Fransa'nın Güney Kıbrıs stratejisi: Stratejik daralma mı, güç gösterisi mi?
Fransa'nın Güney Kıbrıs'taki askeri varlığı, Afrika ve Levant'taki güç kaybının ardından Doğu Akdeniz'de stratejik bir sığınak arayışını yansıtıyor. Uzman, bu tahkimatın Türkiye'yi dışlayan bir modelden çok, kapsayıcı işbirliğine yönelmesi gerektiğini vurguluyor.
Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Şahin, Fransa'nın Güney Kıbrıs stratejisinin arka planını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Fransa'nın Güney Kıbrıs'taki askeri ve siyasi tahkimatı, yerel bir savunma tercihinden ziyade, Paris'in küresel ölçekteki stratejik geri çekilme ve yeniden konumlanma arayışının bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Geleneksel etki alanları olan Sahel ( Afrika ) ve Levant (Suriye ve Lübnan) bölgelerinde yaşanan sistematik güç erozyonu, Fransa'yı Avrupa'nın Güney Kuşağı doktrini çerçevesinde Doğu Akdeniz'i merkezi bir operasyonel üs haline getirmeye zorlamıştır. Zira Fransa'nın temel güvenlik kaygısı artık Fas'tan Lübnan'a kadar uzanan Avrupa'nın Güney Kuşağı'ndan (düzensiz göç, insan kaçakçılığı, terörizm ve iç savaşlar) gelen istikrarsızlık ve tehdittir.
Fransa güç mü kaybediyor?
Fransa, 2026 perspektifinden bakıldığında, Afrika ve Levant bölgelerinde tarihinin en sert stratejik gerilemelerini yaşamaktadır. Mali ve Burkina Faso'dan sonra Nijer'deki yönetimin Fransız birliklerini sınır dışı etmesi, Fransa'nın Sahel üzerindeki güvenlik mimarisini çökertmiştir. Aynı dönemde Suriye'de Baas rejiminin çökmesiyle oluşan yeni siyasi tabloda bu defa Fransa, tarihsel Lübnan-Suriye nüfuzunu korumakta zorlanmaya başlamıştır.
Paris, bu kayıpları dengelemek için Doğu Akdeniz'i ikinci bir savunma hattı ve lojistik projeksiyon merkezi olarak kurgulamaya yönelince, Fransa'nın deniz aşırı stratejisinde ve bölgesel güç projeksiyonunda Güney Kıbrıs'ın jeopolitik değeri artmıştır. Tespit edilebildiği kadarıyla Fransa, Ada'daki askeri varlığını (Mari Deniz Üssü ve Andreas Papandreou Hava Üssü) üç ana eksen üzerinden tahkim etmektedir. Bunlardan birincisi, Suriye'deki rejim değişikliği sonrasında ortaya çıkan kırılgan güvenlik ortamında radikal örgütlere karşı hızlı müdahale kapasitesini muhafaza etmek ve Lübnan üzerindeki tarihsel nüfuzunu Kıbrıs üzerinden sürdürmektir. İkincisi, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarının güvenliğini sağlamak, Avrupa'nın enerji ve göç hatlarını korumak ve bu çerçevede Türkiye'nin deniz yetki alanlarına ilişkin politikalarına karşı bölgesel denge oluşturma amacıdır. Üçüncüsü ise Sahel ve Kuzey Afrika'da gerileyen Fransız nüfuzunu telafi etmek, Libya başta olmak üzere bölgedeki gelişmeleri yakından takip etmek ve Afrika'ya yönelik askeri, lojistik ve istihbari faaliyetler için Güney Kıbrıs'ı ileri bir harekat ve destek merkezi olarak kullanmaktır.
Türkiye faktörü
Şurası bir gerçektir ki, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynakları, Fransa'nın enerji güvenliği ve Fransız devi Total gibi uluslararası şirketlerin karlılığı için hayatidir. Ancak bölge, "boru hattı rüyaları" ile "saha gerçekleri" arasında sıkışmıştır. Bu sıkışmışlığın en temel nedeni, Türkiye'nin ideolojik ve jeopolitik nedenlerden dolayı yalnızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Enerji denklemindeki bu tıkanıklık, Fransa'yı bölgedeki en büyük rakibi olan Türkiye ile doğrudan karşı karşıya getirmektedir. Fakat 2026 itibarıyla bölgede geleneksel boru hattı mimarisine alternatif oluşturacak pragmatik çözümler öne çıkmaktadır. Türkiye'nin "kazan-kazan" odaklı ve teknoloji transferini de içeren modeli, Fransa'nın merkeziyetçi ve sadece hammadde odaklı yaklaşımını geride bırakmaktadır.
