NATO'nun Körfez Güvenliğindeki Rolü ve Ankara Zirvesi
Makale, NATO'nun Körfez güvenliğindeki tarihsel ve güncel rolünü, İstanbul İşbirliği Girişimi ve Bireysel İşbirliği Programları çerçevesinde ele alıyor, Ankara Zirvesi'nin bölgesel işbirliğine etkilerini değerlendiriyor.
Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Betül Doğan Akkaş, NATO'nun Körfez güvenliğindeki rolünü ve yaklaşan Ankara Zirvesi'nin bölgesel işbirliğine olası yansımalarını AA Analiz için kaleme aldı.
***
1993 yılında dönemin NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner'in de ifade ettiği gibi, "Sovyet komünizminin çöküşü bizi bir paradoksla baş başa bıraktı: Artık daha az tehdit, ama aynı zamanda daha az barış var." Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından küresel siyasetin temel yapısal meselesi, güncellenmiş bir ABD hegemonyası altında dünya statükosunun nasıl yeniden şekillendirileceğiydi. Ancak bu yıl 28 Şubat'tan itibaren, Körfez'in siyasi coğrafyasına içkin olan güven(sizlik) denkleminde yapısal bir değişim belirginleşmeye başladı: İran'ın doğrudan askeri saldırısı. Bu durum 1979'dan bu yana bölgesel güvenlik açısından potansiyel bir tehdit oluşturuyordu, nitekim Körfez ülkeleri de saikleri ne olursa olsun İslam Cumhuriyeti'ni hep farklı biçimlerde bir düşman olarak algıladı.
Körfez Arap ülkelerinin 28 Şubat öncesi güvenlik mimarisini tanımlayan ve NATO'nun bölgesel barışı desteklemede yalnızca sınırlı bir rol oynadığını ortaya koyan bazı temel olgular mevcut. Her şeyden önce, Körfez ülkelerinin askeri güvenliği (hava savunma sistemleri, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki deniz güvenliği, siber savunma ve diğer konvansiyonel ve asimetrik güvenlik kapasiteleri de dahil olmak üzere) büyük oranda dışa bağımlıdır. Güvenlik ihtiyaçları, 1991'den bu yana ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan ikili güvenlik anlaşmaları üzerinden karşılanmaktadır. Nitekim Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Katar, ABD tarafından "NATO Dışı Önemli Müttefik" (MNNA) statüsünde tanımlanmıştır.
Zaman içerisinde bu ülkeler, Avrupalı aktörler, Çin, Türkiye ve hatta İsrail ile işbirlikleri kurarak güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmişlerdir. Yine de Körfez Arap ülkelerinin hiçbiri, ulusal güvenliğini kendi iç dinamikleriyle sağlayabilecek bir özerkliğe sahip değildir. Dolayısıyla, BAE, Suudi Arabistan ve Katar'ın attığı adımlarda da görüldüğü üzere güncel stratejik eğilim, bir yandan ulusal savunma sanayilerine yatırım yaparken, diğer yandan çok daha geniş bir yelpazedeki dış güçlerle işbirlikleri geliştirmek yönündedir.
İstanbul İşbirliği Girişimi
İkinci olarak, İstanbul İşbirliği Girişimi'nin (İİG) ancak 2004 yılında hayata geçirilebilmesi nedeniyle Körfez ülkeleri, NATO güvenlik şemsiyesiyle nispeten geç tanışan aktörlerdir. Günümüz itibarıyla BAE, Katar, Bahreyn ve Kuveyt İİG üyesi statüsüyle NATO politikalarına aktif şekilde angaje olmaktadır. Buna karşın Suudi Arabistan ve Umman, söz konusu girişimin dışında kalmaya devam etmektedir. Bu ülkelerin başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgede üstlendikleri kritik güvenlik rolleri dikkate alındığında, mevcut tablo NATO açısından birincil bir sınama teşkil etmektedir. Nitekim Körfez Arap ülkelerinin, İttifak ile yürütülecek güvenlik işbirliği konusunda bütüncül bir tutumu bulunmamaktadır.
