Yeşim Mutlu Yazıları

Yeşim Mutlu

Tabaktaki gizli zehirden organ bağışındaki sessizlik duvarına

25.03.2026 21:43
Haber Detay Image

Bazen bir insanın hikâyesi, bir toplumun sağlığına açılan kapıdır. Timur Erk bugün Türkiye'de yalnızca bir sanayici olarak değil; yaşamın sorumluluğunu taşıyan isimlerden biri olarak anılıyor. 40 yılı aşkın süredir Türk Böbrek Vakfının (TBV) başında olan Erk ile modern yaşamın soframıza kurduğu tuzaklardan çocukluk çağı obezitesine, organ bağışındaki sessizlikten tıbbın geleceğine uzanan kapsamlı bir söyleşi yaptık.

18 yaşında kaybettiği evladının ardından sivil topluma yönelişi ise bu mücadelenin ne kadar derin bir vicdan meselesi olduğunu hatırlatıyor. Böbrek sağlığına ve geleceğimize dair bu özel söyleşiyi gelin beraber okuyalım.

Timur Bey, sanayicilikten sivil topluma uzanan, çok yönlü ve "çok şapkalı" bir kimliğiniz var. Kimya sektöründeki 55 yıllık devasa tecrübenizi bir kenara bırakıp kendinizi böbrek sağlığına adadınız. Bu yolculuk nasıl başladı?

Sanayici olarak bu işe girdiğimde kendi kendime; "Sadece para kazanmaya bakma Timur, biraz da ihtiyaç sahiplerine destekçi ol" dedim. Bu aslında babamdan gelen genetik bir koddu; o da kimyacıydı, ortanca kardeşim de. Bir gün Yeşilyurt Lions Kulübünün bir toplantısında saymanımızın son dönem kronik böbrek yetmezliği hastası olduğu ortaya çıktı. Sene 1983. Baktık ki koca Türkiye'de sadece 30 tane diyaliz makinesi var. O gün bu ihtiyacı gördük ve girdik; tam 40 senedir bu vakfın başındayım. Bu benim için bir "beyin zekâtı" verme biçimi. İhtiyaç sahibine bir ulu çınar ağacı gibi gölge vermek, destek olmak bizim genetiğimizde var.

Türk Böbrek Vakfı yıllardır "yaşamın kaynağı" diyebileceğimiz bir organın nöbetini tutuyor. Bugünün  Türkiye’sinde  vakfın misyonu, sadece bir sağlık mücadelesi mi yoksa toplumsal bir bilinç inşası mı?

Türk Böbrek Vakfının temel misyonu, en yalın haliyle "kamu yararı" sağlamaktır. Ancak bu kavram bizim için sadece kâğıt üzerinde bir ibare değil, toplumsal bir seferberliğin adıdır. Bugün yürüttüğümüz çalışma, bir sağlık mücadelesinin çok ötesine geçerek kapsamlı bir toplumsal bilinç inşasına dönüşmüştür. Bizim önceliğimiz, büyük oranda önlenebilir olan böbrek hastalıkları konusunda toplumu her yönüyle bilgilendirmektir. Bu bilinci inşa ederek bir yandan hastalık oranlarını düşürüp devletimizin sağlık giderlerinde ciddi bir tasarruf yaratmayı, diğer yandan ise sağlıklı bireylerle yaşam kalitesi yüksek bir toplum hedefliyoruz.

Rakamlar aslında bu mücadelenin neden hayati olduğunu açıkça söylüyor: Bugün ülkemizde 72.000 son dönem kronik böbrek yetmezliği hastası bulunmaktadır. Bu tabloya hasta yakınlarını da dâhil ettiğimizde, yaklaşık 300.000 kişilik koca bir kitlenin yaşamı bu hastalıktan doğrudan etkileniyor. İşte tam da bu noktada TBV; sadece hastane koridorlarında değil okullarda, meydanlarda ve sofralarda bu sessiz tehlikeye karşı bir "farkındalık kalkanı" oluşturmaktadır.

Şehir hayatının hızı, paketli gıdalar ve "gizli tuz" tehlikesi. Modern yaşam sanki böbreklerimize karşı sessiz bir savaş ilan etmiş gibi. Bu kuşatmada toplum olarak en büyük savunma hattımız ne olmalı?

Çok haklısınız, ancak bu kuşatmada tablo ne yazık ki saydıklarınızla da sınırlı değil; modern yaşamın getirdiği bu olumsuzluklar silsilesine bir de "hareketsizlik" salgınını eklememiz gerekiyor. Biz Türk Böbrek Vakfı olarak bu tabloda kendimizi sadece bir savunma hattı kurmakla yükümlü görmüyoruz. Aksine, biz bu savaşı bir "hücum stratejisi" ile sürdürüyoruz. Toplumun her kesimini her fırsatta bilgilendirirken aynı zamanda işin mutfağında, yani karar vericiler nezdinde de çok sıkı bir takipçiyiz.

Özellikle "raf ömrü" denilen konuya dikkat çekmek istiyorum; gıda kimyasını iyi bilirim. Raf ömrünü en çok uzatan üç şey; tuz, mısır şurubu (nişasta bazlı şeker) ve doymuş yağdır. Bunların üçü de böbreğin baş düşmanıdır. Paketlenmiş gıdalardan uzak durmak zorundayız. Biz vakıf olarak restoran masalarından tuzlukları kaldırttık, bu büyük bir başarıdır. İlgili bakanlıklara resmi yazılar yazarak halk sağlığını tehdit eden, yüksek tuz ve şeker içeren paketli yiyecek ve içecekler için ek vergi konulmasını, bu ürünlerin reklamlarının sınırlandırılmasını ve ambalajlarda uyarıcı işaretlerin kullanılmasını talep ediyoruz. Bu noktada devletimizle eş güdümlü bir çalışma içindeyiz. T.C. Sağlık Bakanlığı da yayımladığı beş yıllık stratejik eylem planlarıyla aşırı tuz ve şeker tüketiminin kademeli olarak azaltılması için ciddi programlar yapıyor ve bu verileri kamuoyuyla paylaşıyor. Bizim en büyük hedeflerimizden biri bilinçli bir toplum, hareketli bir yaşam ve denetlenen bir gıda endüstrisidir.

Organ bağışı konusu hâlâ aşamadığımız bir "sessizlik duvarı"na çarpıyor. Bu duvarın arkasında korku mu yoksa bilgi eksikliği mi var? İnsanlara "bir yaşamın mirası olmak" kavramını nasıl anlatmalıyız?

Türkiye canlıdan nakil oranında Avrupa birincisi ama kadavradan nakilde maalesef çok gerideyiz. Kadavra donörden organ bağışının artması için her türlü çabayı gösteriyor, toplumu bilgilendirmeye devam ediyoruz. Ancak sözünü ettiğiniz "sessizlik duvarı"nın arkasında çok boyutlu nedenler bulunuyor. Kısaca özetlemek gerekirse hâlâ beyin ölümüne ikna olmayan doktorların bile olduğu bir tabloda, toplumun bu duruma olumlu yaklaşmasını beklemek ne yazık ki zorlaşıyor. Buna ek olarak toplumdaki güçlü "inanç defansı"nı da göz ardı etmemek gerekiyor.

Sürecin en hassas noktası ise mevzuat ve uygulama arasındaki boşluklar. Mevcut sistemde kadavra donörün birinci derece yakınlarından yazılı rıza alınması süreci hiç de kolay işlemiyor. Burada kilit rol oynaması gereken organ nakli koordinatörleri maalesef her hastanede bulunmuyor, bulunanlara ise asli görevleri dışında ek işler yükleniyor. Oysa bu kişiler; acılı ailelerle bağ kuracak ve organ bağışının kutsallığını anlatacak en yetkin isimler… Kişinin hayattayken aksi yönde bir beyanı yoksa organlarının alınabilmesine imkân tanıyacak mevzuat değişiklikleri zaman zaman gündeme gelse de Medeni Kanun'un sınırları ve donör yakınlarının olası tepkileri bu adımların atılmasını zorlaştırıyor.

Vakfın özellikle çocuklar üzerindeki bilinçlendirme çalışmalarını biliyoruz. "Ağaç yaşken eğilir" düsturuyla, yeni neslin böbrek sağlığı karnesini nasıl görüyorsunuz?

Tablo ne yazık ki endişe verici. Çocukluk çağı obezitesinde dünyada üçüncü, Avrupa'da ise birinci konumdayız. Yeni nesil maalesef yanlış beslenme ve hareketsizlik gibi bir dizi olumsuzluk nedeniyle ciddi bir risk altında. Ülkemizde 2 milyondan fazla obez çocuğun bulunması, verdiğimiz mücadelenin ne kadar zorlu olduğunun en somut göstergesidir. Bu tabloyu değiştirmek için çocuklarımızı bilinçlendirmeye yönelik yüz yüze eğitimlerimizi anaokulu seviyesine kadar indirdik. Hazırladığımız özel eğitim setleriyle, anaokulu öğretmenlerimizin kolayca uygulayabileceği programlar oluşturduk. Şu an Milli Eğitim Bakanlığı ile tüm yurdumuzu kapsayacak geniş çaplı bir eğitim protokolü üzerinde titizlikle çalışıyoruz. Amacımız; sağlıklı yaşam bilincini müfredatın bir parçası hâline getirerek geleceğimizi koruma altına almak.

Geleceğin tıp dünyasında diyaliz makineleri bir gün sadece müze objesi mi olacak? Yapay organlar ve genetik çalışmalar bu süreci nereye taşıyor?

Diyaliz makinelerinin bir gün müze objesi olması en büyük temennimiz ancak bilimsel gerçekler bize yolun henüz başında olduğumuzu gösteriyor. Yıllardır süren yoğun çalışmalara rağmen böbreğin üç farklı karmaşık hücre yapısından oluşması, onun laboratuvar ortamında tamamen yapay olarak üretilmesini şimdilik imkânsız kılıyor.