Dolayısıyla Fransa'nın Güney Kıbrıs stratejisi, genişleyen bir etki alanının hamlesi değil, Afrika ve Orta Doğu'dan sökülen bir gücün mecbur kaldığı stratejik bir sığınak niteliğindedir. Başka bir ifadeyle Paris için Kıbrıs, Afrika ve Orta Doğu'ya açılan kapıyı tutma ve enerji masasında kalma çabasıdır. Nitekim Fransa'nın Güney Kıbrıs'taki tahkimatı, kısa vadeli bir "güç gösterisi" imajı oluştursa da veriler bu tablonun bir stratejik daralma sonucu olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Fransa, bölgedeki geleceğini ancak Türkiye'nin yeni jeopolitik gerçeklikleriyle çatışmak yerine, daha rasyonel ve çok taraflı bir işbirliği modeline geçerek koruyabilir.
Zira Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesi yalnızca enerji kaynakları veya deniz yetki alanları üzerinden değil, aynı zamanda NATO içindeki farklı stratejik yaklaşımlar üzerinden de şekillenmektedir. Fransa, Doğu Akdeniz'deki varlığını NATO yerine büyük oranda Avrupa Birliği (AB) savunma mimarisi ve ikili anlaşmalar üzerinden yürütmektedir. Fransa'nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile imzaladığı Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA), bunun en somut örneğidir. Anlaşma, Fransız ordusunun Ada'ya daimi yerleşmesine imkan tanırken, bu adım NATO dışı bir zemin olan AB Antlaşması'nın 42(7) maddesine (karşılıklı yardım şartı) dayandırılmaktadır.
Paris'in Doğu Akdeniz stratejisi
Paris'e göre Doğu Akdeniz, yalnızca Avrupa'nın yakın çevresi değil, aynı zamanda Avrupa güvenliğinin ve stratejik çıkarlarının uzandığı kritik bir jeopolitik havzadır. Fransız stratejik düşüncesinde, önümüzdeki yıllarda ABD'nin dikkatini giderek daha fazla Hint-Pasifik bölgesine ve Çin ile rekabete yönelteceği, bunun da Doğu Akdeniz'de kısmi bir güç boşluğu yaratacağı öngörülmektedir. Fransa, Avrupa'nın güneyinde Rusya, Türkiye veya Çin'in belirleyici olduğu bir bölgesel düzenin ortaya çıkmasını kendi çıkarlarıyla bağdaşmayan bir senaryo olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle Paris, oluşabilecek stratejik boşluğun Fransa öncülüğünde ve AB çatısı altında doldurulmasını savunmaktadır.
Ancak bu yaklaşım, NATO'nun kolektif güvenlik anlayışı ve transatlantik güvenlik mimarisiyle tam olarak örtüşmemektedir. Ayrıca Doğu Akdeniz'in çok aktörlü ve karmaşık jeopolitik yapısı dikkate alındığında, bölgesel dengelerin tek bir Avrupa gücünün liderliğinde şekillendirilmesi sahadaki güç dağılımı ve siyasi gerçekliklerle de tam anlamıyla uyumlu görünmemektedir. Özellikle NATO'nun güney kanadının merkezinde yer alan, İttifak'ın en büyük askeri güçlerinden birine sahip olan ve Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ile Kafkasya arasında ikamesi olmayan bir rol üstlenen Türkiye'nin bölgesel güvenlik denklemlerinin dışında tutulması gerçekçi bir yaklaşım değildir.
Türkiye'nin dışlandığı bir Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin ne sürdürülebilir ne de uygulanabilir olması mümkündür. Dahası, bu strateji Fransa'nın Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği ilişkileri bölgesel istikrarı destekleyen bir güvenlik mimarisinden ziyade Türkiye'yi dengelemeye ve çevrelemeye yönelik bir eksene dönüştürme riski taşımaktadır. Böyle bir yaklaşım ise işbirliği ve kapsayıcılık temelinde şekillenmesi gereken Doğu Akdeniz düzenini daha kırılgan hale getirebilir, NATO müttefikleri arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştirebilir ve bölgesel kutuplaşmayı artırabilir. Bu nedenle bölgesel istikrarın sağlanması, dışlayıcı güç dengeleri yerine Türkiye'nin de dahil olduğu kapsayıcı ve çok taraflı güvenlik mekanizmalarının geliştirilmesini gerektirmektedir.
Fransa, GKRY ve Yunanistan ile geliştirdiği savunma işbirlikleri aracılığıyla Avrupa merkezli bir nüfuz alanı oluşturmaya çalışırken, Türkiye NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip üyesi olarak bölgesel güvenlik denkleminde vazgeçilmez bir aktör konumunu korumaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'in birbirine bağlanması, Türkiye'nin NATO açısından stratejik değerini daha da artırmıştır. Doğu Akdeniz'deki rekabet, Fransa'nın Avrupa liderliği arayışı ile Türkiye'nin NATO içindeki merkezi konumu arasında şekillenen çok katmanlı bir güç mücadelesine dönüşmektedir.