İİG, altı temel prensip üzerine inşa edilmiştir: ayrım gözetmeme, özgünlük, çift yönlü angajman, dayatmadan kaçınma, çeşitlilik ve bölgedeki diğer uluslararası inisiyatifleri tamamlayıcılık. Tıpkı 2003 Irak Savaşı'nın Körfez'de yeni güvenlik kaygıları tetikleyerek NATO ile ilişkilerde yeni bir sayfa açması gibi günümüzde yaşanan çatışmalar da İttifak'ın temel taahhütlerinin bir teyidi niteliğindeki NATO 3.0 vizyonu doğrultusunda yeni bir işbirliği döneminin zeminini hazırlayabilir. Bununla birlikte, bugüne kadar İİG şemsiyesi altında planlanan NATO faaliyetlerinin ancak yüzde 15'inden azı fiiliyata dökülebilmiştir. Bahreyn, BAE ve Katar'ın Afganistan, Kosova, Libya ve Suriye'deki NATO operasyonlarına katılımları sembolik açıdan büyük bir anlam taşısa da, sahada üstlendikleri pratik roller oldukça sınırlı kalmıştır.
Bireysel işbirliği programları
NATO'nun Körfez güvenliğindeki rolünün kurumsallaşma sürecine bakıldığında, 2008 yılında dört Körfez ülkesinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantı kritik bir dönüm noktasıdır, zira bu adımla birlikte ortaklık, çok taraflı bir zemine taşınmıştır. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) çatısı altında kolektif bir işbirliği mekanizması inşa etmenin zorluklarını göz önünde bulunduran 2009 tarihli Strazburg/Kehl Zirvesi Bildirisi, NATO'nun Körfez ülkelerine yönelik Bireysel İşbirliği Programları (BİP) geliştirme hedefini şu ifadelerle açıkça ortaya koymuştur:
"Körfez bölgesinin güvenlik ve istikrarı İttifak için büyük önem taşımaktadır. İstanbul İşbirliği Girişimi'nin (İİG) 2004 yılında başlatılmasından bugüne dek bu formatta kaydedilen ciddi mesafeden memnuniyet duyuyoruz. Siyasi istişareler ve pratik işbirliği derinleşmiş, enerji güvenliği, deniz güvenliği ve eğitim-öğretim gibi temel alanlarda yeni fırsat pencereleri aralanmıştır. İİG ortaklarımızı kendi BİP'lerini oluşturmaya teşvik ediyoruz. İİG ortaklarımızın NATO harekat ve misyonlarına sağladığı desteğe büyük kıymet veriyoruz."
Bireysel İşbirliği Programlarına (BİP) atfedilen önem, NATO'nun Körfez ülkeleriyle ortak bir işbirliği mimarisi inşa etmenin önündeki yapısal zorlukları idrak ettiğinin açık bir göstergesiydi. Sahadaki gerçeklik, NATO ile külfet paylaşımı söz konusu olduğunda, Körfez monarşilerini birbirinden ayrıştıran somut politika çıktılarına dönüşmüştür. Örneğin BAE, 2012 yılında NATO karargahında daimi temsilcilik açarak İttifak'ın bölgedeki en proaktif ortağı olarak temayüz etmiştir. Diğer yandan, Bölgesel İİG Merkezi'ne ev sahipliği yapan ve topraklarının NATO lojistiğine açılmasını sağlayan bir transit geçiş anlaşmasını imzalayan ilk Körfez ülkesi olan Kuveyt de, İttifak'ın bölgede giderek ağırlık kazanan bir diğer stratejik ortağı konumundadır.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), alt bölgesel düzeyde ortak ve belirleyici güvenlik sınamalarıyla yüzleşse de bütüncül bir güvenlik tasavvuruna sahip değildir. Bu gerçeklik, doğal bir sonuç olarak, üye devletlerin NATO'dan beklentilerinin de birbirinden farklılaşmasına yol açmaktadır. Özellikle bölgede yaşanan son savaşın bu alandaki zafiyetleri gün yüzüne çıkardığı dikkate alındığında, İttifak'ın Körfez'deki deniz güvenliği mimarisinin tahkim edilmesinde proaktif bir rol üstlenmesi beklenebilir. Ne var ki, NATO ile ABD arasındaki külfet paylaşımı denkleminin halen muğlaklığını koruması, Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki baskın konumunu çözülmesi gereken kritik bir açmaz olarak masada tutmaktadır. Kaldı ki, doğrudan KİK'in iç dinamiklerinin ürettiği bariyerlerin ötesinde, Ukrayna'daki savaş sürdüğü müddetçe NATO'nun stratejik projeksiyonunun salt Orta Doğu'ya odaklanması pek olası görünmemektedir.
