Kahire'den Paris'e Bir Hüzün Senfonisi: DALİDA (Beni Affedin)
Dalida'nın yaşamı, ışıklar altındaki bir zafer sarhoşluğu ile kapalı kapılar ardındaki derin bir yasın bitmek bilmeyen raksı gibiydi. 1933 yılında Kahire'de, İtalyan bir ailenin kızı olarak "Yolanda Gigliotti" adıyla dünyaya gelen bu küçük kızın, günün birinde Avrupa'nın en büyük divası olacağını ama aynı zamanda trajediyle mühürlenmiş bir hayat süreceğini kimse tahmin edemezdi.
O'nun hayatındaki en çarpıcı detaylardan biri, henüz bebekken geçirdiği bir enfeksiyon nedeniyle gözlerinden ameliyat olması ve hayatı boyunca sürecek hafif bir şaşılıkla yaşamasıydı. Bu durum, onun bakışlarına hem bir savunmasızlık hem de derin bir anlam katıyordu. 1954'te Mısır Güzeli seçilip Paris'e taşındığında amacı sadece şöhret değil, sevilmekti. Ancak o, her zaman kalbinin sesini dinlerken ölümün gölgesini de yanında taşıdı.
1967 yılı, Dalida'nın ruhunda kapanmayacak ilk büyük yarayı açtı. Büyük aşkı, aykırı müzisyen Luigi Tenco ile Sanremo Müzik Festivali'ne katıldılar. Birlikte söyledikleri "Ciao Amore, Ciao" (Elveda Aşkım, Elveda) elendiğinde, Tenco bu reddedilmeyi onuruna yediremeyerek intihar etti. Dalida, otel odasında onun cansız bedenini bulan kişiydi.
Bu olaydan sonra Dalida, ilk intihar girişiminde bulundu. Hayata döndüğünde artık o eski neşeli genç kadın değildi. Şarkılarındaki hüzün, yaşanmışlığın ağırlığını taşıyordu:
"Je reviens chercher mon cœur, que j'avais laissé près de toi..." (Senin yanında bıraktığım kalbimi aramaya geri dönüyorum...)
Yine Dalida'nın hayatındaki en korkunç tesadüflerden birisi, hayatına giren erkeklerin birer birer kendi hayatlarına son vermesiydi. Onu keşfeden ve ilk eşi olan Lucien Morisse, boşanmalarından yıllar sonra 1970'te şakağına bir kurşun sıkarak intihar etti. Ardından, 1970'lerde 9 yıl boyunca birlikte olduğu ve en mutlu günlerini geçirdiği Richard Chanfray de 1983'te yaşamına son verdi.
Dünya onu "Gigi l'Amoroso" (Aşkın Gigi'si) ile kutlarken, o aslında içten içe soluyordu. Şarkılarında sıkça geçen "yalnızlık" teması artık bir imaj değil, gerçeğin ta kendisiydi.
Dalida, müzikal kariyerinde evrim geçirdi. Pop ve chanson'dan disco'ya geçti, diller arası köprüler kurdu. Ancak şöhretin zirvesindeyken yazdığı vasiyet niteliğindeki şarkısı "Mourir Sur Scène" (Sahnede Ölmek), içindeki tükenmişliğin dünyaya haykırışıdır:
"Moi, je veux mourir sur scène, devant les projecteurs..." (Ben sahnede ölmek istiyorum, spot ışıklarının altında...)
1987 yılına gelindiğinde, biyografisinin son sayfasına kendi elleriyle bir nokta koydu. 2 Mayıs'ı 3 Mayıs'a bağlayan gece, Paris'teki malikanesinde şık bir pijama giydi, makyajını tazeledi ve yüksek dozda uyku hapı aldı. Arkasında bıraktığı o tek cümlelik not, aslında bir ömür boyu aradığı ama bulamadığı huzurun özetiydi: "La vie m'est insupportable. Pardonnez-moi." (Hayat benim için katlanılmaz. Beni affedin.)
Dalida'nın ölümüyle dünya, sahnede devleşen bir divayı değil, aslında aşkı en saf haliyle arayan o romantik kadını kaybetti. Kariyerinin başlarında seslendirdiği ve tüm dünyayı büyülediği "Love in Portofino" şarkısındaki o tatlı rüya, hayatının sonundaki acı gerçekle tezat oluşturuyordu. O meşhur nakarat, şimdi onun mezar taşına fısıldanan bir veda gibi yankılanıyor:
"I found my love in Portofino..." (Aşkımı Portofino'da buldum...) "Sotto il chiaro di luna..." (Ay ışığının altında...) "Ma non è più un sogno, è la realtà..." (Ama artık bir rüya değil, bu gerçek...)
Dalida için gerçeklik, şarkılarında anlattığı o büyülü masallardan çok daha ağır gelmişti. Portofino'nun ay ışığında bulduğu o saf aşkı, hayatın karmaşasında bir daha asla aynı saflıkta yakalayamadı. O, aşkı Portofino'da bulmuş, ancak huzuru ebedi bir uykuda aramayı seçmişti.