[Prof. Dr. İsmail Şahin, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
***
Fransa'nın Güney Kıbrıs'taki askeri ve siyasi tahkimatı, yerel bir savunma tercihinden ziyade, Paris'in küresel ölçekteki stratejik geri çekilme ve yeniden konumlanma arayışının bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Geleneksel etki alanları olan Sahel ( Afrika ) ve Levant (Suriye ve Lübnan) bölgelerinde yaşanan sistematik güç erozyonu, Fransa'yı Avrupa'nın Güney Kuşağı doktrini çerçevesinde Doğu Akdeniz'i merkezi bir operasyonel üs haline getirmeye zorlamıştır. Zira Fransa'nın temel güvenlik kaygısı artık Fas'tan Lübnan'a kadar uzanan Avrupa'nın Güney Kuşağı'ndan (düzensiz göç, insan kaçakçılığı, terörizm ve iç savaşlar) gelen istikrarsızlık ve tehdittir.
Fransa güç mü kaybediyor?
Fransa, 2026 perspektifinden bakıldığında, Afrika ve Levant bölgelerinde tarihinin en sert stratejik gerilemelerini yaşamaktadır. Mali ve Burkina Faso'dan sonra Nijer'deki yönetimin Fransız birliklerini sınır dışı etmesi, Fransa'nın Sahel üzerindeki güvenlik mimarisini çökertmiştir. Aynı dönemde Suriye'de Baas rejiminin çökmesiyle oluşan yeni siyasi tabloda bu defa Fransa, tarihsel Lübnan-Suriye nüfuzunu korumakta zorlanmaya başlamıştır.
Paris, bu kayıpları dengelemek için Doğu Akdeniz'i ikinci bir savunma hattı ve lojistik projeksiyon merkezi olarak kurgulamaya yönelince, Fransa'nın deniz aşırı stratejisinde ve bölgesel güç projeksiyonunda Güney Kıbrıs'ın jeopolitik değeri artmıştır. Tespit edilebildiği kadarıyla Fransa, Ada'daki askeri varlığını (Mari Deniz Üssü ve Andreas Papandreou Hava Üssü) üç ana eksen üzerinden tahkim etmektedir. Bunlardan birincisi, Suriye'deki rejim değişikliği sonrasında ortaya çıkan kırılgan güvenlik ortamında radikal örgütlere karşı hızlı müdahale kapasitesini muhafaza etmek ve Lübnan üzerindeki tarihsel nüfuzunu Kıbrıs üzerinden sürdürmektir. İkincisi, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarının güvenliğini sağlamak, Avrupa'nın enerji ve göç hatlarını korumak ve bu çerçevede Türkiye'nin deniz yetki alanlarına ilişkin politikalarına karşı bölgesel denge oluşturma amacıdır. Üçüncüsü ise Sahel ve Kuzey Afrika'da gerileyen Fransız nüfuzunu telafi etmek, Libya başta olmak üzere bölgedeki gelişmeleri yakından takip etmek ve Afrika'ya yönelik askeri, lojistik ve istihbari faaliyetler için Güney Kıbrıs'ı ileri bir harekat ve destek merkezi olarak kullanmaktır.
Türkiye faktörü
Şurası bir gerçektir ki, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynakları, Fransa'nın enerji güvenliği ve Fransız devi Total gibi uluslararası şirketlerin karlılığı için hayatidir. Ancak bölge, "boru hattı rüyaları" ile "saha gerçekleri" arasında sıkışmıştır. Bu sıkışmışlığın en temel nedeni, Türkiye'nin ideolojik ve jeopolitik nedenlerden dolayı yalnızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Enerji denklemindeki bu tıkanıklık, Fransa'yı bölgedeki en büyük rakibi olan Türkiye ile doğrudan karşı karşıya getirmektedir. Fakat 2026 itibarıyla bölgede geleneksel boru hattı mimarisine alternatif oluşturacak pragmatik çözümler öne çıkmaktadır. Türkiye'nin "kazan-kazan" odaklı ve teknoloji transferini de içeren modeli, Fransa'nın merkeziyetçi ve sadece hammadde odaklı yaklaşımını geride bırakmaktadır.
Dolayısıyla Fransa'nın Güney Kıbrıs stratejisi, genişleyen bir etki alanının hamlesi değil, Afrika ve Orta Doğu'dan sökülen bir gücün mecbur kaldığı stratejik bir sığınak niteliğindedir. Başka bir ifadeyle Paris için Kıbrıs, Afrika ve Orta Doğu'ya açılan kapıyı tutma ve enerji masasında kalma çabasıdır. Nitekim Fransa'nın Güney Kıbrıs'taki tahkimatı, kısa vadeli bir "güç gösterisi" imajı oluştursa da veriler bu tablonun bir stratejik daralma sonucu olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Fransa, bölgedeki geleceğini ancak Türkiye'nin yeni jeopolitik gerçeklikleriyle çatışmak yerine, daha rasyonel ve çok taraflı bir işbirliği modeline geçerek koruyabilir.
