Kızıldeniz’in Düğümü Yemen: Sana El Yazmaları, Husiler ve Bitmeyen Savaş
Orta Doğu’nun fırtınalı coğrafyasında, haritadaki konumundan çok daha büyük bir jeopolitik ve tarihsel ağırlığa sahip tek bir nokta seçmemiz gerekseydi, bu şüphesiz Yemen olurdu. Babülmendep Boğazı’nın hemen yanı başında yükselen bu kriz, bugün sadece füzelerin ve manşetlerin konusu değil; kökleri medeniyet tarihine uzanan, İran ile Suudi Arabistan’ın bölgesel güç mücadelesiyle derinleşen ve küresel ticaret hatlarını kilitleyen devasa bir satranç tahtasıdır.
Peki, Yemen’i sadece bugünün manşetleriyle değerlendirmek yeterli mi? Dağlık bir bölgedeki yerel isyancı yapıların dünya dengelerini sarsan bir güce dönüştüğü bu denklemin arkasında, coğrafyanın taşıdığı o derin tarihsel ve manevi hafıza yatıyor.
“İMAN YEMENLİDİR”: HİKMET COĞRAFYASINDAN SANA EL YAZMALARINA
Yemen denilince akla ilk olarak çatışmalar gelse de bu topraklar, İslam medeniyetinin en köklü ve müstesna hafıza merkezlerinden biridir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sahih hadis kaynaklarında geçen “İman Yemenlidir, hikmet de Yemenlidir.” (El-îmânü yemânin ve’l-hikmetü yemâniyye) iltifatı, bu coğrafyanın İslam tarihindeki manevi ve ilmî yerini en yalın hâliyle özetler. Yemenlilerin medeniyetin doğuşundaki samimiyeti ve sadakati, tarih boyunca bu toprakları ilmin ve irfanın ocağı kılmıştır.
Bu kadim mirasın en somut arkeolojik kanıtı ise 1972 yılında başkent Sana’daki Ulu Cami’nin (Camiu’l-Kebir) restorasyonu sırasında tavan arasındaki gizli bir bölmede bulunan binlerce el yazması parçasıdır.
Literatüre “Sana El Yazmaları” veya “Sana Palimpsesti” olarak geçen bu keşif, İslam paleografyası ve metin tarihi açısından yüzyılın en büyük olaylarından biri kabul edilir. Parşömenlerin üzerindeki silinmiş ilk metnin (alt katman) MS 578-669 yıllarına, yani Hz. Peygamber ve İlk Dört Halife dönemine tarihlenmesi; üst katmanın ise Emeviler dönemine ait standart Resm-i Osmanî imlasını taşıması, Yemen’in İslam tarihinin ilk kökleşme dönemlerindeki merkezî rolünü belgeler. Bir yanda parşömenin silinip yeniden yazıldığı o çift katmanlı doku, diğer yanda “İman Yemenlidir.” müjdesinin canlı izleri... Yemen, sırf bu kültürel mirasıyla dahi sıradan bir coğrafya olmadığını gösterir.
TARİHİN SÜZGECİNDEN YEMEN: OSMANLI’DAN BÖLÜNMÜŞLÜĞE
Osmanlı İmparatorluğu döneminde “Yemen-i Mes’ud” (Mutlu Yemen) olarak adlandırılan bu topraklar, çetin arazi şartları ve taviz vermez kabile yapısıyla tarih boyunca yönetilmesi en zor vilayetlerden biri oldu. 20. yüzyılın ortalarında Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünen ülke, 1990 yılında birleşmiş gibi görünse de toplumsal ve mezhepsel fay hatları hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmadı.
Uzun yıllar ülkeyi, “yılanların başı üstünde dans etmek” şeklinde tanımladığı hassas kabile dengeleriyle yöneten Ali Abdullah Salih döneminin ardından, 2011’deki Arap Baharı dalgası mevcut yapıyı tamamen çökertti. İşte ortaya çıkan bu otorite boşluğu, yıllardır marjinalleştirildiğini düşünen kesimler için tarihî bir kırılma anı yarattı.
