ANALİZ - Netanyahu'nun Washington trafiği nasıl okunmalı?
- Trump ve Netanyahu'nun 28 Temmuz'daki görüşmesini önceki temaslardan ayıran temel husus, ziyaretin Türkiye-ABD ilişkilerinde belirgin bir iyileşmenin yaşandığı döneme denk gelmesidir
Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Dr. Öğr. Üyesi Selim Han Yeniacun, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 28 Temmuz'da ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaretin ne ifade ettiğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Donald Trump'ın ikinci başkanlık döneminin başlamasıyla Amerikan yönetimiyle ilişkilerini mümkün olan en üst düzeyde tutmaya çalıştı. Netanyahu'nun 4 Şubat, 7 Nisan, 7-9 Temmuz ve 29 Eylül 2025 tarihlerinde Beyaz Saray'a, 29 Aralık 2025'te Mar-a-Lago'ya, 11 Şubat ve 28 Temmuz 2026 tarihlerinde yeniden Washington'a gerçekleştirdiği ziyaretler, sıradan bir diplomatik trafik olmanın ötesinde anlam taşıyor. Bu temaslar, Gazze'de ortaya çıkan büyük insani yıkımın, İran'la yaşanan savaşın ve Doğu Akdeniz'den Suriye'ye uzanan bölgesel rekabetin ABD-İsrail ilişkilerini hangi ölçüde dönüştürdüğünü gösteriyor.
Yapılan ziyaretlerin her biri ise farklı bir bölgesel kırılmaya karşılık geliyor. Şubat 2025'te Trump, Filistinlilerin başka ülkelere yerleştirilmesini öngören ve Gazze'yi "Orta Doğu'nun Rivierası"na dönüştüreceğini iddia ettiği planını açıkladı. Nisan 2025 görüşmesinde Netanyahu, İran'a yönelik askeri müdahale için Amerikan desteğini sağlamaya çalışırken Trump, Tahran'la doğrudan müzakerelere başlanacağını ilan etti. Temmuz 2025 temaslarında Gazze'de ateşkes, İsrailli esirlerin serbest bırakılması ve Haziran 2025'teki 12 günlük İran Savaşı'nın sonuçları ele alındı. Eylül görüşmesi, Trump'ın 20 maddelik Gazze planına, aralık buluşması ise Hamas'ın silahsızlandırılmasına, İran'ın yeniden hedef alınması ihtimaline ve Gazze'de Türkiye'nin üstlenebileceği role odaklandı. Şubat 2026'da Netanyahu'nun bütün itirazlarına rağmen Trump, İran'la diplomasi seçeneğinin sürdürülmesinde ısrarcı oldu. Bu kronoloji, İsrail'in Amerikan güvenlik desteğini koruduğunu, buna karşılık Netanyahu'nun, Washington'ın bölgesel gündemini tek başına belirleyebilme kapasitesinin zayıfladığını ortaya koydu.
Sahnede İran gündemi, perde arkasında Türkiye'nin etkisi
Son iki sene içerisinde ABD'de gerçekleşen 7'nci görüşme olan 28 Temmuz görüşmesini önceki temaslardan ayıran temel husus ise ziyaretin Türkiye-ABD ilişkilerinde belirgin bir iyileşmenin yaşandığı döneme denk gelmiş olmasıdır. Bu görüşmenin siyasi zemini, 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi'nde hazırlanmıştır. Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la güçlü bir siyasi iletişime sahip olduğunu açık biçimde ifade etmiş, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin hiç olmadığı kadar iyi bir noktaya ulaştığını belirtmiş ve Ankara'daki zirveye esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyduğu saygı nedeniyle katıldığını söylemiştir. Bununla birlikte CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönündeki iradesini açıklamış ve Türkiye'nin F-35 programına yeniden dahil edilmesini değerlendirdiğini duyurmuştur. Trump'ın Türkiye'yi bazı geleneksel Amerikan müttefiklerinden "çok daha iyi bir dost" olarak tanımlaması ise İsrail yönetiminde ciddi rahatsızlık oluşturmuştur.