Zira Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesi yalnızca enerji kaynakları veya deniz yetki alanları üzerinden değil, aynı zamanda NATO içindeki farklı stratejik yaklaşımlar üzerinden de şekillenmektedir. Fransa, Doğu Akdeniz'deki varlığını NATO yerine büyük oranda Avrupa Birliği (AB) savunma mimarisi ve ikili anlaşmalar üzerinden yürütmektedir. Fransa'nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile imzaladığı Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA), bunun en somut örneğidir. Anlaşma, Fransız ordusunun Ada'ya daimi yerleşmesine imkan tanırken, bu adım NATO dışı bir zemin olan AB Antlaşması'nın 42(7) maddesine (karşılıklı yardım şartı) dayandırılmaktadır.
Paris'in Doğu Akdeniz stratejisi
Paris'e göre Doğu Akdeniz, yalnızca Avrupa'nın yakın çevresi değil, aynı zamanda Avrupa güvenliğinin ve stratejik çıkarlarının uzandığı kritik bir jeopolitik havzadır. Fransız stratejik düşüncesinde, önümüzdeki yıllarda ABD'nin dikkatini giderek daha fazla Hint-Pasifik bölgesine ve Çin ile rekabete yönelteceği, bunun da Doğu Akdeniz'de kısmi bir güç boşluğu yaratacağı öngörülmektedir. Fransa, Avrupa'nın güneyinde Rusya, Türkiye veya Çin'in belirleyici olduğu bir bölgesel düzenin ortaya çıkmasını kendi çıkarlarıyla bağdaşmayan bir senaryo olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle Paris, oluşabilecek stratejik boşluğun Fransa öncülüğünde ve AB çatısı altında doldurulmasını savunmaktadır.
Ancak bu yaklaşım, NATO'nun kolektif güvenlik anlayışı ve transatlantik güvenlik mimarisiyle tam olarak örtüşmemektedir. Ayrıca Doğu Akdeniz'in çok aktörlü ve karmaşık jeopolitik yapısı dikkate alındığında, bölgesel dengelerin tek bir Avrupa gücünün liderliğinde şekillendirilmesi sahadaki güç dağılımı ve siyasi gerçekliklerle de tam anlamıyla uyumlu görünmemektedir. Özellikle NATO'nun güney kanadının merkezinde yer alan, İttifak'ın en büyük askeri güçlerinden birine sahip olan ve Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ile Kafkasya arasında ikamesi olmayan bir rol üstlenen Türkiye'nin bölgesel güvenlik denklemlerinin dışında tutulması gerçekçi bir yaklaşım değildir.
Türkiye'nin dışlandığı bir Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin ne sürdürülebilir ne de uygulanabilir olması mümkündür. Dahası, bu strateji Fransa'nın Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği ilişkileri bölgesel istikrarı destekleyen bir güvenlik mimarisinden ziyade Türkiye'yi dengelemeye ve çevrelemeye yönelik bir eksene dönüştürme riski taşımaktadır. Böyle bir yaklaşım ise işbirliği ve kapsayıcılık temelinde şekillenmesi gereken Doğu Akdeniz düzenini daha kırılgan hale getirebilir, NATO müttefikleri arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştirebilir ve bölgesel kutuplaşmayı artırabilir. Bu nedenle bölgesel istikrarın sağlanması, dışlayıcı güç dengeleri yerine Türkiye'nin de dahil olduğu kapsayıcı ve çok taraflı güvenlik mekanizmalarının geliştirilmesini gerektirmektedir.
Fransa, GKRY ve Yunanistan ile geliştirdiği savunma işbirlikleri aracılığıyla Avrupa merkezli bir nüfuz alanı oluşturmaya çalışırken, Türkiye NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip üyesi olarak bölgesel güvenlik denkleminde vazgeçilmez bir aktör konumunu korumaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'in birbirine bağlanması, Türkiye'nin NATO açısından stratejik değerini daha da artırmıştır. Doğu Akdeniz'deki rekabet, Fransa'nın Avrupa liderliği arayışı ile Türkiye'nin NATO içindeki merkezi konumu arasında şekillenen çok katmanlı bir güç mücadelesine dönüşmektedir.
[Prof. Dr. İsmail Şahin, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: AA / Güncel
Güney Kıbrıs, Orta Doğu, Afrika, Fransa, Güncel, Afrika, Fransa, Güney Kıbrıs, Orta Doğu, Güncel, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA