NATO'nun teknopolar dönüşümü ve Türkiye'nin bağlantılı egemenlik vizyonu
Teknopolar düzende kendi inisiyatifini erkenden inşa eden devletlerin bunun karşılığını aldığının canlı bir kanıtı olan Türkiye, ittifakı içeriden güçlendirecek yolu halihazırda tüm açıklığıyla göstermektedir.
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA araştırmacısı Prof. Dr. Erman Akıllı, NATO'nun teknopolar dünyadaki dönüşümünü ve Türkiye'nin "bağlantılı egemenlik" vizyonunu AA Analiz için kaleme aldı.
***
NATO, gücün tümenlerle, savaş başlıklarıyla ve endüstriyel üretimle ölçüldüğü bir dünyada kurulmuştu. Bu aritmetik, önce Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında Batı anlatısının askeri ve ekonomik üstünlüğünün tartışmasız görüldüğü tek kutuplu dönemde, yetmiş yıldan fazla bir süre geçerliliğini korudu. 21. yüzyıl ise bu koşulları tersine çevirdi. Önceki yazılarımda teknopolar dünya olarak kavramsallaştırdığım yeni düzende, uluslararası rekabetin belirleyici unsurları; hesaplama gücü, veri, yapay zeka modelleri ve bunlardan akan anlatılardır. Bu süreçte egemenliğin kendisi de yeniden tanımlanmaktadır. Egemenlik artık yalnızca toprak üzerindeki kontrolü ifade etmiyor; veri, algoritmalar ve altyapılar üzerinde zorlama veya taviz olmadan karar alma kapasitesine, yani bir devletin modern karar alma süreçlerinin dayandığı algoritma, veri ve hesaplama gücünü yönetebilmesi kabiliyetine karşılık geliyor.
Klasik caydırıcılık mantığı neden aşınıyor?
NATO, bu dönüşümün merkezinde yer alırken kuruluş kodları ve 21. yüzyılın gerçekleri arasındaki uyumsuzlukla yüzleşiyor. İttifak konvansiyonel askeri kapasitesini sürdürüyor, fakat mücadele bu kapasitenin gerekli ancak yetersiz kaldığı ve caydırıcılığın klasik mantığının üç noktada aşındığı bir alana kayıyor. İlk olarak saldırı yüzeyi, silahlı saldırı eşiğinin altında kalmaya devam ederken altyapısal bir nitelik kazanıyor. Kızıldeniz'deki denizaltı kablo ağları bunun en açık örneği olarak öne çıkıyor. Bu koridordan geçen fiberoptik kablolar, Avrupa ve Asya arasındaki veri kapasitesinin büyük çoğunluğunu taşıyor. Bunları kesen ya da işlevini bozan bir düşman, tek bir kurşun sıkmadan üç kıtada finansal takası, buluta dayalı ticareti ve lojistiği felç edebilir ve hasarı bir gemi çapasının ya da sismik bir faaliyetin arkasına gizleyebilir.
İkinci ve daha sessiz olan faktör ise epistemik bağımlılık. Eğer bir devletin algoritmaları, modelleri ve hesaplama gücü dışarıdan kontrol ediliyorsa, o devletin ürettiği bilgi de dışarıdan kontrol ediliyor anlamına gelir. Bu bağımlılık, herhangi bir enerji ya da donanım bağımlılığından daha sinsidir çünkü görünmez bir şekilde işler. Bir devlet kendi verisini başka bir devletin algoritması aracılığıyla yorumladığında, o veri üzerindeki egemenlik el değiştirmiş ve yabancı varsayımlar sessizce ulusal kararların içine işlenmiş demektir. Ödünç alınmış modellerle caydırıcılık inşa etmeye yeltenen bir ittifak, bertaraf etmekle yükümlü olduğu tehlikeyi kendi gözleriyle göremeyebilir.
Üçüncüsü ise kurumsal tepkinin kısmi doğasıdır. NATO, 2016 Varşova Zirvesi'nde siber uzayı operasyonel bir alan olarak tanımış ve ilk yapay zeka stratejisini 2021'de kabul ederek bu stratejiyi 2024 Washington Zirvesi'nde üretken modellerin asimetrik tehditlerine karşı test ve doğrulamaya odaklanarak revize etmiştir. Normatif bir çerçeveden operasyonel bir doktrine doğru ilerleyen bu evrim gereklidir, ancak dijital altyapının tamamına yayılan bir sorunla henüz orantılı düzeyde değildir.