Bu noktada Türkiye'nin Washington nezdinde kazandığı ağırlığın yalnızca Trump ile Erdoğan arasındaki kişisel ilişkiye indirgenmemesi gerekiyor. Türkiye, Rusya ve Ukrayna'yla aynı anda görüşebilen, savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik girişimlere ev sahipliği yapabilen, Suriye'nin yeni siyasi düzeni üzerinde etkili olan, Gazze müzakerelerinde arabuluculuk kapasitesi taşıyan ve İran krizinde bölgesel gerilimin sınırlandırılması için çaba gösteren başlıca aktörlerden biri haline gelmiştir. NATO'nun ikinci büyük ordusuna, gelişen savunma sanayisine, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan stratejik bir konuma ve Orta Doğu'daki hemen bütün kriz alanlarına erişim sağlayabilen diplomatik kanallara sahip olması, Türkiye'yi ABD bakımından vazgeçilmesi mümkün olmayan bir ortak konumuna taşımıştır.
Ekonomik ilişkiler de bu stratejik yakınlaşmayı desteklemiştir. ABD ile Türkiye arasındaki mal ticareti 2025'te 36,8 milyar dolara ulaşmış, ABD'nin Türkiye'ye ihracatı bir önceki yıla göre yüzde 32,7 oranında artmıştır. Dolayısıyla Washington'ın Ankara'ya yönelik yaklaşımı yalnızca güvenlik politikası üzerinden değil savunma sanayisi, enerji, havacılık, ticaret ve bölgesel bağlantısallık üzerinden de yeniden şekillenmiştir.
Netanyahu hükümeti ise Türkiye'nin artan bölgesel etkisini İsrail iç siyasetinde bir tehdit söylemine dönüştürmeye çalışmıştır. Netanyahu, Amerikan televizyonlarına verdiği mülakatlarda Türkiye'ye F-35 teslim edilmesinin İsrail'in hava üstünlüğünü ve Orta Doğu'daki güç dengesini bozacağını ileri sürmüştür. İsrail basınının önemli bir bölümü bu söylemi desteklemiş, Türkiye'nin askeri kapasitesini, Suriye'deki etkisini ve Hamas ile yürüttüğü temasları İsrail açısından güvenlik tehdidi olarak sunmuştur. Buna karşılık Haaretz gibi yayınlarda Netanyahu'nun Türkiye'yi yaklaşan seçimler öncesinde yeni bir dış düşman olarak konumlandırdığı ve Türkiye karşıtı söylemin iç politik amaçlarla kullanıldığı yönünde değerlendirmeler yayımlanmıştır. Israel Hayom'da yer alan bazı yorumlarda ise Netanyahu'nun tüm çabalarına rağmen Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı "dost ve müttefik" olarak görmeye devam ettiği açıkça ifade edilmiştir.
Görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkarmak istemiyorlar
Nitekim 28 Temmuz'daki görüşmenin basına kapalı gerçekleştirilmesi ve toplantı sonrasında ortak basın toplantısı düzenlenmemesi de taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının kamuoyu önünde görünür hale gelmesinin istenmediğine işaret etmiştir. Yaklaşık 90 dakika süren görüşmenin merkezinde İran yer almıştır. Tahran ile diplomatik bir anlaşmaya ulaşılması, ekonomik ve askeri baskının artırılması veya kapsamlı yeni saldırıların başlatılması olmak üzere 3 temel seçenek değerlendirilmiştir. Netanyahu, askeri seçeneği ön plana çıkarmaya çalışırken Trump, İran Savaşı'nın enerji fiyatları, Hürmüz Boğazı, Amerikan askeri kapasitesi ve yaklaşan ara seçimler üzerindeki maliyetine odaklanmıştır. Trump'ın görüşme öncesinde İsrail'den sızdırılan istihbarat bilgilerine tepki göstermesi ve Netanyahu'nun kendisini İran Savaşı'nın içerisinde tutmaya çalıştığını söylemesi, iki lider arasındaki güven sorununun ulaştığı boyutu göstermiştir.
Türkiye meselesi ise görüşmede F-35'ler ve Suriye üzerinden gündeme getirilmiştir. Netanyahu, Trump'a bir harita sunarak Türkiye'nin Suriye'nin yaklaşık yüzde 5'inde, İsrail'in ise yalnızca yüzde 0,1'inde askeri varlık bulundurduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte bu kıyaslama, iki ülkenin Suriye'deki konumları arasındaki temel hukuki ve siyasi farklılığı görmezden gelmiştir. Türkiye'nin askeri varlığı, Suriye yönetimiyle yürütülen işbirliği içerisinde güvenlik koordinasyonu ve sınır güvenliği ihtiyaçlarına dayanırken İsrail'in bölgedeki askeri mevcudiyeti işgal niteliği taşımaktadır.
