Türkiye’de artık yalnızca pasaport konuşulmuyor.
Ayrıcalık konuşuluyor.
Bir dönem yalnızca üst düzey devlet görevlileri, belirli derecedeki memurlar ve diplomatik çevrelerin kullandığı yeşil pasaport, bugün giderek genişleyen bir alana yayılıyor. İhracatçılar, avukatlar, bazı meslek grupları, şimdi de özel okul öğretmenleri…
Her yeni düzenleme ilk bakışta makul görünüyor.
“Devlete hizmet ediyorlar.”
“Ülkeye katkı sağlıyorlar.”
“Elbette hak ediyorlar.”
Sorun da tam burada başlıyor.
Çünkü mesele artık birkaç yüz bin kişilik bir ayrıcalık sistemi olmaktan çıktı. Rakamlar, Türkiye’nin sessiz ama kritik bir kırılma yaşadığını gösteriyor.
Darphane verilerine göre Türkiye’de yeşil pasaport sahibi sayısı yaklaşık 6 milyon 929 bine ulaştı. Toplam pasaport sayısı ise 38 milyonu geçti. Daha dikkat çekici olanı şu: 2023 ve 2024 döneminde üretilen yeşil pasaport sayısı, bazı aylarda bordo pasaport üretimini geçti. ()
Bu artık teknik bir detay değil.
Bu, Avrupa’nın dikkatle izlediği bir tablo.
Çünkü Schengen sistemi açısından mesele yalnızca pasaport rengi değil; o pasaportun kaç kişide olduğu, nasıl dağıtıldığı ve ne kadar kontrollü verildiği.
Avrupa Birliği ülkeleri uzun süredir Türkiye’den yapılan Schengen başvurularında daha sıkı denetim uyguluyor. Vize randevuları aylar sonrasına veriliyor. Ret oranları yükseliyor. İş insanı, akademisyen, öğrenci, sanatçı… Herkes aynı soruyu soruyor:
“Neden vize almak bu kadar zorlaştı?”
Ankara’da bu soruya genellikle siyasi cevaplar veriliyor.
Ama işin teknik tarafı daha farklı.
Avrupa artık Türkiye’deki “hususi pasaport sistemini” eski anlamıyla görmüyor.
Çünkü hususi pasaport, adı üzerinde “hususi” olmalıydı.
Yani sınırlı, seçilmiş ve istisnai.
Bugün ise Türkiye’de neredeyse orta ölçekli bir Avrupa ülkesi nüfusu kadar yeşil pasaport sahibi var. Eğer kapsam bu hızla genişlemeye devam ederse, birkaç yıl içinde sistem tamamen sembolik hale gelecek.
Ve o zaman Avrupa şunu diyecek:
“Bu pasaport artık özel değil.”
Asıl risk burada başlıyor.
Şu an birçok Schengen ülkesi yeşil pasaport sahiplerine hâlâ vizesiz giriş hakkı tanıyor. Ancak sahada durum değişiyor. Havalimanlarında sorgular artıyor. Giriş kontrolleri sıkılaşıyor. Bazı ülkeler artık yeşil pasaportu eski güven kategorisinde değerlendirmiyor.
Henüz resmi olarak “vize istiyoruz” demiyorlar.
Ama fiilen hususi pasaport muamelesi de yapmıyorlar.
Bu çok kritik bir kırılma.
Çünkü sistemin mantığı aşınırsa, sonuç yalnızca yeşil pasaport sahiplerini etkilemez. Türkiye’nin zaten ağırlaşan Schengen krizini daha da derinleştirir.
Bir başka mesele ise toplumsal eşitlik.
Bugün Türkiye’de bir tamirci, bir esnaf, bir çiftçi ya da özel sektörde çalışan milyonlarca insan aylarca vize randevusu bekliyor. Banka hesap dökümleri hazırlıyor. Ret riskiyle karşılaşıyor. Aynı anda başka bir kesim ise mesleki statüsü nedeniyle bu süreçlerin dışında kalıyor.
Devlet elbette kendi personeline belirli kolaylıklar sağlayabilir.
Bu dünyanın her yerinde vardır.
Ancak ayrıcalık yaygınlaştıkça, ayrıcalık olmaktan çıkar.
Ve vatandaşın zihninde şu soru büyür:
“Aynı ülkenin vatandaşıysak neden aynı pasaporta sahip değiliz?”
Bu soru küçümsenemez.
Çünkü mesele artık yalnızca seyahat değil; vatandaşlık algısıdır.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey pasaport kategorilerini büyütmek değil, normal vatandaşın pasaportunun itibarını yeniden yükseltmek. Çünkü güçlü devletlerin vatandaşları ayrıcalıklı pasaport aramaz. Normal pasaportları zaten güçlüdür.
Yeşil pasaport sayısı büyüdükçe, bordo pasaportun değeri düşüyor.
Belki de asıl konuşulması gereken mesele tam olarak budur.