Teknoloji tüketicisi tuzağı
Daha derin kırılma hattı, ittifakın iç yapısından geçmektedir. 32 müttefik teknolojik kapasitede derece değil, tür açısından ayrışmaktadır. Bazıları üretici ve standart belirleyiciyken, diğerleri başka yerlerde tasarlanmış ve yönetilen teknolojilerin yapısal tüketicileridir. Modellerdeki, bulut sistemlerindeki ve veri yönetimindeki ayrışma, yalnızca teknik sistemleri değil kolektif savunmanın dayandığı ortak durumsal farkındalığı da parçalamaktadır. Bu sebeple bu savunmanın güvenilirliği, en güçlü üyeyle değil, en kırılgan dijital bağlantıyla ölçülmektedir. Bu iç asimetri, küresel tedarik düzeninin geometrisiyle daha da keskinleşmektedir. En gelişmiş yarı iletkenler sınırlı sayıda merkezde üretilmekte ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Aralık 2025'te başlatılan Pax Silica girişimi, bu tedarik geometrisini jeopolitik bir hiyerarşiye dönüştürerek, teknolojik iş birliğini devletleri katmanlara ayıran bir filtreleme mekanizmasına çevirmektedir. On bir devlet kurucu bildirgeyi imzalamış, bir NATO müttefiki olan Türkiye ise ilk çembere dahil edilmemiştir. Dışlanan bir müttefik olarak Türkiye kabul edilmeyi beklemek yerine egemen bir kapasite inşa etmek için çalışmaya başlamıştır.
13 Haziran 2026'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan ve 2026-2030 yılları arasını kapsayan Yapay Zeka Eylem Planı, bu iradeyi dört stratejik lens ile somutlaştırmaktadır: "Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet". Planın gerçek ağırlığı ekonomik bir bilançodan okunamaz, önceki yazılarımızda dijital otonominin kilit taşı olarak ortaya koyulan ve varlık, pratik ve dayanıklılık olarak birbiriyle ilişkili üç sütuna dayanan bilişsel diplomasi çerçevesi üzerinden tam olarak okunabilir hale gelmektedir. Bu üçlü çerçeveden okunduğunda plan, kendini bir devletin bu üç sütunu aynı anda operasyonel hale getirmeye yönelik ilk sürdürülebilir girişimi olarak ortaya koymaktadır.
Varlık, bilişsel alanın kasıtlı bir işgalidir. Bir devletin anlatısının ve değerlerinin, küresel kamuoyunun şekillendiği algoritmik olarak aracılık edilen ortak alanlar üzerinden yansıtılmasıdır. Kendi dil modelini inşa edemeyen bir devlet, dijital alanda kendi cümlelerini kuramaz, başkalarının söz dizimini ve dolayısıyla dünya görüşünü ödünç alır. TÜBİTAK öncülüğünde geliştirilen egemen büyük dil modeli Bilge, bu anlamda bir mühendislik başarısından önce, bir varlık eylemidir. Türk Devletleri Teşkilatı ile ortaklık halinde Oğuz, Kıpçak ve Karluk dallarını kapsayan Büyük Türk Dili Modeli girişimi, bu varlığı epistemik girişimciliğe uzatıyor ve bu coğrafya San Francisco'da ya da Shenzhen'de tasarlanan mimarilere teslim edilmeden önce, Türk Dünyası için ortak bir bilişsel zemin inşa ediyor. Türkiye, aynı şekilde OECD, Birleşmiş Milletler ve G20'de bir norm girişimcisi olarak hareket etme niyetinin sinyallerini vermiş, kendi adına hazırlanan bir standardı kabul etmek yerine, insan merkezli bir standartta ısrar etmektedir.
Ulusal çıkarlar doğrultusunda inovasyon yapma, teknolojiyi devreye alma ve düzenlemeye yönelik günlük bir kapasiteyi ifade eden "pratik", planın üretken ayaklarıyla desteklenmektedir. Bu üretken ayaklar, 2030 yılına kadar 1 gigawatt seviyesine yaklaşacak veri merkezi kapasitesini, kamu yatırımlarının en az yüzde ikisinin yapay zekaya tahsis edilmesi taahhüdünü ve yerli girişimleri küresel çapta ölçeklendirmeyi hedefleyen Ulusal Yapay Zeka Fonu'nu içermektedir.