Ancak tıpta heyecan verici gelişmeler de yok değil. Özellikle ksenotransplantasyon (zenotransplantasyon) dediğimiz, genetiği değiştirilmiş domuzlardan insanlara organ nakli çalışmaları dünya genelinde umut vadeden denemeler arasında. Genetik mühendisliği ve kök hücre çalışmaları bu süreci hızlandırsa da o mucizevi "yapay böbrek" üretilene kadar mevcut böbreklerimizi korumak hâlâ en etkili ve en ucuz tedavi yöntemi…

Böbrek hastalıkları sadece bireyi değil, aileyi ve devlet ekonomisini de derinden etkiliyor. Bu "görünmez maliyet" ile başa çıkmak için sürdürülebilir bir sağlık politikası nasıl kurgulanmalı?

Biz zengin bir ülke değiliz, kısıtlı kaynaklarımızı çok akılcı kullanmalıyız. Bugün bir idrar tahlili ile önlenebilecek bir sorun, yıllar sonra diyaliz aşamasına geldiğinde devlete yıllık 25.000 doları aşan bir maliyet çıkarıyor. Ticari ve insani olarak düşünmek zorundayız; her sene bu parayı harcamak mı yoksa koruyucu hekimlikle hastalığı engellemek mi?

Böbrek hastalıklarının yarattığı görünmez maliyet, sadece tıbbi faturalardan ibaret değil; bu, iş gücü kaybından ailelerin psikolojik tükenmişliğine kadar uzanan devasa bir yük. Bugün bir diyaliz hastasının yıllık tedavi maliyeti, devletimiz için ciddi bir bütçe kalemidir. Bu yükle başa çıkmanın tek yolu ise "tedavi edici hekimlik" kadar "koruyucu hekimlik" odaklı bir sağlık politikasını da hayata geçirmektir. Sürdürülebilir bir sistem için erken teşhis taramalarını yaygınlaştırmalı, okul çağındaki çocuklardan başlayarak sağlıklı beslenme bilincini bir devlet politikası hâline getirmeliyiz. Kısacası; hastalığı tedavi etmek için harcanan kaynağın küçük bir kısmını, hastalığın oluşmasını engellemek için harcadığımızda hem bireyin yaşam kalitesini korumuş hem de ülke ekonomisindeki bu büyük kan kaybını durdurmuş oluruz. Bizim için en kârlı yatırım, hasta etmemektir.

Yıllardır böbrek sağlığı için mücadele veren biri olarak; bir insanın böbreğinin dile gelip sahibiyle konuştuğunu hayal etsek, ona söyleyeceği ilk üç cümle sizce ne olurdu?

1. Beni susuz bırakma çünkü benim tek yakıtım ve temizlenme kaynağım su, lütfen beni bu hayati destekten mahrum etme.

2. Benim kıymetimi beni kaybetmeden anla çünkü ben iflas edersem, yerimi doldurmaya çalışan makineler hiçbir zaman benim sana sunduğum o kusursuz dengeyi ve özgürlüğü geri veremeyecek.

3. Benim dengemi fazla tuz ve şekerle bozma; tabağına eklediğin her gram tuz süzme kapasiteme vurulan bir zincir, içtiğin her şekerli bardak ise dokularımı sessizce tüketen bir tuzak.

Bunca yıllık mücadelenizin arkasında sizi duygusal olarak en çok zorlayan an neydi?

Beni en çok zorlayan bir "kader" oldu. Evladımı, 18 yaşındayken bir trafik kazasında kaybetmiş olmam beni çok sarstı. Bunun dışında tüm vakıf faaliyetlerim boyunca hep destek gördüm; özellikle de hanımlardan. Hangi sosyal sorumluluk projesine girsem en büyük maddi ve manevi desteği hep kadınlardan, sizin gibi duyarlı insanlardan gördüm. Onlar bu konulara çok daha candan ve yakından ilgileniyorlar.

Teşekkür ederim.

Timur Erk ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, aslında hepimize bir "sağlık manifestosu" sunuyor. Sanayiciliğin rasyonel aklını sivil toplumun vicdanıyla birleştiren Erk'in de vurguladığı gibi; böbreklerimizi korumak aslında dünyayı korumaktır. Çünkü sağlıklı bireylerin olmadığı bir toplumda ne ekonomik güç ne de bireysel başarılar sürdürülebilir olabilir. Tabağımızdaki tuzu azaltırken aslında ömrümüze yıllar, geleceğimize umut ekiyoruz. Unutmayalım ki bir insanın organlarını bağışlayarak bıraktığı vasiyet, başka bir bedende hayat bulan en kutsal mirastır. Böbreklerinizin kıymetini bildiğiniz, suyun ve sağlığın değerini her yudumda hissettiğiniz günler dilerim.

Yazarın Tüm Yazıları