Netanyahu'nun Türkiye'yi "Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmaya çalışmakla" suçlaması ise somut güvenlik analizinden ziyade Türkiye'nin bölgesel etkisini ideolojik bir tehdit çerçevesine yerleştirme çabasının ürünüdür.
İsrail'e destek günden güne azalıyor
Netanyahu'nun Washington ziyaretinden sonra ortaya çıkan tablo, ABD-İsrail ittifakının sona erdiği anlamına gelmiyor. İsrail, Amerikan dış politikasında önemli bir güvenlik ortağı olmayı sürdürüyor ancak bu ortaklık, Netanyahu'ya Türkiye üzerinde sınırsız bir veto yetkisi vermiyor. ABD'deki İsrail yanlısı lobi kuruluşları, Evanjelik çevreler ve İsrail'e yakın Kongre üyeleri hala etkili ancak bu çevrelerin Trump yönetiminin Türkiye'ye yönelik stratejik yaklaşımını değiştiremediği görülüyor. Gazze'de yaşanan soykırım, İran Savaşı'nın maliyeti ve Netanyahu'nun Amerikan iç siyasetini giderek daha fazla Cumhuriyetçi Parti ekseninde okumasının, İsrail'e yönelik geleneksel iki partili desteği zayıflattığı görülüyor. Haziran 2026'da gerçekleştirilen araştırmada Amerikalı seçmenlerin yüzde 48'inin Washington'ın İsrail'e gereğinden fazla destek verdiğini belirtmesi, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri. Sonuç olarak, 28 Temmuz görüşmesinde Netanyahu, Trump üzerindeki etkisini yeniden tahkim ettiğini söylemek güç olmakla birlikte İsrail'in halen ABD açısından bir güvenlik aktörü konumunu koruduğunu da söylemek mümkün.
[Dr. Selim Han Yeniacun, Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi ve New York University- Taub Center for Israel Studies Misafir Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
***
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Donald Trump'ın ikinci başkanlık döneminin başlamasıyla Amerikan yönetimiyle ilişkilerini mümkün olan en üst düzeyde tutmaya çalıştı. Netanyahu'nun 4 Şubat, 7 Nisan, 7-9 Temmuz ve 29 Eylül 2025 tarihlerinde Beyaz Saray'a, 29 Aralık 2025'te Mar-a-Lago'ya, 11 Şubat ve 28 Temmuz 2026 tarihlerinde yeniden Washington'a gerçekleştirdiği ziyaretler, sıradan bir diplomatik trafik olmanın ötesinde anlam taşıyor. Bu temaslar, Gazze'de ortaya çıkan büyük insani yıkımın, İran'la yaşanan savaşın ve Doğu Akdeniz'den Suriye'ye uzanan bölgesel rekabetin ABD-İsrail ilişkilerini hangi ölçüde dönüştürdüğünü gösteriyor.
Yapılan ziyaretlerin her biri ise farklı bir bölgesel kırılmaya karşılık geliyor. Şubat 2025'te Trump, Filistinlilerin başka ülkelere yerleştirilmesini öngören ve Gazze'yi "Orta Doğu'nun Rivierası"na dönüştüreceğini iddia ettiği planını açıkladı. Nisan 2025 görüşmesinde Netanyahu, İran'a yönelik askeri müdahale için Amerikan desteğini sağlamaya çalışırken Trump, Tahran'la doğrudan müzakerelere başlanacağını ilan etti. Temmuz 2025 temaslarında Gazze'de ateşkes, İsrailli esirlerin serbest bırakılması ve Haziran 2025'teki 12 günlük İran Savaşı'nın sonuçları ele alındı. Eylül görüşmesi, Trump'ın 20 maddelik Gazze planına, aralık buluşması ise Hamas'ın silahsızlandırılmasına, İran'ın yeniden hedef alınması ihtimaline ve Gazze'de Türkiye'nin üstlenebileceği role odaklandı. Şubat 2026'da Netanyahu'nun bütün itirazlarına rağmen Trump, İran'la diplomasi seçeneğinin sürdürülmesinde ısrarcı oldu. Bu kronoloji, İsrail'in Amerikan güvenlik desteğini koruduğunu, buna karşılık Netanyahu'nun, Washington'ın bölgesel gündemini tek başına belirleyebilme kapasitesinin zayıfladığını ortaya koydu.
