Tarih denilen o engin okyanus, sıradan ezberlerin, tek tip kabullerin çok ötesinde; cesur kalemlerin karanlıkta kalan koridorları aydınlatmasıyla gerçek hüviyetini bulur. Çoğumuz Kars ve çevresinin etnik mozağini konuşurken yüzeyde kalırız; oysa bu toprakların altı, imparatorlukların gölgesinde şekillenmiş derin ve esrarengiz bir hafızayı barındırır.
Gelin bugün, Doğu Anadolu’nun zirvelerinden Kafkasya’nın fırtınalı coğrafyasına uzanalım. Siyah astragan papaklarıyla tanınan, mertlikleri ve âşıklık gelenekleriyle dilden dile dolaşan Karapapakların (Terekemelerin) kökenine odaklanalım. Bu kadim halkın kökleri sadece 11. yüzyıl Selçuklu göçlerine mi dayanıyor, yoksa çok daha eski bir medeniyetin, Yahudiliği devlet dini olarak benimseyen o dev Hazar Kağanlığı’nın izlerini mi taşıyor?
Cevap, tarihin tozlu sayfalarında saklı.Hazar Kağanlığı tarihe karıştıktan sonra bu topraklardaki Hazar boyları yok olmadı; aksine Kafkasya’nın güneyine, Borçalı’ya, Derbent’e çekildiler. 7. yüzyılın Arap ve Bizans kroniklerinde Tiflis’in güvencesi olan Borçalı halkı açıkça "Hazar Türk kavmi" olarak anılıyordu. İşte Karapapak kimliğinin o gizli omurgası burada, Hazar-Kıpçak ve sonradan gelen Oğuz boylarının bu coğrafyada harmanlanmasıyla örüldü.
Bu topraklara ışık tutan dev isimler ne diyor dersiniz? Türk tarih metodolojisinin kurucusu Ord. Prof. Dr. Ahmet Zeki Velidi Togan (1890–1970), bu gerçeği şu çarpıcı tespitiyle gözler önüne seriyor:
“Kafkasya Türkliği, Doğu Anadolu’ya çekilen tek hatlı bir göç dalgası değildir. Hazarlardan kalan bakiyeler, Kıpçak kütleleri ve Oğuz boyları Borçalı-Kars havzasında eriyerek Karapapak kimliğini meydana getirmiştir.”
Ünlü Rus şarkiyatçı Wilhelm Barthold (1869–1930) ise konuyu coğrafi ve etimolojik kökleriyle ele alarak, "Terekeme" kelimesinin Arapça Terâkime (Türkmenler) kökünden geldiğini vurgular. Barthold’a göre bu topluluklar, Kafkasya geçitlerinde bozkır kültürünü koruyan, stepler ile yerleşik medeniyetler arasında köprü kuran kadim göçebe unsurlardır. 10. yüzyılın büyük İslam coğrafyacısı İstahrî (ö. 957), İbn Havkal (ö. 988 sonrası) ve Şemseddin el-Makdisî (945–991)’nin Derbent kapılarından Borçalı yaylalarına kadar tuttuğu o birinci elden notlar da bu coğrafyanın hiçbir zaman ıssız olmadığını, aksine derin bir Türk katmanına ev sahipliği yaptığını doğrular.
Tarih yazmak, sadece geçmişi kaydetmek değil; aynı zamanda emeğe sahip çıkmak, kadirşinaslık göstermektir. Türk sosyolojisinin duayen ismi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Onur Ödülü (2008) sahibi Prof. Dr. Orhan Türkdoğan (1928–2024), Karapapaklar ve bölgenin sosyo-etnik yapısı üzerine yaptığı derinlemesine analizlerde, bu topluluğun taşıdığı boy bilincini ve geleneksel dayanışma ruhunu Hazar-Oğuz zincirinin Anadolu'daki canlı bir tezahürü olarak açıklar. Daha da ötesi, Türkdoğan ilmi nesnelliğin ve vefanın en güzel örneğini sergileyerek; "Aydın Sınıfın Anatomisi" adlı çığır açan eserinde, 2002 yılında yayınlanan "Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi 'Dönmeler' ve 'Dönmelerin Hakikati'" isimli kitabımı kaynak olarak kullanmış ve bunu eserindeki dipnotlarla açıkça belirtmiştir. Üstelik o yıllarda bizzat şahsımı telefonla arayarak ilettiği o samimi tebrik, yıllarca arşiv odalarında sarf edilen emeğin en büyük manevi nişanı olmuştur.
Kars’tan Kafkasya’ya uzanan bu bin yıllık hikâye; Zeki Velidi Togan’ın ufuk açıcı tahlillerinden Wilhelm Barthold’un köprü kuran coğrafi analizlerine ve Orhan Türkdoğan’ın vefalı sosyolojik duruşuna kadar uzanan sarsılmaz bir köprüdür. Toprağımızın köklerine sadakatle bakmak, bu esrarengiz sahneleri aydınlatmak hepimizin boynunun borcudur.










