Bir fırıncıyla bir çiftçinin hikâyesi vardır; kısa, sade ama tokat gibi. Her gün bir kilo tereyağı alan fırıncı, bir gün tartar ve öfkelenir. Çünkü tereyağı bir kilo gelmemektedir. Hemen mahkemeye koşar, çiftçiyi şikâyet eder. Hâkimin karşısında çiftçi sakindir. "Ben köylüyüm, tartıdan anlamam" der. "Her gün fırıncıdan bir kilo ekmek alırım. O ekmeği terazinin küfesine koyar, tereyağını onunla tartarım. Eğer tereyağı eksikse, suç benim değil; ekmeği eksik yapan fırıncınındır."
Hikâye burada biter ama aslında tam da burada başlar. Çünkü bu hikâye tereyağıyla ilgili değildir. Bu hikâye, aldatmanın normalleştiği bir dünyada kimsenin masum kalamayacağı gerçeğiyle ilgilidir. Bu hikâye, bugünün insanını anlatır.
Bugün herkes adalet ister. Herkes haklı olmak ister. Herkes kandırıldığını söyler. Ama kimse aldatıyor olabileceğini düşünmez. Çünkü insan, başkasının terazisini kontrol etmeye bayılır; kendi terazisine ise bakmaya cesaret edemez. Eksik tartıyı hep karşısında görür, kendisinde asla.
Günümüz insanı da fırıncı gibidir. İşini eksik yapar ama tam karşılık bekler. Sözünü tutmaz ama sadakat ister. Yanlış bilgi verir ama doğru muamele talep eder. Hakkı gözetmez ama hak arar. Kendine gelince "şartlar", başkasına gelince "ahlak" der.
Bugün kurumlar böyledir. Çalışanına hakkını vermez ama performans ister. Vatandaşına yük bindirir ama sabır talep eder. Şeffaf olmaz ama hesap sorar. Bugün siyaset böyledir. Sözü verip unutur, sonra halktan vefa bekler. Bugün medya böyledir. Eksik yazar, eğip büker, işine geleni görür; sonra güven niye kalmadı diye şaşırır.
Ve herkes bir gün tartar.
Bir gün ölçer.
Bir gün fark eder.
İşte o gün kıyamet kopar.
Ama kimse dönüp de şunu sormaz: "Ben bugüne kadar neyi eksik verdim?"
İnsan aldatırken kendini çok iyi ikna eder. "Zaten herkes böyle." "Bu devirde başka türlü olmaz." "Ben yapmazsam başkası yapacak." Küçük hileler büyür, alışkanlık olur, normalleşir. Sonra bir gün biri çıkar ve eksikliği gösterir. İşte o zaman herkes bağırır: "Haksızlık var!"
Oysa haksızlık bir günde ortaya çıkmaz. Haksızlık, her gün biraz eksilterek büyür.
Fırıncı da yıllarca eksik ekmek vermişti. Ama bunu fark etmiyordu. Çünkü ona göre bu bir hile değil, düzenin parçasıydı. Ta ki kendi terazisinde tartılana kadar… Ta ki tereyağı eksik gelene kadar…
İnsanlar başkalarını kandırdığını sanır ama en çok kendini kandırır. Kendine yalan söyleyen biri, başkasına doğruluk satamaz. Vicdanını susturan biri, adaletten söz edemez. Kendi terazisini bozan biri, başkasının terazisine güvenemez.
Bugün toplum olarak yaşadığımız şey tam da budur. Herkes adalet istiyor ama kimse adil olmak istemiyor. Herkes dürüstlük bekliyor ama kimse dürüstlüğün bedelini ödemek istemiyor. Herkes mağdur ama herkesin elinde başkasının canını acıtmış bir terazinin izi var.
Hayat ise acımasız ama adildir. Kimseyle pazarlık yapmaz. Ne ile tartarsan, onunla tartar. Ne verirsen, onu alırsın. Bugün eksik verdiğin her şey, yarın karşına eksik olarak çıkar. Bugün küçücük gördüğün hileler, yarın koca bir adaletsizlik olarak önüne konur.
Bu yüzden kimse kendi ekmeğini tartmadan şikâyet etmemeli. Kimse kendi payına düşeni sorgulamadan başkasını suçlamamalı. Çünkü hayatın mahkemesi vardır ama hâkimi sessizdir. Kararını bağırarak değil, zamanla verir. Ve o karara itiraz edemezsin.
Fırıncı mahkemeye gitti ama aslında kendi vicdanının önüne çıktı. Çiftçi beraat etti ama asıl beraat eden, gerçeğin kendisiydi. Çünkü bu hikâye bize çok net bir şey söylüyor: Aldatan, bir gün mutlaka aldanır. Eksik tartan, eksik tartılır. Hileyi alışkanlık hâline getiren, adaleti kaybeder.
Bugün en büyük devrim; başkasını değil, önce kendini doğru tartabilmektir. Çünkü terazinin küfesinde vicdan yoksa, kimse masum değildir.









