İlber Ortaylı Hocayı Nasıl Bilirdik?
Prof. Dr. İlber Ortaylı, 78 yaşında İstanbul'da hayata veda etti. Haberi duyduğumda bir an duraksadım. Son yıllarda muzdarip olduğu rahatsızlıkları biliyorduk lâkin insan böyle haberlere hazır olamıyor. Zira hikmet dolu bir söz vardır: âlimin vefatı, âlemin vefatıdır. Bundan yaklaşık on yıl evvel Halil İnalcık'ı uğurlarken de aynı boşluğu hissetmiştik; şimdi o boşluk bir kat daha derinleşti. O vakitler Halil hocanın vefatını duyduğumda bu sanırım bir kütüphanenin yanması gibi bir şey diye düşünmüştüm. Şimdi bir kütüphane daha yandı. Ve bu benzetme, böylesi şahsiyetler için uçarı bir mecaz sayılmamalı zira her kelamıyla kendi tarihimiz cihetinden bize cehlimizi hissettirecek düzeyde yeni ufuklar açan şahsiyetlerin yokluğu, bu abidevi isimlerin sükûtu, bir dönemin entelektüel saltanatının nihayete ermesidir. Keza bu isimler, sadece bilgi aktarmazlar; bir bakış açısı, bir yaşama üslubu ve milli bir medeniyet dili inşa ederler
İlber Ortaylı, şüphesiz sıradan bir akademisyen değildi. "Münevver" kelimesinin bu coğrafyadaki en sahici, en nefes alan tecellisiydi. Tarihi, akademyanın tozlu raflarından ve dar koridorlarından çıkardı. Kimi zaman celallenir, kaşları çatılır, sesi yükselirdi; kimi zaman da bir tebessümle odanın havasını değiştirirdi. Lâkin her iki hâlinde de dinleyeni mıhlar, sözünü yarıda bıraktırmazdı. Çünkü o, konuştuğu her meseleyi hakikaten ve derinden bilirdi; bu da o hırıltılı sesine tartışılmaz bir otorite katardı.
Bu topraklara en büyük armağanı, tarihi kuru sayfalara yazılı ders olmaktan çıkarıp sevdirmesi, tarih bilmenin entelektüel bir erdem olduğunu bizlere öğretmesiydi. Bu şekilde hepimiz için tarihi bir külfet olmaktan çıkarıp bir zevke, bir merak kapısına dönüştürdü.Tarihi, ideolojik kullanışlılığından sıyırıp olduğu hâliyle anlatma cesaretini gösterdi. Uzun yıllar bu ülkede "aydın" denildiğinde akla, çıktığı halkı hor gören, kendi toplumuna yukarıdan bakan bir figür gelirdi. İlber Hoca, bu karikatürü bizzat yaşayarak çürüttü, şehir şehir gezdi ve bunu biz gençlere de salık verdi, halkın içinden beslenen, halkla konuşan, ama asla seviyesinden taviz vermeyen gerçek bir münevver olduğunu ispat etti.
Bana göre en hakiki katkısı; Osmanlı'yı ne nostaljik bir hülyaya ne de ideolojik bir düşmanlığa malzeme yapmadan, onu modern Cumhuriyet'in selefî ve atası olarak, hak ettiği itibar nispetinde anlatabilmesiydi. Tarihimizin bu iki büyük evresini birbirine hasım değil, birbirinin devamı olarak okumamızı öğretti. Bu bakış açısı ülkemiz tarihçiliğine onun bıraktığı en değerli mirastır.
1947'de Avusturya'nın Bregenz kentinde, bir mülteci kampında, Kırım Tatarı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası uçak mühendisi Kemal Ortaylı, annesi Ankara Üniversitesi'nde Rus Dili ve Edebiyatı hocalığı yapmış Şefika Hanım. Evde üç lisan konuşuluyordu: Türkçe, Almanca, Rusça. Böyle bir muhitte büyüyen çocuk, kendisinin de ifade ettiği üzere, sıradan kalmayacaktı. Nitekim ilerleyen yıllarda Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Farsça, Latince ve daha nice lisana vâkıf oldu.
