Aç insan'a gerekçe sunamazsınız. Çünkü açlık, hiçbir ideolojik söylemi, hiçbir siyasi mazereti, hiçbir istatistik oyununun arkasına saklanamayacak kadar çıplak ve acı bir gerçektir. Karnı aç olan insana sabırdan, fedakârlıktan, gelecek hayallerinden söz edemezsiniz. Açlık, insanın kulağını kapatır; vicdanı değil, hayatta kalma içgüdüsünü konuşturur.
Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik tablo, ne yazık ki tam da bu noktaya doğru hızla sürüklenmektedir. Uzun yıllar boyunca "yoksulluk sınırı" kavramı üzerinden tartışmalar yürütülürdü. Şimdi ise çok daha vahim bir eşikteyiz: Açlık sınırı. Artık mesele, insanca yaşamak değil; hayatta kalabilmektir.
Türkiye ekonomisi bugün hiç de iç açıcı değildir. Resmî rakamlar ne söylerse söylesin, pazara çıkan vatandaşın filesi gerçeği haykırmaktadır. Etiketler her gün değişiyor, ama maaşlar yerinde sayıyor. Hatta çoğu zaman geriye gidiyor. Çünkü enflasyon yalnızca fiyatları artırmıyor; emeğin değerini de sessizce eritiyor.
Asgari ücret, kelimenin tam anlamıyla trajikomik bir hâl almıştır. Bir ülkede asgari ücret, çalışanı ayakta tutan en temel güvence olmalıdır. Oysa bugün Türkiye'de asgari ücret, tek başına bir ev kirasını dahi karşılayamaz duruma gelmiştir. Büyükşehirleri geçtik, Anadolu'nun birçok ilçesinde bile kiralar asgari ücretin yarısını aşmaktadır. Geriye kalanla ne yapılması bekleniyor? Elektrik mi ödensin, doğal gaz mı, mutfak masrafı mı, çocuğun okul gideri mi?
Bu tablo karşısında hâlâ "sabır" çağrısı yapmak, en hafif tabirle vicdansızlıktır. Çünkü sabır, tok olanın aç olana öğüt verebileceği bir erdem değildir. Sabır, adaletle birlikte anlamlıdır. Adalet yoksa, sabır bir zulüm aracına dönüşür.
Eskiden yoksulluk sınırı konuşulurdu dedik. Yoksulluk sınırı, en azından bir umudu barındırırdı. Bugün ise açlık sınırı, umudun dahi tükendiği noktayı işaret ediyor. İnsanlar artık tasarruf etmiyor; hayatlarından kısmaya çalışıyorlar. Et almıyorlar, meyveyi tane ile alıyorlar, çocuklarının beslenme çantasını doldururken iki kere düşünüyorlar. Bu, sadece ekonomik bir kriz değildir; bu, toplumsal bir çöküştür.
Altın durmaksızın yükseliyor. Dövizin ateşi bir türlü sönmüyor. Her yükseliş, piyasada yeni bir zam dalgası olarak geri dönüyor. "Kur bizi etkilemez" denilen her açıklama, birkaç hafta içinde raflardaki yeni etiketlerle yalanlanıyor. Vatandaş artık rakamlara değil, cebindeki bozuk paraya bakarak ekonomiyi ölçüyor.
Ve o ölçümün sonucu nettir: Türkiye ekonomisi acınacak bir durumdadır. Bu cümle bir muhalefet sloganı değil, bir sokak gerçeğidir. Pazarda, markette, fırında, eczanede her gün yeniden yazılan bir rapordur. Bu raporu yazanlar ekonomistler değil; emekliler, asgari ücretliler, işsizler, borçla yaşayan ailelerdir.
Bir de işin emekli boyutu var ki, başlı başına bir vicdan sınavıdır. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, bu ülkenin çarklarını döndürmüş insanlar bugün temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelmiştir. Emekli maaşı, çoğu zaman ilaç masrafına dahi yetmemektedir. Emekliye reva görülen bu hayat, aslında hepimize verilen bir mesajdır: "Çalışsan da, ömrünü versen de, sonunda bu kader seni bekliyor."
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Bu ekonomik düzen kimin için çalışıyor? Çünkü belli ki dar gelirli için, emekli için, asgari ücretli için çalışmıyor. Büyüme rakamları açıklanıyor, rekorlardan söz ediliyor. Ama o rekorlar mutfağa uğramıyor. O büyüme sofraya oturmuyor. Çünkü adil paylaşılmayan büyüme, halk için sadece istatistikten ibarettir.
Bir ülkede ekonomi, yalnızca grafiklerle anlatılıyorsa; o ülkede ya gerçeklerden kaçılıyordur ya da halkın sesi duyulmuyordur. Oysa ekonomi, en sade hâliyle şudur: İnsanlar geçinebiliyor mu? Çocuklar sağlıklı beslenebiliyor mu? Gençler geleceğe umutla bakabiliyor mu? Bugün bu soruların cevabı maalesef olumsuzdur.
Açlık sınırında yaşayan bir toplumdan huzur bekleyemezsiniz. Aç insanın öfkesi sessizdir ama biriktirir. Görmezden gelinen her fatura, ertelenen her ihtiyaç, bastırılan her çığlık bir gün mutlaka toplumsal bir kırılmaya dönüşür. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bu yüzden mesele sadece ekonomi değildir; mesele adalet, liyakat ve vicdandır. Kamu kaynaklarının nasıl harcandığı, kimlerin korunduğu, kimlerin görmezden gelindiği meselesidir. Tasarruf çağrıları yapılırken, bu çağrıların kime yapıldığı da önemlidir. Eğer tasarruf hep aynı kesimden bekleniyorsa, orada adaletten söz edilemez.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, pembe tablolar değil; acı gerçeklerle yüzleşmektir. Açlık sınırını konuşan bir ülke, kendine gelmek zorundadır. Çünkü aç insan'a gerekçe sunamazsınız.
Vah vah ülkem vah… Bu bir ağıt değil, bir uyarıdır. Duymak isteyenler için hâlâ zaman vardır. Ama duymayanlar bilmelidir ki, açlığın sabrı yoktur.
Kalın Sağlıcakla…