Son olarak "dayanıklılık", 81 ilde beş milyon vatandaşa ulaşmayı ve yüz bin uzman yetiştirmeyi hedefleyen ulusal okuryazarlık programı ile veri egemenliğini muhafaza ederek kamu verilerini kullanıma sunan Ulusal Veri Kütüphanesi aracılığıyla en temel düzeyde inşa edilmektedir. Bunlar henüz elde edilmiş kazanımlardan ziyade ortaya konulmuş hedefler olsa da çizilen istikamet oldukça nettir. Dahası, bu üç sütun basitçe yan yana dizilmekten ziyade birbirine organik bir biçimde kenetlenmektedir.
Egemenliğe giden yol
Türkiye'nin NATO için ifade ettiği çifte anlam tam olarak burada yatmaktadır. Türkiye, terörle mücadeleden Karadeniz ve Doğu Akdeniz'e kadar güney kanadına on yıllardır sunduğu katkılara artık üretici, norm belirleyici ve altyapı sağlayıcısı kimliğini de eklemektedir. Bunu yaparken bulut sistemlerine bağımlı komşularını felç edebilecek şoklara karşı bağışıklık kazanmakta ve Asya ile Avrupa arasında karasal bir dijital koridor işlevi görerek, tehdit altındaki deniz geçiş noktalarına güvenli bir alternatif sunmaktadır.
Türkiye'nin sergilediği bu örnekten ittifakın bütününe uzanan temel ilke bağlantılı egemenliktir. Yani ne otonom karar alma yetisini aşındıran mutlak bir bağımlılık ne de iş birliğinin sağladığı dayanıklılığı feda eden bir içe kapanıklık. Egemenliği, algoritmaları, veri koridorlarını ve hesaplama mimarilerini yönetme kapasitesi olarak yeniden tanımlayabilen bir ittifak kendini geleceğe taşıyabilecektir. Teknopolar düzende kendi inisiyatifini erkenden inşa eden devletlerin bunun karşılığını aldığının canlı bir kanıtı olan Türkiye, ittifakı içeriden güçlendirecek yolu halihazırda tüm açıklığıyla göstermektedir.
[Prof. Dr. Erman Akıllı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA araştırmacısıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
***
NATO, gücün tümenlerle, savaş başlıklarıyla ve endüstriyel üretimle ölçüldüğü bir dünyada kurulmuştu. Bu aritmetik, önce Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında Batı anlatısının askeri ve ekonomik üstünlüğünün tartışmasız görüldüğü tek kutuplu dönemde, yetmiş yıldan fazla bir süre geçerliliğini korudu. 21. yüzyıl ise bu koşulları tersine çevirdi. Önceki yazılarımda teknopolar dünya olarak kavramsallaştırdığım yeni düzende, uluslararası rekabetin belirleyici unsurları; hesaplama gücü, veri, yapay zeka modelleri ve bunlardan akan anlatılardır. Bu süreçte egemenliğin kendisi de yeniden tanımlanmaktadır. Egemenlik artık yalnızca toprak üzerindeki kontrolü ifade etmiyor; veri, algoritmalar ve altyapılar üzerinde zorlama veya taviz olmadan karar alma kapasitesine, yani bir devletin modern karar alma süreçlerinin dayandığı algoritma, veri ve hesaplama gücünü yönetebilmesi kabiliyetine karşılık geliyor.
Klasik caydırıcılık mantığı neden aşınıyor?
NATO, bu dönüşümün merkezinde yer alırken kuruluş kodları ve 21. yüzyılın gerçekleri arasındaki uyumsuzlukla yüzleşiyor. İttifak konvansiyonel askeri kapasitesini sürdürüyor, fakat mücadele bu kapasitenin gerekli ancak yetersiz kaldığı ve caydırıcılığın klasik mantığının üç noktada aşındığı bir alana kayıyor. İlk olarak saldırı yüzeyi, silahlı saldırı eşiğinin altında kalmaya devam ederken altyapısal bir nitelik kazanıyor. Kızıldeniz'deki denizaltı kablo ağları bunun en açık örneği olarak öne çıkıyor. Bu koridordan geçen fiberoptik kablolar, Avrupa ve Asya arasındaki veri kapasitesinin büyük çoğunluğunu taşıyor. Bunları kesen ya da işlevini bozan bir düşman, tek bir kurşun sıkmadan üç kıtada finansal takası, buluta dayalı ticareti ve lojistiği felç edebilir ve hasarı bir gemi çapasının ya da sismik bir faaliyetin arkasına gizleyebilir.
