Yapay zekâyı bugün ekranlarda, algoritmalarda ve veri merkezlerinde arıyoruz. Oysa insanlık, "yapay zekâ" ile ilk kez bilgisayar çağında değil, yazının icadıyla karşılaştı. Yazı, insan zihninin ilk dışsallaştırılmış hâlidir: hafızanın, muhakemenin ve düzenleme yetisinin bir araca devredilmesi.
Yazıyla birlikte insan artık bilgiyi hatırlamak zorunda değildi; ona bakabiliyordu. Bu yalnızca pratik bir kolaylık değil, köklü bir bilişsel devrimdi. Sümer tabletleri, muhasebe kayıtları, yasalar ve envanterler, zihinsel süreçlerin kil, taş ve papirüs üzerine kodlanmış hâlleriydi. Yazı, düşünen insanın yanına düşünen bir sistem ekledi. Bu yönüyle yazı, insanlığın ilk "akıllı teknolojisi"ydi.
Marshall McLuhan, Gutenberg Galaksisi'nde yazının insan bilincini nasıl dönüştürdüğünü anlatır. Yazı öncesi sözlü kültürde bilgi, hatırlama ve aktarma yoluyla canlı tutulurken; yazıyla birlikte dışsallaştı, nesnel bir form kazandı ve soyut düşüncenin önü açıldı. Walter J. Ong'un Sözlü ve Yazılı Kültür'de vurguladığı gibi, yazı düşünceyi görselleştirdi, analitik ve ardışık bir yapıya kavuşturdu. Bugün yapay zekânın veriyi işleme ve modelleme mantığı tam da bu zihinsel dönüşümün mirasıdır.
Platon'un Phaidros diyaloğunda yazıya yönelttiği itiraz bu yüzden hâlâ günceldir. Sokrates, Mısır tanrısı Thamus'un ağzından, yazının hafızayı güçlendirmek yerine zayıflattığını; insanlara "hatırlama" değil "hatırlatma" sunduğunu söyler. Yazılı metin, yazarı yanında olmadığında yanlış yorumlanmaya ve kendini savunamamaya mahkûmdur. Bugün büyük dil modellerinin yanlış bilgi üretmesi, bağlamdan kopuk cevaplar vermesi ya da karar süreçlerinin opaklaşması etrafında dönen tartışmalar, iki bin yıllık bu kaygının güncel versiyonudur.
Modern çağda matbaa, bu ilk yapay zekânın seri üretim bandı oldu. Elizabeth L. Eisenstein'in Matbaanın Yükselişi adlı kapsamlı çalışmasının gösterdiği gibi, matbaa bilgiyi standartlaştırdı, çoğalttı, hata oranlarını düşürdü ve metinler arası karşılaştırmayı mümkün kıldı. Bilimsel devrim ve modern bürokrasi bu zeminde yükseldi. Bugün Google'ın web'i indekslemesi ya da yapay zekânın milyonlarca metni taraması, matbaanın başlattığı bilgiyi merkezileştirme ve sistematize etme sürecinin dijital devamından başka bir şey değil.
Bugün yaşadığımız şey köklü bir kopuş değil, bir biçim değişikliğidir. Algoritmalar, yazının dijital torunlarıdır; kod, çağımızın alfabesidir. Fark şurada: Yazı pasifti, çağrıldığında cevap verirdi. Yapay zekâ ise aktiftir; veri toplar, karşılaştırır, tahmin üretir, öneride bulunur. Stuart Russell'ın İnsan Uyumlu Yapay Zekâ'da belirttiği gibi, bu sistemler aslında insan zihninin en temel süreçlerinden biri olan tümevarımı otomatikleştirmeye çalışır. Binlerce görüntüden "köpek" kavramını çıkaran bir algoritma, bir çocuğun dünyayı öğrenme biçiminin teknik bir taklidini yapar. Yani yapılan şey hâlâ aynıdır: Zihnin bazı işlevlerini dışarıya taşımak.
Bu nedenle asıl soru "yapay zekâ insanı ele geçirecek mi?" değildir. Asıl soru şudur: İnsan, düşünme yetisini hangi sınırlar içinde devredecek? Yazı insanı ortadan kaldırmadı; ama onu dönüştürdü. Hafıza başka bir biçim aldı, hukuk ve bilim mümkün oldu. Yapay zekâ da yok etmeyecek; dönüştürecek. Tıpkı yazının yaptığı gibi.
Yapay zekâ yeni değil. Yeni olan, onun hızı, ölçeği ve karar süreçlerine bu denli yaklaşmış olması. İlk yapay zekâ yazıydı; bugün yalnızca form değiştirdi. Değişmeyen ise insanın kendi zihnini bir araçta görme ve ona güvenme arzusudur. Platon'dan bugüne süren bu diyalog, teknolojinin ne olduğundan çok, onunla nasıl bir insan olmayı seçeceğimizle ilgilidir. Yazı bize kendimizi okumayı öğretti. Şimdi mesele, yarattığımız bu yeni "zekânın" sayfalarını bilgelikle yazabilmektir.









