Esra Bayhan Yazıları

Esra Bayhan

Savaşın doğaya maliyeti

25.03.2026 14:35
Haber Detay Image

SAVAŞIN DOĞAYA MALİYETİ

Dünya, uzun süredir İklim Değişikliği ile mücadele ediyor. Ülkeler, karbon salımını azaltmak için "net sıfır" hedefleri koyuyor; yenilenebilir enerji yatırımları artıyor, uluslararası anlaşmalarla küresel ısınmanın önüne geçilmeye çalışılıyor. Ancak savaşlar, tüm bu çabaları çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Tıpkı ABD–İsrail–İran savaşı gibi. Bu savaşın uzun vadeli etkileri düşündüğümüzden çok daha ağır. Çünkü savaş, insan hayatı ve ekonominin yanı sıra doğayı da hızla tahrip ediyor ve kalıcı izler bırakıyor.

Savaş uçaklarının yoğun yakıt tüketimi, patlamalar, yanan petrol tesisleri ve yıkım sonrası yeniden inşa süreçleri devasa bir karbon yükü oluşturuyor. Üstelik bu salımlar çoğu zaman resmi hesaplamalara bile tam olarak yansımıyor.

Tüm bunlar, Küresel Isınma sürecini hızlandırırken, yıllardır kurulan "karbon nötr gelecek" hedeflerini de geriye itiyor.

Gökyüzünden Yağan Zehir

Savaşın çevreye verdiği zarar denildiğinde akla ilk gelen örneklerden biri Körfez Savaşı. 1991'de ateşe verilen yüzlerce petrol kuyusu aylarca yanmış, atmosfere milyonlarca ton is ve zehirli gaz salınmıştı. Bu yoğun kirleticiler, bölgede "siyah yağmur" olarak anılan asit yağmurlarına dönüşmüş; toprağı zehirlemiş, tarımı bitirmiş ve yeraltı sularını kirletmişti. O savaş, doğanın da bir savaş alanına dönüşebileceğini ilk kez bu kadar açık göstermişti.

Bugün benzer bir tablo, İran-İsrail Savaşı ile yeniden karşımıza çıkıyor. Bombalanan tesislerden yükselen dumanlar ve kimyasal partiküller, bölgede asit içerikli "siyah yağmurların" rapor edilmesine neden oldu. Tarih, aynı felaketi tekrar ediyor.

Son analizlere göre savaşın sadece ilk 20 gününde 8 milyon tonun üzerinde CO² salımı gerçekleşti. Bu miktar, binlerce aracın yıllık emisyonuna eşdeğer ve dünyadaki bazı ülkelerin yıllık emisyonlarını aşacak düzeyde.

Bu salımın önemli bir kısmı:

Bombalanan 20 binden fazla binanın yıkımı, yakıt tüketen savaş uçakları ve askeri araçlar ve vurulan petrol tesislerinden çıkan yangınlar nedeniyle oluştu.

Şehirler: Enkazdan Çöp Dağlarına

Yıkımın bir diğer boyutu ise şehirler. Bu savaşla birlikte İran ve İsrail'de yüz binlerce ton savaş enkazı oluştuğu tahmin ediliyor. Bu, yalnızca bir yıkım değil; uzun yıllar sürecek bir ekolojik kriz anlamına geliyor.

Bombardımanlar sonucu oluşan enkaz; beton, plastik, metal, asbest ve kimyasal atıklarla dolu. Bu yığınlar zamanla toprağa ve yeraltı sularına karışıyor. Bir şehir yok olurken, geride devasa bir çevre kirliliği bırakıyor.

Üstelik patlamalarla birlikte açığa çıkan ağır metaller ve toksik maddeler toprağın derinliklerine sızıyor vebu kirlenme yıllarca, hatta nesiller boyunca etkisini sürdürüyor. O toprakta yetişen ürünler, içilen su ve solunan hava bu zehrin taşıyıcısı haline geliyor.

Bereketli Hilal: Kaybolan Zenginlik

Toprağa karışan ağır metaller ve kimyasallar, yalnızca mevcut bitki örtüsünü yok etmekle kalmıyor; aynı zamanda yeni bitkilerin yetişmesini de engelliyor. Bu da bölgenin binlerce yıllık tarım mirasını tehdit ediyor.

Tarih boyunca medeniyetlerin doğduğu, tarımın başladığı ve ilk yerleşik hayatın filizlendiği coğrafya olan Bereketli Hilal, bugün ciddi bir ekolojik yıkımla karşı karşıya. Bu verimli hat, bir zamanlar dünyanın en zengin bitki çeşitliliğine sahip bölgelerinden biriydi.

Ancak yıllardır süren savaşlar, bu doğal zenginliği hızla yok ediyor. Bombardımanlar, yangınlar ve kontrolsüz askeri hareketlilik; tarım alanlarını, doğal bitki örtüsünü ve endemik türleri geri dönüşü zor bir şekilde tahrip ediyor. Bu topraklarda kaybolan her bitki türü, aslında insanlığın genetik mirasından eksilen bir parça anlamına geliyor.

Savaşlar sadece şehirleri değil, doğanın hafızasını da yok ediyor. Tüm bu süreçler, Küresel Isınma sürecini daha da hızlandırıyor. Çünkü savaş, bir yandan karbon salımını artırırken diğer yandan doğanın kendini yenileme kapasitesini yok ediyor.

Son Söz: Diplomasi ve Doğa Arasında Bir Köprü

Ancak bu yıkımın ortasında, çözümün yolu yine insanın kurduğu iş birliklerinden geçiyor.

COP31 süreciyle birlikte şekillenen yeni iklim politikaları, yalnızca karbon salımını azaltmayı değil; aynı zamanda kriz bölgelerinde çevresel etkilerin yönetilmesini de gündeme taşıyor. Bu noktada Türkiye'nin öncülük ettiği Sıfır Atık hareketi, çevre diplomasisinin önemli bir aracı haline gelmiş durumda.

"Sıfır atık diplomasisi" yaklaşımı, savaş ve kriz bölgelerinde oluşan devasa enkazların, atıkların ve çevresel zararların yönetilmesi konusunda Türkiye'ye yeni bir rol yüklüyor. Bu yaklaşım sadece çevreyi korumayı değil; aynı zamanda çatışma sonrası iyileşme süreçlerinde sürdürülebilir çözümler üretmeyi hedefliyor.

Bu çerçevede Türkiye, yalnızca jeopolitik değil; çevresel anlamda da bir arabulucu konumuna yükseliyor. Çünkü artık barış, sadece silahların susması değil; doğanın da yeniden nefes alabilmesi anlamına geliyor.

Belki de yeni dünyanın diplomasisi, sınırları değil ekosistemleri koruyan bir anlayışla şekillenecek. Ve bu anlayışta Türkiye, doğa ile insan arasında kurduğu köprüyle önemli bir rol üstlenecek.

Yazarın Tüm Yazıları