İkinci ve daha sessiz olan faktör ise epistemik bağımlılık. Eğer bir devletin algoritmaları, modelleri ve hesaplama gücü dışarıdan kontrol ediliyorsa, o devletin ürettiği bilgi de dışarıdan kontrol ediliyor anlamına gelir. Bu bağımlılık, herhangi bir enerji ya da donanım bağımlılığından daha sinsidir çünkü görünmez bir şekilde işler. Bir devlet kendi verisini başka bir devletin algoritması aracılığıyla yorumladığında, o veri üzerindeki egemenlik el değiştirmiş ve yabancı varsayımlar sessizce ulusal kararların içine işlenmiş demektir. Ödünç alınmış modellerle caydırıcılık inşa etmeye yeltenen bir ittifak, bertaraf etmekle yükümlü olduğu tehlikeyi kendi gözleriyle göremeyebilir.
Üçüncüsü ise kurumsal tepkinin kısmi doğasıdır. NATO, 2016 Varşova Zirvesi'nde siber uzayı operasyonel bir alan olarak tanımış ve ilk yapay zeka stratejisini 2021'de kabul ederek bu stratejiyi 2024 Washington Zirvesi'nde üretken modellerin asimetrik tehditlerine karşı test ve doğrulamaya odaklanarak revize etmiştir. Normatif bir çerçeveden operasyonel bir doktrine doğru ilerleyen bu evrim gereklidir, ancak dijital altyapının tamamına yayılan bir sorunla henüz orantılı düzeyde değildir.
Teknoloji tüketicisi tuzağı
Daha derin kırılma hattı, ittifakın iç yapısından geçmektedir. 32 müttefik teknolojik kapasitede derece değil, tür açısından ayrışmaktadır. Bazıları üretici ve standart belirleyiciyken, diğerleri başka yerlerde tasarlanmış ve yönetilen teknolojilerin yapısal tüketicileridir. Modellerdeki, bulut sistemlerindeki ve veri yönetimindeki ayrışma, yalnızca teknik sistemleri değil kolektif savunmanın dayandığı ortak durumsal farkındalığı da parçalamaktadır. Bu sebeple bu savunmanın güvenilirliği, en güçlü üyeyle değil, en kırılgan dijital bağlantıyla ölçülmektedir. Bu iç asimetri, küresel tedarik düzeninin geometrisiyle daha da keskinleşmektedir. En gelişmiş yarı iletkenler sınırlı sayıda merkezde üretilmekte ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Aralık 2025'te başlatılan Pax Silica girişimi, bu tedarik geometrisini jeopolitik bir hiyerarşiye dönüştürerek, teknolojik iş birliğini devletleri katmanlara ayıran bir filtreleme mekanizmasına çevirmektedir. On bir devlet kurucu bildirgeyi imzalamış, bir NATO müttefiki olan Türkiye ise ilk çembere dahil edilmemiştir. Dışlanan bir müttefik olarak Türkiye kabul edilmeyi beklemek yerine egemen bir kapasite inşa etmek için çalışmaya başlamıştır.
13 Haziran 2026'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan ve 2026-2030 yılları arasını kapsayan Yapay Zeka Eylem Planı, bu iradeyi dört stratejik lens ile somutlaştırmaktadır: "Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet". Planın gerçek ağırlığı ekonomik bir bilançodan okunamaz, önceki yazılarımızda dijital otonominin kilit taşı olarak ortaya koyulan ve varlık, pratik ve dayanıklılık olarak birbiriyle ilişkili üç sütuna dayanan bilişsel diplomasi çerçevesi üzerinden tam olarak okunabilir hale gelmektedir. Bu üçlü çerçeveden okunduğunda plan, kendini bir devletin bu üç sütunu aynı anda operasyonel hale getirmeye yönelik ilk sürdürülebilir girişimi olarak ortaya koymaktadır.
Varlık, bilişsel alanın kasıtlı bir işgalidir. Bir devletin anlatısının ve değerlerinin, küresel kamuoyunun şekillendiği algoritmik olarak aracılık edilen ortak alanlar üzerinden yansıtılmasıdır. Kendi dil modelini inşa edemeyen bir devlet, dijital alanda kendi cümlelerini kuramaz, başkalarının söz dizimini ve dolayısıyla dünya görüşünü ödünç alır. TÜBİTAK öncülüğünde geliştirilen egemen büyük dil modeli Bilge, bu anlamda bir mühendislik başarısından önce, bir varlık eylemidir. Türk Devletleri Teşkilatı ile ortaklık halinde Oğuz, Kıpçak ve Karluk dallarını kapsayan Büyük Türk Dili Modeli girişimi, bu varlığı epistemik girişimciliğe uzatıyor ve bu coğrafya San Francisco'da ya da Shenzhen'de tasarlanan mimarilere teslim edilmeden önce, Türk Dünyası için ortak bir bilişsel zemin inşa ediyor. Türkiye, aynı şekilde OECD, Birleşmiş Milletler ve G20'de bir norm girişimcisi olarak hareket etme niyetinin sinyallerini vermiş, kendi adına hazırlanan bir standardı kabul etmek yerine, insan merkezli bir standartta ısrar etmektedir.
Ulusal çıkarlar doğrultusunda inovasyon yapma, teknolojiyi devreye alma ve düzenlemeye yönelik günlük bir kapasiteyi ifade eden "pratik", planın üretken ayaklarıyla desteklenmektedir. Bu üretken ayaklar, 2030 yılına kadar 1 gigawatt seviyesine yaklaşacak veri merkezi kapasitesini, kamu yatırımlarının en az yüzde ikisinin yapay zekaya tahsis edilmesi taahhüdünü ve yerli girişimleri küresel çapta ölçeklendirmeyi hedefleyen Ulusal Yapay Zeka Fonu'nu içermektedir.
Son olarak "dayanıklılık", 81 ilde beş milyon vatandaşa ulaşmayı ve yüz bin uzman yetiştirmeyi hedefleyen ulusal okuryazarlık programı ile veri egemenliğini muhafaza ederek kamu verilerini kullanıma sunan Ulusal Veri Kütüphanesi aracılığıyla en temel düzeyde inşa edilmektedir. Bunlar henüz elde edilmiş kazanımlardan ziyade ortaya konulmuş hedefler olsa da çizilen istikamet oldukça nettir. Dahası, bu üç sütun basitçe yan yana dizilmekten ziyade birbirine organik bir biçimde kenetlenmektedir.
Egemenliğe giden yol
Türkiye'nin NATO için ifade ettiği çifte anlam tam olarak burada yatmaktadır. Türkiye, terörle mücadeleden Karadeniz ve Doğu Akdeniz'e kadar güney kanadına on yıllardır sunduğu katkılara artık üretici, norm belirleyici ve altyapı sağlayıcısı kimliğini de eklemektedir. Bunu yaparken bulut sistemlerine bağımlı komşularını felç edebilecek şoklara karşı bağışıklık kazanmakta ve Asya ile Avrupa arasında karasal bir dijital koridor işlevi görerek, tehdit altındaki deniz geçiş noktalarına güvenli bir alternatif sunmaktadır.
Türkiye'nin sergilediği bu örnekten ittifakın bütününe uzanan temel ilke bağlantılı egemenliktir. Yani ne otonom karar alma yetisini aşındıran mutlak bir bağımlılık ne de iş birliğinin sağladığı dayanıklılığı feda eden bir içe kapanıklık. Egemenliği, algoritmaları, veri koridorlarını ve hesaplama mimarilerini yönetme kapasitesi olarak yeniden tanımlayabilen bir ittifak kendini geleceğe taşıyabilecektir. Teknopolar düzende kendi inisiyatifini erkenden inşa eden devletlerin bunun karşılığını aldığının canlı bir kanıtı olan Türkiye, ittifakı içeriden güçlendirecek yolu halihazırda tüm açıklığıyla göstermektedir.
[Prof. Dr. Erman Akıllı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA araştırmacısıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: AA / Güncel
Teknoloji, Türkiye, Ekonomi, Savunma, Güncel, Nato, Nato, Türkiye, Ekonomi, Teknoloji, Savunma, Güncel, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA