İtiraf Ediyorum: Hiç Dinlemedim, Dinleyemedim
Açık söyleyeyim; Bülent Ersoy’u hayatımda bir kez bile isteyerek dinlemedim. Bu bir önyargı değil, yıllar içinde kulağımın ve sabrımın verdiği bir karar. Sahnede bağırarak şarkı söyleyen birine tahammül edemiyorum ve bunu söylemek için müzik eleştirmeni olmama gerek yok. Bağırmak, şarkı söylemek değildir. İkisi birbirine karıştırılmayacak kadar ayrı iki eylem.
Şarkı söylemek; nefesin, tınının, duygunun ve sözün birlikte bir bütün oluşturmasıdır. Sesi yükseltmek başka, sesi kontrol ederek yükseltmek başkadır. Sahnede haykırarak, gırtlağı zorlayarak, mikrofonu da kullanarak yapılan gürültüyü “güçlü yorum” diye alkışlamak bana hep tuhaf gelmiştir. Bu, sanatı değil, sesin ham gücünü öne çıkarır. Oysa sanat, gücü değil, o gücün nasıl terbiye edildiğini gösterir. Ben yıllarımı sesin, nefesin, diksiyonun inceliğine adamış biri olarak, bağırmayı asla “performans” saymadım ve saymayacağım.
Asıl Kırılma Noktam: Türkçe
Ama beni asıl çileden çıkaran, sesin gürlüğü değil, dilin katledilmesi. Bir sanatçı sahneye çıktığında, elindeki en büyük emanetlerden biri de dildir. Türkçeyi doğru, temiz, anlaşılır kullanmak; bir sanatçının en az sesi kadar önemli bir sorumluluğudur, bence. Kelimelerin havada asılı kaldığı, cümlenin nereye gittiğinin belli olmadığı, söylenenin duyulduğu ama anlaşılmadığı bir sahne performansını alkışlayamam. Alkışlamıyorum da.
Bu, benim için bir zevk meselesinin ötesinde, neredeyse bir ilke meselesi. Yıllarca insanlara doğru konuşmayı, net ifade etmeyi öğretmiş biri olarak, milyonların izlediği bir sahnede dilin bu kadar savrulmasını, bu kadar önemsizleştirilmesini içime sindiremiyorum. Sanatçı olmanın bir ayrıcalığı varsa, bunun karşılığı da dile, söze, ifadeye gösterilecek özendir. Bu özenin yokluğu, sesin gücüyle örtülemez.
Seyirciye Saygı da Sanatın Bir Parçasıdır
Sahneye çıkan kişi, o gece için seyircinin misafiri değil, seyirci onun misafiridir aslında ve bu, seyirciye hakaret etme, küfür savurma hakkı vermez. Basına yansıyan görüntülerde bir seyirciye sertçe “Sen sussana be!” diye çıkışması ya da sahnede öfkeyle küfürlü ifadeler kullanması, bana göre sanatçı-izleyici ilişkisinin en temel kuralını çiğnemektir. Bilet alıp gelen insan, orada saygı görmeyi hak eder; bekletildiyse tepkisini gösterir. Sahnede mikrofonu eline alıp seyirciyi azarlamak, “star tavrı” değil, kaba bir saygısızlıktır. Ben bunu asla normalleştirmem.
Diva kelimesi özeldir. Bu unvan, bir sanatçıya seyircinin, zamanın, tarihin verdiği bir paye olur; aynaya bakıp kendi kendine tekrar ede ede kazanılmaz. “Diva” demek; sesiyle, duruşuyla, disipliniyle, sahneye ve seyirciye gösterdiği saygıyla bir iz bırakmak demektir.
Senin anlayacağın şekilde, bağıra bağıra söylüyorum: Sen diva falan değilsin. Her ne olursa olsun, seyirciye küfredemezsin. Seyirciyi azarlayıp küfredip bağıra bağıra beyinleri zorlayıp, sonra “konser” adı altında çekip gidemezsin. O seyirci seni bugünlere getirdi; ona bir özür borçlusun. Hastaysan, rahatsızsan, o başka. O zaman menajerin çıkar, bir açıklama yapar. Ama sahneye çıkıp o insanlara küfretme hakkını kimse sana vermez.
Ne olursa olsun, sahne zamanında açılır. Bir nedenin varsa bile bunu küfrederek telafi edemezsin. Sanki seyirci suçluymuş gibi davranamazsın.
Alkışım; emeğe, terbiyeye, sese ve söze gösterilen saygıya gider; yalnızca gürlüğe değil.
Ses yükselince sanat büyümez; sanat, sesin terbiye edildiği yerde başlar.