Akademik yolculuğu Ankara'dan Viyana'ya, oradan Chicago'ya uzandı. Chicago'da Türk tarihçiliğinin kutbu Halil İnalcık'ın öğrencisi oldu. İnalcık'ın titiz arşiv araştırmacılığıyla Ortaylı'nın sentezci, kamusal tarihçilik anlayışı birbirini tamamlıyordu; biri çınarın köklerini kazarken öbürü dallarını halka uzatıyordu. Çocukluğumdan beri tarihe meraklı, her ikisinin de hemen hemen tüm eserlerini okumuş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim: Geride bıraktıkları külliyat nice nesillerin yol haritası olacaktır. Osmanlı devrine ait henüz gün yüzüne çıkarılmamış, tetkik edilmemiş öyle muazzam bir evrak hazinesi var ki bu iki büyük müderris onu modern Türk tarihçiliğine kazandırmak uğruna ömürlerini vakfettiler. İnsan bu gayrete hayretle bakmaktan kendini alamıyor.
Oxford, Cambridge, Princeton, Viyana, Berlin, Moskova, Roma, dünyanın en muteber üniversitelerinde konferanslar ve dersler verdi. Rusya'nın Puşkin Madalyası'nı, 2017'de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nü aldı. Birçok ülkenin bilimler akademisinde üye idi. İlber Ortaylı yalnızca Türkiye'nin değil, dünya tarih ilminin hürmetle andığı ve anacağı bir simadır.
Yedi yıl boyunca Topkapı Sarayı Müzesi'ni idare etti. "İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı"ndan "Bir Ömür Nasıl Yaşanır"a uzanan o zengin eser listesi salt kitap değildi; bir milletin tarih şuurunun tuğlalarıydı. Köşe yazılarıyla, dergi katkılarıyla ve bilhassa halkta geniş teveccüh toplayan televizyon programlarıyla o, yalnız akademyanın değil, bütün bir cemiyetin müverrihi oldu.
Ailesi tarafından yapılan açıklamada, hayata duyduğu merakın ve insanlarla bir arada olma arzusunun hiç eksilmediği ifade edildi. Hakikaten de öyleydi merakı hiç tükenmemiş, insanlara kızmış ama insanlardan asla vazgeçmemiş bir hocaydı. Hem İlber Hoca hem Halil İnalcık Hoca, hayatlarının son demlerine kadar hep çalışmış, hep üretmiş mümtaz şahsiyetlerdir.
Malumunuz, "Hocaların Hocası" merhum Halil İnalcık, o devasa ve eşsiz külliyatının çok büyük bir bölümünü 80 yaşından sonra kaleme almış; bitmek tükenmek bilmeyen bir ilim aşkıyla yaşayıp 2016'da asırlık bir çınar olarak 100 yaşında aramızdan ayrılmıştı. Kendisi, hepimizin hocası olan İlber Ortaylı'nın da muallimi, onun fikrî mimarlarından biriydi. Öyle ki renkli televizyonların ilk zamanlarında bile İlber Hoca'nın sunucu koltuğunda oturduğu, Halil Hoca'nın konuk olarak o engin irfanını paylaştığı karşılıklı sohbet tarzında kendi hususi hatıralarıyla zenginleştirdikleri tarih programları vardı. Bugün dahi o arşiv kayıtlarını açıp izlemeyi çok severim ve tavsiye ederim.
İlber Ortaylı, hocası Halil İnalcık'ın da olduğu Fatih Camisi Haziresi'ne defnedilecek. Bu hazire sıradan bir kabristanlık değildir. Gidenlerimiz görmüştür ki adeta Osmanlı'nın ve Cumhuriyet'in müşterek hafızasının taşa kazındığı bir mekândır. İstanbul'un fatihi Sultan Mehmed Han burada istirahat etmektedir. Plevne kahramanı ve memleketlim Gazi Osman Paşa, Mecelle'nin mimarlarından büyük Ahmed Cevdet Paşa, Dîvânu Lugâti't-Türk'ü gün yüzüne çıkaran Ali Emîrî Efendi, Tanzimat'ın büyük şairlerinden Abdülhak Hâmid Tarhan, Osmanlı sadrazamı Keçecizâde Fuad Paşa, Kanuni devrinin meşhur Şeyhülislâmı Zembilli Ali Efendi, hepsi bu hazirede ebedî uykularına yatmışlardır.
Şimdi İlber Hoca da o güzîde kafilenin arasına katılıyor. Bilcümle ulema ve üdebanın ruhu revânı şâd, makamı âlî, mekânları cennet olsun.