Sahnede İran gündemi, perde arkasında Türkiye'nin etkisi
Son iki sene içerisinde ABD'de gerçekleşen 7'nci görüşme olan 28 Temmuz görüşmesini önceki temaslardan ayıran temel husus ise ziyaretin Türkiye-ABD ilişkilerinde belirgin bir iyileşmenin yaşandığı döneme denk gelmiş olmasıdır. Bu görüşmenin siyasi zemini, 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi'nde hazırlanmıştır. Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la güçlü bir siyasi iletişime sahip olduğunu açık biçimde ifade etmiş, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin hiç olmadığı kadar iyi bir noktaya ulaştığını belirtmiş ve Ankara'daki zirveye esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyduğu saygı nedeniyle katıldığını söylemiştir. Bununla birlikte CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönündeki iradesini açıklamış ve Türkiye'nin F-35 programına yeniden dahil edilmesini değerlendirdiğini duyurmuştur. Trump'ın Türkiye'yi bazı geleneksel Amerikan müttefiklerinden "çok daha iyi bir dost" olarak tanımlaması ise İsrail yönetiminde ciddi rahatsızlık oluşturmuştur.
Bu noktada Türkiye'nin Washington nezdinde kazandığı ağırlığın yalnızca Trump ile Erdoğan arasındaki kişisel ilişkiye indirgenmemesi gerekiyor. Türkiye, Rusya ve Ukrayna'yla aynı anda görüşebilen, savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik girişimlere ev sahipliği yapabilen, Suriye'nin yeni siyasi düzeni üzerinde etkili olan, Gazze müzakerelerinde arabuluculuk kapasitesi taşıyan ve İran krizinde bölgesel gerilimin sınırlandırılması için çaba gösteren başlıca aktörlerden biri haline gelmiştir. NATO'nun ikinci büyük ordusuna, gelişen savunma sanayisine, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan stratejik bir konuma ve Orta Doğu'daki hemen bütün kriz alanlarına erişim sağlayabilen diplomatik kanallara sahip olması, Türkiye'yi ABD bakımından vazgeçilmesi mümkün olmayan bir ortak konumuna taşımıştır.
Ekonomik ilişkiler de bu stratejik yakınlaşmayı desteklemiştir. ABD ile Türkiye arasındaki mal ticareti 2025'te 36,8 milyar dolara ulaşmış, ABD'nin Türkiye'ye ihracatı bir önceki yıla göre yüzde 32,7 oranında artmıştır. Dolayısıyla Washington'ın Ankara'ya yönelik yaklaşımı yalnızca güvenlik politikası üzerinden değil savunma sanayisi, enerji, havacılık, ticaret ve bölgesel bağlantısallık üzerinden de yeniden şekillenmiştir.
Netanyahu hükümeti ise Türkiye'nin artan bölgesel etkisini İsrail iç siyasetinde bir tehdit söylemine dönüştürmeye çalışmıştır. Netanyahu, Amerikan televizyonlarına verdiği mülakatlarda Türkiye'ye F-35 teslim edilmesinin İsrail'in hava üstünlüğünü ve Orta Doğu'daki güç dengesini bozacağını ileri sürmüştür. İsrail basınının önemli bir bölümü bu söylemi desteklemiş, Türkiye'nin askeri kapasitesini, Suriye'deki etkisini ve Hamas ile yürüttüğü temasları İsrail açısından güvenlik tehdidi olarak sunmuştur. Buna karşılık Haaretz gibi yayınlarda Netanyahu'nun Türkiye'yi yaklaşan seçimler öncesinde yeni bir dış düşman olarak konumlandırdığı ve Türkiye karşıtı söylemin iç politik amaçlarla kullanıldığı yönünde değerlendirmeler yayımlanmıştır. Israel Hayom'da yer alan bazı yorumlarda ise Netanyahu'nun tüm çabalarına rağmen Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı "dost ve müttefik" olarak görmeye devam ettiği açıkça ifade edilmiştir.
Görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkarmak istemiyorlar
Nitekim 28 Temmuz'daki görüşmenin basına kapalı gerçekleştirilmesi ve toplantı sonrasında ortak basın toplantısı düzenlenmemesi de taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının kamuoyu önünde görünür hale gelmesinin istenmediğine işaret etmiştir. Yaklaşık 90 dakika süren görüşmenin merkezinde İran yer almıştır. Tahran ile diplomatik bir anlaşmaya ulaşılması, ekonomik ve askeri baskının artırılması veya kapsamlı yeni saldırıların başlatılması olmak üzere 3 temel seçenek değerlendirilmiştir. Netanyahu, askeri seçeneği ön plana çıkarmaya çalışırken Trump, İran Savaşı'nın enerji fiyatları, Hürmüz Boğazı, Amerikan askeri kapasitesi ve yaklaşan ara seçimler üzerindeki maliyetine odaklanmıştır. Trump'ın görüşme öncesinde İsrail'den sızdırılan istihbarat bilgilerine tepki göstermesi ve Netanyahu'nun kendisini İran Savaşı'nın içerisinde tutmaya çalıştığını söylemesi, iki lider arasındaki güven sorununun ulaştığı boyutu göstermiştir.
Türkiye meselesi ise görüşmede F-35'ler ve Suriye üzerinden gündeme getirilmiştir. Netanyahu, Trump'a bir harita sunarak Türkiye'nin Suriye'nin yaklaşık yüzde 5'inde, İsrail'in ise yalnızca yüzde 0,1'inde askeri varlık bulundurduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte bu kıyaslama, iki ülkenin Suriye'deki konumları arasındaki temel hukuki ve siyasi farklılığı görmezden gelmiştir. Türkiye'nin askeri varlığı, Suriye yönetimiyle yürütülen işbirliği içerisinde güvenlik koordinasyonu ve sınır güvenliği ihtiyaçlarına dayanırken İsrail'in bölgedeki askeri mevcudiyeti işgal niteliği taşımaktadır.
Netanyahu'nun Türkiye'yi "Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmaya çalışmakla" suçlaması ise somut güvenlik analizinden ziyade Türkiye'nin bölgesel etkisini ideolojik bir tehdit çerçevesine yerleştirme çabasının ürünüdür.
İsrail'e destek günden güne azalıyor
Netanyahu'nun Washington ziyaretinden sonra ortaya çıkan tablo, ABD-İsrail ittifakının sona erdiği anlamına gelmiyor. İsrail, Amerikan dış politikasında önemli bir güvenlik ortağı olmayı sürdürüyor ancak bu ortaklık, Netanyahu'ya Türkiye üzerinde sınırsız bir veto yetkisi vermiyor. ABD'deki İsrail yanlısı lobi kuruluşları, Evanjelik çevreler ve İsrail'e yakın Kongre üyeleri hala etkili ancak bu çevrelerin Trump yönetiminin Türkiye'ye yönelik stratejik yaklaşımını değiştiremediği görülüyor. Gazze'de yaşanan soykırım, İran Savaşı'nın maliyeti ve Netanyahu'nun Amerikan iç siyasetini giderek daha fazla Cumhuriyetçi Parti ekseninde okumasının, İsrail'e yönelik geleneksel iki partili desteği zayıflattığı görülüyor. Haziran 2026'da gerçekleştirilen araştırmada Amerikalı seçmenlerin yüzde 48'inin Washington'ın İsrail'e gereğinden fazla destek verdiğini belirtmesi, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri. Sonuç olarak, 28 Temmuz görüşmesinde Netanyahu, Trump üzerindeki etkisini yeniden tahkim ettiğini söylemek güç olmakla birlikte İsrail'in halen ABD açısından bir güvenlik aktörü konumunu koruduğunu da söylemek mümkün.
[Dr. Selim Han Yeniacun, Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi ve New York University- Taub Center for Israel Studies Misafir Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: AA / Güncel
Amerika Birleşik Devletleri, Donald Trump, Dış Politika, Washington, Orta Doğu, Türkiye, İsrail, Güncel, Amerika Birleşik Devletleri, Donald Trump, Türkiye, Benjamin Netanyahu, Washington, İsrail, Orta Doğu, Dış Politika, Güncel, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA