Ne izlersek onun çoğaldığı bir çağda sorumluluk yalnızca ekranlarda değildir; o ekranların karşısında oturan bizlerin de omzundadır.
Daha önce kaleme aldığım “Kırılan Değerler, Kayıp İstikametler” başlıklı yazımda televizyon ekranlarında giderek yaygınlaşan yozlaşmayı medya, yapımcılar ve yayın politikaları açısından değerlendirmiştim. Bu kez aynı meseleyi ekranın arkasından değil ekranın karşısından yani izleyici sorumluluğu açısından ele almak istiyorum.
Ekranlarda gördüğümüz her şeyin varlığını yalnızca yapımcılar, senaristler ya da televizyon yöneticileri belirlemiyor. Biz izleyiciler de tercihlerimizle, ilgimizle ve sessizliğimizle bu düzenin sürmesine kimi zaman farkında olmadan katkı sunuyoruz.
Kumandayı Kim Tutuyor?
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım bana dikkat çekici bir durum anlattı:
“Akşam eve geldim, elimde kumanda. Çocuğum ise çoktan diziyi açmıştı. Kanalı değiştirmek istediğimde, ‘Baba, herkes yarın bu sahneyi konuşacak. İzlemezsek geri kalırız.’ dedi.” Bu cümle aslında bugünün izleme alışkanlıklarını ve toplumsal baskı duygusunu oldukça açık biçimde özetliyor.
Bugün bazı içerikler izlenmekten çok “konuşulmak” için takip ediliyor. İnsanlar, sosyal çevrenin gündeminden kopmamak için kimi zaman rahatsız oldukları sahneleri bile izlemeye devam ediyor.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Biz bilinçsiz tüketimden vazgeçmedikçe sorunlu içerikler normalleşiyor. Tepki göstermedikçe, eleştirmedikçe, alternatifleri desteklemedikçe reyting uğruna üretilen yayınların sürmesine dolaylı biçimde zemin hazırlıyoruz. Çünkü televizyon dünyasında reyting izleyicinin verdiği en güçlü mesajdır.
Ne İzlersek O Çoğalıyor
Televizyon ekranlarında diziler hâlâ geniş kitlelerin izleme alışkanlıklarını belirleyen en etkili türlerin başında geliyor. Ancak bu dizilerin önemli bir bölümünde entrika, şiddet, aldatma, aile içi çatışma, öfke dili ve ahlaki çözülme sıkça karşımıza çıkıyor.
Sabah kuşağı programlarında ise aile mahremiyetinin çoğu zaman kamusal bir gösteriye dönüştüğüne tanık oluyoruz. Acılar, kırılmalar, aile içi sorunlar ve insani zaaflar ekran önünde tartışılıyor, mahremiyet çoğu zaman reyting malzemesine dönüştürülüyor.
Buna karşılık kültür, sanat, belgesel, eğitim ve değer odaklı programlar aynı ilgiyi görmekte zorlanıyor.
Bu tablo bize açık bir gerçeği hatırlatıyor:
Ekran yalnızca içerik üretmez izleyicinin ilgisine göre biçim alır. Ne izlenirse o büyür. Ne konuşulursa o yayılır. Ne desteklenirse o kalıcı hâle gelir.
Bu nedenle “Ekranlar neden böyle?” diye sormadan önce “Biz neyi izliyoruz, neyi büyütüyoruz, neye sessiz kalıyoruz?” sorusunu da kendimize sormamız gerekiyor.
İzleyici Ne Yapmalı?
Öncelikle seçici olmalıyız. Çünkü reyting ekran dünyasının en doğrudan geri bildirimidir. Biz neye alkış tutarsak o güçlenir. Şiddeti, entrikayı, ahlaki çöküşü, aile kurumunu zedeleyen sahneleri izleyerek büyüten de; kaliteli, faydalı ve değer odaklı içerikleri sahiplenerek yaşatan da izleyicidir.
İkinci olarak tepki göstermeliyiz. Sessizlik çoğu zaman onay anlamına gelir. Rahatsız olduğumuz içerikler karşısında yalnızca yakınmak yeterli değildir. Gerekli durumlarda ilgili kurumlara başvurmak, sosyal medyada bilinçli eleştiriler yapmak, kanallara ve yapımcılara izleyici hassasiyetini göstermek gerekir.
Üçüncü olarak çocuklara model olmalıyız. Çünkü çocuklar yalnızca ne izlediklerine odaklanmaz büyüklerinin neyi önemseyip neye tepki verdiğine de bakar. Kumandayı elimize almak tek başına yeterli değildir. İzlenen içeriğin ne anlattığını, hangi davranışı normalleştirdiğini hangi değeri zedelediğini çocuklarla konuşmak gerekir.
Dördüncü olarak iyi içerikleri desteklemeliyiz. Çünkü kaliteli yapımlar bilinçli izleyici desteği görmediğinde uzun ömürlü olamaz. Şikâyet ettiğimiz yayınların yerine neyi koyduğumuz da en az neye karşı çıktığımız kadar önemlidir.
Bugün medya okuryazarlığı yalnızca akademik bir kavram değildir. Ailenin, çocukların ve toplumun değer dünyasını korumak için temel bir ihtiyaçtır.
İzlediğimiz görüntüyü sorgulamak, duyduğumuz sözün alt metnini okumak ve her sahnenin hangi davranışı normalleştirdiğini fark etmek zorundayız.
Çünkü ekran yalnızca vakit geçirdiğimiz bir alan değildir. Ekran; düşüncelerimizi, davranışlarımızı, aile ilişkilerimizi, çocuklarımızın hayata bakışını ve toplumun değer dünyasını etkileyen güçlü bir araçtır.
Elbette medya içerik üretir. Ancak o içeriği izlenir kılan, gündemde tutan ve reytinge dönüştüren de biziz.
Bu nedenle sorumluluğu yalnızca yapımcılara yüklemek eksik bir değerlendirme olur. Evet, kanalların, yapımcıların, senaristlerin ve denetim mekanizmalarının sorumluluğu vardır. Ancak izleyicinin de en az onlar kadar belirleyici bir gücü bulunmaktadır.
Artık kumandayı yalnızca elimizde değil vicdanımızda da taşıma zamanıdır. Çünkü izleyici sessiz kaldıkça yozlaşma büyür, izleyici bilinçlendikçe değerler güçlenir.
Unutmayalım: Ne izlersek yarının toplumunda onun izi kalır.









