Bazen sizin de karşılaştığınız oluyordur. Hani tabiri caizse, çocuğunu bir küfür gibi taşıyordu yanında, dediğiniz ebeveynlerle karşılaşıyorsunuzdur.
Bir küfür gibi, belinizi büken bir yük gibi, ayaklarınıza vurulan bir zincir gibi görecekseniz neden dünyaya bir çocuk getirir, anneliğe ya da babalığa soyunursunuz.
Anne ya da baba olmanın felsefi temelde tartışmasını yapmaya ve dünyaya bir çocuk getirmekle anne ve baba olunamayacağına dair o çok bildik cümleleri kurmaya çalışmayacağım. Çünkü bundan daha önemlisi var.
Annelik iç güdüsü diye bir olgu var ki babalıkta da olduğu halde çok dillendirilmez. Çünkü annelik babalıktan önce gelir. Önce gelirden kastım önemi ya da değeriyle ilgili değil tam aksine zaman çizelgesiyle ilgilidir.
Bebek, ana rahmine düşüp de orada gelişimini tamamlayıp doğana kadar babalık başlamazken, annelik o dokuz aylık sürecin en başında başlar.
Hormonal olarak anne, oksitosin hormonuyla bebeğini sevmeye ve bağlanmaya başlarken, o süreçte, babanın ara ara, annenin karnında gezdirdiği elleriyle babalığı hissetmeye ve o rolü geliştirmeye başladığını söyleyeni yoktur herhalde.
Demem o ki annelik babalıktan en az dokuz ay önce ve hatta daha uzun bir süre sonra, yani babanın bebeğine dokunmaya, onunla göz teması kurmaya ve oynamaya başladıktan sonra başlar ki sevgi ve bağlanma hormonu olan oksitosin gelişmeye, biyolojik bir adaptasyon olarak az miktarda da olsa testesteron düşmeye, bebeğin ağlayarak ifade ettiği yardım çağrısına prolaktin hormonundaki artışla hassaslaşmaya başlar.
Annelik ya da babalık iç güdüsü azalır artar, değişir dönüşür mü derseniz. Hormonlarla ilgili bildik bir prensip var ki o da kullan ya da kaybettir.
Eşinden boşanan ve 4 yaşındaki çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalan, annelik eden değil, 28 yaşındaki genç bir kadının, dikkat edin anne de demiyorum, söyledikleri; çocuğunu bir küfür gibi taşıyordu ifadesinin vücut bulmuş hali diye önüme düştü.
"Bana bir ayılma geldi" diyerek başladığı konuşmasında anneliği "Ben enayi yerine mi konuluyorum?" diye ifade eden bu kadın, "Sabahları yedi buçukta çocuğun tepemde uyanmasıyla başlıyorum" derken bile sanki kendinin değil de başkasının çocuğunun işkence ve zorbalığı altında zulme uğradığını söylüyor.
Sadece bunu duymak yetiyor zaten anne olma sorumluluklarının hepsini isteksiz ve gönülsüzce yaptığını anlatıp, boşandığı eşinin, rahatça uyuyup, plan yaptığı ve gezdiğiyle kendi durumunu kıyaslarken bile "Karşı tarafın daha mı çok yolunu açmış oluyorum, enayi yerine konulan ben mi oluyorum?" diyerek anneliği yerlerde süründürüyor.
Garip! Eskiden boşanan çiftler, mahkemelerde çocuğun velayetini almak için çabalarken, şimdi artık, o velayetten kaçmak için mi çabalayacak?