DAĞLARDAN BAŞKENTE UZANAN HUSİ REALİTESİ
Husiler ya da kendilerini adlandırdıkları ismiyle Ensarullah, Yemen’in kuzeyindeki Saada vilayetinde, Zeydi Şii toplumun dinî ve siyasi haklarını savunma iddiasıyla doğdu. 1990’larda Suudi nüfuzuna ve Selefi yayılmacılığına tepki olarak ortaya çıkan bu hareket, 2004-2010 yılları arasında Yemen ordusuyla çetin savaşlar verdi.
2014 yılına gelindiğinde ise Husiler, ülkedeki siyasi tıkanıklığı ve ekonomik çöküşü fırsat bilerek başkent Sana’ya girdi ve yönetimi fiilen ele geçirdi. Dağlık Saada bölgesinden çıkıp devlet mekanizmasının merkezine yerleşen bu yapı, Orta Doğu’daki dengeleri kökünden sarstı.
RİYAD’IN BATAKLIĞI, TAHRAN’IN STRATEJİK HAMLESİ
Husilerin başkent Sana’yı ele geçirip güneydeki stratejik liman kenti Aden’e ilerlemesi, Suudi Arabistan için doğrudan bir ulusal güvenlik tehdidiydi. Sınırında İran yanlısı bir yönetimin kurulmasını engellemek isteyen Riyad, 2015 yılında kurduğu Arap Koalisyonu ile “Kararlılık Fırtınası” operasyonunu başlattı.
Ancak hesap edilmeyen durum şuydu: Devasa hava üstünlüğü ve modern askerî mühimmat, coğrafyayı avucunun içi gibi bilen asimetrik bir gücü yok etmeye yetmedi. Husiler, Suudi Arabistan’ın dev petrol tesisi Aramco’ya, havalimanlarına ve sınır kentlerine balistik füzeler ve kamikaze İHA’larla karşılık vererek savaşı Suudi topraklarına taşıdı.
Bu süreçte İran’ın rolü belirleyici oldu. Tahran yönetimi, son derece düşük bir maliyetle ezeli rakibi Suudi Arabistan’ı yıpratabileceği ideal bir alan buldu. Devrim Muhafızları aracılığıyla sağlanan teknoloji transferi, füze bileşenleri ve İHA eğitimi sayesinde Husiler, İran’ın bölgesel “Direniş Ekseni” mimarisinin Kızıldeniz’deki en kritik bileşeni hâline geldi.
KÜRESEL TİCARETİN KİLİT NOKTASI: BABÜLMENDEP
Gelinen noktada kriz, Yemen sınırlarını aşarak doğrudan küresel ekonomiyi tehdit eden bir boyuta ulaştı. Dünya deniz ticaretinin yaklaşık %12’sinin geçtiği Babülmendep Boğazı, Husilerin seyir füzeleri ve insansız deniz araçları nedeniyle yüksek riskli bir koridora dönüştü. Küresel tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve artan lojistik maliyetleri, Batılı güçleri bölgede askerî devriyeler oluşturmaya zorladı.
SONUÇ OLARAK
Bir yanda nebevi iltifata mazhar olmuş “İman Yemenlidir.” nidaları ve Sana Ulu Cami’nin çatısında saklanan asırlık Mushaf yaprakları; diğer yanda Kızıldeniz’i kilitleyen füze sistemleri ve vekâlet savaşları... Yemen, tarihi boyunca hiçbir dış gücün tam anlamıyla boyunduruk altına alamadığı çetin yapısıyla Orta Doğu’nun en karmaşık denklemlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Yemen’deki bu derin tarihî hafızayı, irfan mirasını ve coğrafi gerçekliği anlamadan ne Kızıldeniz’deki seyrüsefer krizini ne de İran-Suudi Arabistan geriliminin geleceğini doğru okumak mümkündür. Masada duran düğüm çözülmeden bölgede suların durulmasını beklemek, hayalcilikten öteye geçmeyecektir.










