KIRIK AYNALAR, BEYAZ BAYRAKLAR VE HİÇ KİMSE OLMANIN HÜRRİYETİ
İnsanın en ağır yükü hafızasıdır derler. Modern zamanların yorgun aklı, bu yükten kurtulmak için çareyi hep bir şeyleri silmekte; Batı'nın o mekanik unutuşunda ve zihni sıfırlama telaşında arar. Oysa anılar silinse de ruh, fıtratına işlenmiş o kadim sızıya yeniden uyanır.
Doğu'nun derviş meşrep kalbi ise çareyi unutmakta veya kaçmakta değil; kör bir dervişin adımlarıyla, yanan kumlara basarak yola revan olmakta bulur. Biri anılarını kaybederek kendi gerçeğine dönmeye çalışırken, diğeri kendini o çölde kaybederek asıl Hakikate yürür. Zahirde birbirine zıt görünen bu iki yolculuk, batında aynı vahdet köprüsünde birleşir. Çünkü dünyanın en çetin, kazanması en güç muharebesi coğrafyalarda değil; insanın kendi ruhunun sınırları içinde, zihni ile kalbi arasında cereyan edendir.
Zahirde birbirine zıt görünen bu iki yolculuk, batında aynı vahdet köprüsünde birleşir.
Muhteşem Süleyman'ın Sırrı
Bizler gündüzleri, o görünmez atların soluk soluğa koştuğu dünya meydanlarında cenk eder, kılıç sallar, omuzlarımızda ağır zırhlarla dolaşırız. Fakat zaferin de yenilginin de kendine has bir kibri vardır. O kibrin renginden sıyrılmak; Mohaç'ta dünyayı dize getirdikten sonra, kendi eliyle kazdığı hiçlik mezarına girip geceyi orada geçiren o Muhteşem Süleyman'ın sırrına ermeyi gerektirir.
İnsan, korunmak ya da "anlaşılmamak" uğruna kuşandığı o çelik zırhları geceleri çıkarıp kendi ruhunun o mahrem kuyusuna inmedikçe ve o serin topraktan yıldızları seyretmedikçe asıl hürriyeti tadamaz.
Beyaz Bayrak: Uzatmak ve Uzanmak
O kan revan içindeki meydana bir gün ansızın beyaz bir bayrak uzatılır. "Uzatmak" ve "uzanmak" arasındaki o incecik çizgide, kalp kendi siperinden çıkıp bir başka kalbin eşiğine serilir. Toz bulutu dağılır, kılıç sesleri susar. İşte o mahşer yerinde, o beyaz bayrağın gölgesinde yorgun kalp, şaşkın zihne titreyerek fısıldar: "Değdi mi?" Ve zihin hayretle sorar: "Bitti mi?"
Biter. On mevsimlik poyrazlar, ruhu titreten o uzun ve sağır edici kışlar; tek bir sabah meltemiyle, tek bir heceyle biter. O an insan anlar ki; çekilen onca sızı, yutkunulan onca kelime ve o tek kişilik yorucu nöbetler, aslında bu sükûnete varabilmek içindir. Yakub'un hüznü misali... Gözleri yolda beklerken, o dinmeyen hasretin ateşiyle yanan insan, Yusuf'tan evvel aslında kendi aczini ve o sabrın içindeki Mutlak Sevgili'yi bulmuştur. İmtihanın ateşi teslimiyete dönüştüğünde sinedeki o kördüğüm çözülür; buz ateşe, ateş inşiraha evrilir.
Hiç Kimse Olmanın Asaleti
Kalabalıkların uğultusunda adımlarımızı sürürken hepimiz biraz "hiç kimse" olmanın o asil özgürlüğüne sığınırız. Kimsenin bizi görmediği, duymadığı o fanusların içinde kendi hiçliğimizi yaşarız. Ta ki; kalbin kanını sessizce ikram ettiğimiz bir anın kıyısında, bir başka "hiç kimse" tarafından görülene dek...
Kimsenin bizi görmediği, duymadığı o fanusların içinde kendi hiçliğimizi yaşarız. Ta ki; kalbin kanını sessizce ikram ettiğimiz bir anın kıyısında, bir başka "hiç kimse" tarafından görülene dek...
Görülmek ve işitilmek; ruhun en saf zeytinyağı misali damıtılıp ışığa dönüşmesidir. Hiçbirimiz kusursuz değiliz; her birimiz kırık birer aynayız. Fakat Mevlânâ'nın o kadim fısıltısında olduğu gibi; ayna kırıldıkça çoğaltır ışığı. İnsan, en çok canı yandığı yerden aydınlanır aslında; çünkü "Yara, ışığın içeri sızdığı yerdir." Işık; insanın içine açılan o yaradan, o kırıktan sızar içeri. Bende görünen aydınlık, aslında senin kendi ruhunun letafetinin, benim kırıklarıma çarpan yansımasından ibarettir. Çünkü kul, kula aynadır.
Şahitlik: El-Kalbü Yeşhedü
Erenlerin sırrıdır: "Men câle nâle…" Yola düşen, o sükûnet menziline er ya da geç varır. Ve o menzile varıldığında, gözyaşlarıyla alınan her abdest, geçmişin bütün ayazlarını yıkar geçer. Kelimelerin sustuğu o serin avlularda, dervişin o derin kelamı yankılanır içimizde:
"El-kalbü yeşhedü…"
Zihin sussa da kalp, kendi hakikatine her daim şahittir.









