüştü.
Asıl tabloyu netleştiren şey, Trump'ın Ekim ayında Binance'in kurucusu CZ'ye başkanlık affı vermesiyle ortaya çıktı. Bu karar, Trump ailesinin WLFI üzerinden kripto piyasasında ciddi bir paya sahip olduğu bir döneme denk geldi ve ortalığı iyice karıştırdı. Eleştirmenler bu affı, CZ'yi bir tür stratejik ortak gibi koruyup Binance ekosistemini güçlendirme hamlesi olarak gördü.
Şu an Trump, İran konusunda köşeye sıkışmış durumda. Bir yanda, İran'ın petrolünü sisteme entegre ederek ABD'nin enerji maliyetlerini düşürecek büyük bir anlaşmanın hayalini kuruyor. Ama diğer tarafta, ailesinin serveti ve siyasi gücünün büyük kısmı Binance'e bağlı, kırılgan bir finansal yapıya yaslanıyor. İsrail'in Binance üzerindeki baskısı ise açık mesaj veriyor: "İran'la normalleşip ticarete başlarsan, finansal damarlarını keseriz."
Sonunda, dijital altyapılarda yaşanan bu sessiz savaş, yerini sahadaki patlamalara bıraktı. Başından beri ortada olan o gergin tablo, son 10 gün içinde ABD, İsrail ve İran arasındaki ilişkiler kontrolden çıkıp gerçek bir savaşa dönüştükçe iyice netleşti.
Beklenen ama herkesin korktuğu o senaryo, son günlerde şöyle yaşandı:
ABD ve İsrail, 28 Şubat'ta İran'ın askeri, nükleer ve stratejik altyapısına geniş çaplı bir hava saldırısı başlattı.
Saldırıların ilk gününde, İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in hayatını kaybettiği duyuruldu ve yerine oğlu Mücteba Hamaney'in geçtiği bildiriliyor.
ABD ve İsrail orduları, Tahran ve çevresindeki petrol depolarını, Devrim Muhafızları karargâhlarını ve ülkenin enerji altyapısını vurmaya devam ediyor. İran da karşılık olarak, İsrail'in merkezlerine (Netanya, Tel Aviv) ve ABD'nin Körfez'deki askeri üslerine (Katar, BAE, Bahreyn, Kuveyt) balistik füzeler ve İHA'larla yoğun saldırılar düzenliyor.
Trump, İran'la hiçbir müzakere olmayacağını, tek seçeneğin İran'ın "koşulsuz teslimiyeti" olduğunu açıkladı.
İsrail, aynı zamanda Lübnan'daki Hizbullah hedeflerine de ağır saldırılar yapıyor. İran ise Hürmüz Boğazı'nda ticari gemilere saldırarak küresel petrol tedarik zincirini ve uluslararası deniz ticaretini ciddi şekilde sarsmaya başladı.
Daha önce de söylediğimiz gibi, güç dengesi artık fiziki silahlardan çok dijital anahtarlara kayıyor. Nükleer kodlar ne kadar değerli olursa olsun, büyük kripto cüzdanlarının özel anahtarlarına sahip devletler, hiç olmadığı kadar stratejik bir noktada duruyor. İsrail'in, Trump'ın finansal damarlarını Binance üzerinden sıkıştırması da bu baskının ne kadar etkili olduğunu gösterdi. Ama iş fiziksel çatışmaya dönünce, her şey anında değişti. Bölgede bombalar patladı, füzeler havada uçuştu, ABD de resmen İsrail'in yanında savaşa girince, Binance'e yönelik sistematik FUD saldırısının bir anda bıçak gibi kesildiğini gördük.









