Seslenen Adam Yazıları

Seslenen Adam
Seslenen Adam
Yazarın Profili
10.07.2026 14:05

Zihnin esaretinden ruhun tenhasına: Aharlı kağıda yazılan sükut

Haber Detay Image

Zihin, beden ve o asil sükûtun cengine dair…

Bedenimiz, o balçıktan örülmüş ağır kafes; aslında ruhun yazabileceği en muazzam, en derin şiiri taşır sinesinde. Bedenimiz için ruh, salt bir can değil; uyanışın, aslına rücu edişin ve o sükûnet avlusuna varışın ta kendisidir. Lakin insanın doymak bilmez, telaşlı zihni devreye girdiğinde, ruhun o naif, aharlı kâğıda yazılmış dizeleri tarumar olur; dünya pazarında pespaye bir gürültüye kurban gider.

Bizler, cehennemi hep zamanın bittiği yerde, ötelerde bir menzil sanırız. Bilimsel ispatların ve ölüme sonradan biçilen anlamların peşinde koşarken asıl hakikati ıskalarız: Zihnin esaretine düşmüş, sesi kısılmış bir ruh, asıl cehennemi bizzat bu dünyada, bu bedenin içinde yaşamaktadır. Ta ki sen o beyaz bayrağı çekip içindeki yangını inşiraha, yani kendi cennetine dönüştürene kadar…

Ruh dediğimiz o sır, sonsuzluğun ve hiçliğin o derin tenhasında kırılan ilahi bir ışıktır. Fakat insan, bu aydınlığa gözlerini yumar ve "kesret" dediğimiz bu hayal âleminde amansız bir koşturmacaya dalar. Kazanma hırsı, kaybetme korkusu, aşk, para, gösterişli kıyafetler, unvanlar, arabalar, gelecek kaygısı… Zihnin o doymak bilmez azgınlığı, bedenin bitmek tükenmek bilmeyen arzularıyla birleşir ve insanı illüzyondan ibaret dünyevi materyallere esir eder.

Oysa bir hayvan bile sadece doyacağı kadarını alıp sükûnete ererken; insan, nefs-i emmaresinin karanlığında yığar, çürütür, atar ve yeniden yığar. Bu hastalıklı döngü sadece sofrada değil; ilişkilerde, kıyafetlerde, evlerde ve aşklarda da hep "daha fazlasına" uzanan kanatıcı bir hırsa dönüşür. Bütün bu kısır koşturmaca içinde insan, "asıl" olanı yitirir.

Şimdi bir an için hayat yokuşlarında durup nefeslensen… Zihnine yüklediğin yorucu bilgilere ket vurup, sabırsızlığından soyunarak sadece kendi tenhanı izlemeyi seçsen… Göreceksin ki; araf da cennet de azap da ruhuna kabir olan o daracık mekâna, yani bedenine çoktan kazınmış. Ruh, zihin ve beden… Bu zehirli ama muazzam üçlü, insanın asıl imtihan sahnesidir.

Peki ruh, bu kör gidişatı sadece sessizce izler mi? Zihin bedeni uykuya teslim edip aradan çekildiğinde, ruh hapsolduğu iplikleri usulca koparır. En özgür olduğu, prangalarından sıyrıldığı an gece vaktidir; âlemi cihanı dolaşır, asıl vatanının kokusunu alır. Fakat sabah olup zihin yeniden tahtına oturduğunda savaş yeniden başlar.

Bugün modern insanın "hastalık" ya da "buhran" dediği ruhsal yaralar, zihnin ele geçirdiği ruhun o dar kafesten kurtulma çırpınışlarıdır. Beden huzursuzdur; zihin sürekli bir kaçış hâlindedir. Zihin hep dışarıda suçlu arar, sancısını başkasına yükler. Bir kez olsun dönüp, "Ben neden kanıyorum?" demez; içindeki asıl "ben"in sessiz öyküsüne sağır kalır.

Zihin, beden içinde yedi nefs mertebesinden geçer: Maddiyat, tutku, kontrol, sevgi, ifade, sezgi ve maneviyat… Ruh her kapının eşiğinde durup insana hakikati, özün özünü fısıldamaya çalışır. Fakat insan, renkli illüzyonlara aldanır; büyümeye hevesli bir çocuk gibi o eşiklerde takılı kalır. Allah'ı ruhun bir yansıması, ruhu Allah'ın bir parçası yapıp bu ikilikte boğulur; kendi sorumluluğunu almamak için bin bir inanç, bin bir bahane üretir.

Oysa sır, o sükûnet limanında ruhun, zihnin ve bedenin bütünleşerek "bir"e, yani Vahdet'e varmasındadır.

Bütün bu hengâmede kurban edilen bedendir. Ruh zihni aşıp bedene varamaz, beden ise zihnin esaretinden kurtulup ruha dokunamaz. Biz hep iki zıtlığı bir etme derdinde tükenir, içimizdeki o asıl hakikati unuturuz. Bu yüzden içimizdeki bütün üçlemeler, daima o "Bir" olanın asil sancısını taşır.

Beden kabrin değil, hakikate giden o eşsiz burağın olsun.

Yazarın Yazıları