Yıllardır, karşılaştığım her insanda önce o kişinin ne giydiğine bakıyorum.
İlk bakışta bunun sadece mesleğimle ilgili bir refleks olduğunu düşünebilirsiniz. Ama zamanla gözlemlediğim şey: insanlar çoğu zaman kelimelerle anlatamadıkları şeyleri kıyafetleriyle anlatıyorlar, çoğu zaman da bilinçsizce.
Bir giysiye dokunduğumda sadece onun kalitesini, kumaşının dokusunu ya da duruşunu değerlendirmiyorum. Onu seçen kişinin kendisi hakkında neler söylediğini/söyleceğini de merak ediyorum.
Çünkü bana göre gardırop, insan psikolojisinin sessiz günlüklerinden başında gelir.
Kimi sert ve tok kumaşları seçiyor. Kimi dökümlü ve yumuşak dokuların peşinden gidiyor. Kimisi yıllarca siyahtan vazgeçemiyor, kimisi ise renkler olmadan kendini eksik hissediyor.
Bazen de şunun üstüne düşünüyorum:
Bu insanlar gerçekten o kıyafetleri mi seçiyor, yoksa kıyafetler mi onları seçiyor?
Moda psikolojisiyle ilgilenmeye başladığım ilk yıllardan beri şuna inanıyorum:
Hiçbir tercih tesadüf değildir.
Dolabımızda yıllarca kalan parçalar, en sevdiğimiz kumaşlar, sürekli elimizin gittiği renkler… Bunların her biri bize dair küçük ipuçları taşır.
Bana bir kumaş verin, size o insan hakkında bir hikâye anlatayım.
Belki o kişinin mesleğini söyleyemem.
Belki yaşadığı şehri de bilemem.
Ama o kişinin dünyaya nasıl görünmek istediğine, kendini nasıl hissetmek istediğine ve bazen de içinde sakladığı yönlerine dair bazı izler bulabilirim.
Çünkü kıyafetler bedenimizi örter; ama aynı zamanda ruhumuzdan da izler taşır.









