Osmanlı'dan miras diş kirası geleneği, komşuya gönderilen yemek tabakları, iftariyeliklerle karşılanan misafirler, şerbet kokan sofralar… Ramazan asırlarca paylaşmanın ve bereketin adıydı. Peki bugün aynı Ramazan'ı mı yaşıyoruz, yoksa sadece takvim mi aynı kaldı?
Çocukluğumun Ramazan akşamlarını ne zaman hatırlasam, burnuma önce sıcak pide kokusu gelir.
Akşam ezanına doğru sokaklar sessizleşir, evlerden tencere kapaklarının sesi yükselirdi.
Mahallede herkes aynı duaya hazırlanır, aynı sofrada buluşur gibi olurdu.
Erzurum Ilıca'nın çarşısını hiç unutmam…
Ramazan yaklaşınca o küçük çarşı bambaşka bir havaya bürünürdü.
Fırınların önünde yumurtalı pide sıraları, ramazana özgü taze dökülen tel kadayıf sıraları dağlar gibi dizilirdi.
Biz çocuklar için o çarşı, Ramazan'ın müjdecisiydi.
Ezan saatine doğru evlere koşar, sofraya konan ilk lokmayı beklerdik.
O günlerde Ramazan sadece bir ibadet ayı değil, gerçek bir hayat mektebiydi.
Komşular birbirine yaptığı yemeklerden gönderirdi.
Bir tabak sarma gider, bir tas ayran aşı gelirdi.
Tatlı yapan mutlaka birkaç kapıyı daha çalardı.
Akrabalar, komşular birbirlerini tüm ailece iftar yemeğine davet etmek için yarışırdı.
"Bu akşam bize gelin" sözü en kıymetli cümlelerden biriydi.
Sofralar küçük, gönüller büyüktü.
SOFRANIN ZARAFETİ VARDI
Ramazan ayına özgü iftariyelikler misafiri daha kapıda selamlardı.
Ayran aşı önce hal hatır sorar gibiydi.
Her yemekte Ramazan'ın kendine has et yemekleri bereketi sembolize ederdi.
Yahni, tas kebabı, tandır; sadece mideyi değil gönlü de doyururdu.
Ardından kadayıf dolması, baklava, revani gelir; gönüller yeniden fethedilirdi.
Osmanlı'nın ballı şifa şerbetleri ruhu okşar,
gül şerbeti, tarhun, demirhindi, reyhan sofraya huzur katardı.
Yemekten sonra Türk kahvesiyle muhabbet lezzetlenir,
evin içi dua ve sohbetle ısınırdı.
Ve o sofraların en ince, en zarif geleneği vardı:
Diş kirası…
Durumu olmayan komşulara, akraba eş dosta, bir keseye gönlünce altın koyulur; kimse incinmesin diye "diş kirası" adı altında hediyelendirilirdi.
Bu incelik, Ramazan ahlakının en güzel yansımasıydı.
RAMAZAN SADECE AÇ KALMAK DEĞİLDİ
Ramazan;
Sadece sahurdan iftara kadar aç durmak değildi.
Nefsi terbiye etmekti.
Kalbi yumuşatmaktı.
Paylaşmayı öğrenmekti.
Esnaf bu ayda daha merhametli olurdu.
Fiyatlar artmaz, aksine indirimler yapılırdı.
Lokantalar birkaç masayı ihtiyaç sahiplerine ayırır, sessizce ikram ederdi.
Vakıfların imarethaneleri yıl boyu açık olur, Ramazan'da adeta bereket kazanına dönüşürdü.
Yardımlar gösteriş için değil, Allah rızası için yapılırdı.
BUGÜN NEREDEYİZ?
Şimdi ise Ramazan yaklaşınca ilk konuştuğumuz şey ne yazık ki zam listeleri oluyor.
Ramazan geliyor, pideye zam…
Ramazan geliyor, ete zam…
Ramazan geliyor, bakliyata zam…
Ramazan geliyor, restoran menülerine zam…
Bereket ayı olması gereken bu mübarek iklim, ticari fırsat takvimine dönüştürülüyor.
Oysa Ramazan ahlakı bunu söylemez.
"Ağzım oruçlu, gelişi bu fiyat" demekle vicdan temizlenmez.
İslamiyet doğruluk dinidir.
Merhamet dinidir.
Kul hakkına hassasiyet dinidir.
Fırsatçılık ise Ramazan'ın ruhuna vurulan en büyük darbedir.
ECDADIN RAMAZAN HASSASİYETİ
Bugün her fırsatta "Ecdadım Osmanlı" diyoruz.
Keşke onların Ramazan'daki zarafetini, cömertliğini, paylaşma ahlakını da hatırlasak.
Onlar Ramazan'da kârını değil, duasını artırırdı.
Biz ise çoğu zaman fiyat etiketlerini artırıyoruz.
YENİDEN O RUHA DÖNMEK
Ramazan;
Zam ayı değildir.
Fırsatçılık mevsimi değildir.
Hırs ve tamah ayı hiç değildir.
Ramazan;
Sofrada buluşma ayıdır.
Gönül alma ayıdır.
Bereketi çoğaltma ayıdır.
Dilerim ki yeniden;
İftariyeliklerin misafiri selamladığı,
Ilıca çarşısında çocuk seslerinin yankılandığı,
yumurtalı pidelerin, taze tel kadayıfların kokusuyla evlerin şenlendiği,
komşuların birbirine yemek gönderdiği Ramazanlara döneriz.
Çünkü bu milletin gerçek zenginliği,
cüzdanında değil vicdanındadır.
SON SÖZ
Yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz."
(Âl-i İmran Suresi, 92. Ayet)
İşte Ramazan tam da bunun ayıdır.
Paylaştıkça çoğalan, verdikçe bereketlenen bir ay…
On bir ayın sultanına yakışan da budur.









