Siyaset, yalnızca yol yapmak, bina dikmek ya da projeler üretmek değildir. Siyaset aynı zamanda bir ahlak meselesidir. Topluma örnek olma sorumluluğudur. Hele ki belediye başkanlığı gibi doğrudan halkın hayatına dokunan bir görevdeyseniz, attığınız her adımın, yaptığınız her davranışın kamu vicdanında bir karşılığı vardır.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan iddialar, işte tam da bu noktada ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Özkan Yalım hakkında ortaya atılan ve bir otel odasında, belediye çalışanı olduğu belirtilen genç bir kadınla yakalandığı iddiaları, sadece bir "özel hayat" meselesi olarak geçiştirilemeyecek kadar ağırdır. Çünkü burada yalnızca bireysel bir tercih değil, kamu görevine yakışıp yakışmayan bir tablo söz konusudur.
Elbette herkesin özel hayatı vardır. Ancak kamu gücünü kullanan, makam sahibi olan kişiler için "özel hayat" kavramı, sıradan vatandaşlara göre daha dar bir çerçevede değerlendirilir. Çünkü o makam, sadece yetki değil aynı zamanda sorumluluk yükler. Hele ki iddialarda geçen kişinin bir belediye çalışanı olduğu ifade ediliyorsa, bu durum çok daha ciddi bir etik tartışmayı beraberinde getirir.
Gelelim işin siyasi boyutuna…
Özgür Özel tarafından yapılan açıklamalar, tartışmayı daha da büyütmüş durumda. Bir siyasi partinin genel başkanından beklenen, böylesi iddialar karşısında net, kararlı ve ilkeli bir duruş sergilemesidir. Ancak yapılan açıklamalarda, kamuoyunun beklediği o güçlü refleksin ortaya konulamadığı yönünde ciddi eleştiriler var.
Toplumun beklentisi şudur: Kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun, eğer bir siyasetçi bu tür bir skandalın içinde yer alıyorsa, onun arkasında durulmaz. Aksine, kamu vicdanını rahatlatacak adımlar atılır. Gerekirse disiplin süreçleri işletilir, hatta ihraç dahil en ağır yaptırımlar uygulanır.
Çünkü siyaset kurumu, kendi içindeki çürükleri temizleyemediği sürece, toplum nezdinde güven kaybı yaşamaya mahkûmdur.
Bugün Türkiye'de en büyük sorunlardan biri, siyasete duyulan güvenin giderek azalmasıdır. Vatandaş artık sadece yapılan hizmetlere değil, o hizmeti yapan kişinin karakterine, duruşuna ve ahlakına da bakıyor. Ve açık konuşmak gerekirse, bu tür iddialar karşısında sergilenen "korumacı" tavırlar, bu güven erozyonunu daha da hızlandırıyor.
Burada mesele bir parti meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya siyaset kurumunun itibar meselesidir.
Eğer bir genel başkan, partisindeki bir belediye başkanının böylesi ağır iddialarla anılmasına rağmen net bir tavır ortaya koyamıyorsa, bu durum sadece o partiyi değil, tüm siyasi sistemi tartışmalı hale getirir. Çünkü vatandaşın gözünde artık ayrım yoktur: "Onlar" ve "biz" değil, "hepsi aynı" algısı güçlenir.
Oysa yapılması gereken çok açık ve nettir:
Hiçbir mazeretin arkasına sığınmadan, hiçbir siyasi hesap yapmadan, kamu vicdanını esas alarak hareket etmek.
Siyasetçinin görevi, koltuk korumak değil, toplumun güvenini korumaktır.
Eğer ortada bir yanlış varsa, bunun gereği yapılır. Eğer iddialar doğruysa, gereken en sert yaptırımlar uygulanır. Eğer değilse, bu da şeffaf bir şekilde ortaya konur. Ama asla ve asla, üstü örtülmeye çalışılmaz.
Bugün gelinen noktada, asıl tartışılması gereken konu şudur: Siyaset, kendi içindeki bu tür krizleri yönetebilecek ahlaki güce sahip mi?
Yoksa her skandalda olduğu gibi, birkaç açıklamayla geçiştirilen, zamanla unutturulmaya çalışılan bir süreç mi yaşanacak?
Toplum artık bunu sorguluyor.
Ve açık söylemek gerekirse, bu sorulara verilecek cevaplar, sadece bugünü değil, yarının siyaset anlayışını da şekillendirecek.
Çünkü bu mesele, bir kişinin ya da bir partinin meselesi olmaktan çoktan çıkmıştır.
Bu, siyasetin ahlak sınavıdır.
Kalın Sağlıcakla…