NATO Ankara Zirvesi'nin Körfez güvenliği için önemi
Öte yandan, Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı Levent Gümrükçü'nün Washington Enstitüsü'ndeki hitabında da işaret ettiği üzere, NATO Ankara Zirvesi'nde, İİG'ye taraf dört Körfez ülkesinin iştirakiyle özel bir oturum icra edilecektir.
Mevcut işbirliği zemini ve ortaklığı farklı güvenlik kulvarlarına genişletme potansiyeli dikkate alındığında, Ankara Zirvesi, Körfez'in güvenlik mimarisini yeniden şekillendirebilir mi? Şüphesiz gerek NATO gerekse Körfez cephesinde aşılması gereken yapısal ve kurumsal sınamalar halen varlığını korumaktadır. Buna karşın, bölgede devam eden savaş, Körfez'in güvenliği için çok daha etkin bir güvenlik dizaynına ve daha işlevsel bir külfet paylaşımı mekanizmasına duyulan ihtiyacın altını kalın çizgilerle çizmiştir. Körfez ülkelerinin kendi ulusal güvenlik ve caydırıcılık kapasitelerini tahkim etme arayışına girdiği bir dönemde zirve, bölgede yeni filizlenen güvenlik politikaları içinde NATO'nun ne ölçüde güçlü bir bileşen haline geleceğini tayin etme noktasında kritik bir dönüm noktasıdır.
Bilhassa öne çıkan alanların başında deniz güvenliği gelmektedir. NATO'nun bu alanda ciddi bir saha birikimi mevcuttur. Nitekim İttifak belgelerinde de NATO'nun, Körfez'in deniz güvenliğine yönelik külfet paylaşımında aktif bir rol oynayabileceği defaatle vurgulanmıştır. Öngörülen katkı, salt Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer güvenliğini temin etmekle sınırlı değildir, aynı zamanda ticari gemilere ve petrol tankerlerine yönelik saldırıların yol açabileceği deniz kirliliğini önleyerek çevresel güvenliğin sağlanmasını da içermektedir.
Deniz güvenliği, uzun zamandır Körfez güvenlik mimarisinin göz ardı edilen bir boyutu konumundadır. İran veya Husi kaynaklı saldırı ihtimalleri yıllardır bölgesel gündemi meşgul etse de Körfez'in caydırıcılık stratejisinin ana omurgasını ABD Donanması'na olan yapısal bağımlılık oluşturmaktadır.
Bu noktada NATO, salt Hürmüz Boğazı için kurumsallaşmış ortak bir deniz güvenliği mimarisi önermekle kalmayıp, eğitim faaliyetleri ve operasyonel işbirliği mekanizmalarını derinleştirerek Körfez ülkelerinin ulusal denizcilik stratejilerine doğrudan destek sunabilir. Atılacak böylesi adımlar, Hürmüz'de İran ile süregelen cepheleşmeyi, uluslararası ve çok taraflı mekanizmalarla desteklenen yapısal bir caydırıcılık zeminine taşıma potansiyeline sahiptir.
Halihazırda Körfez ülkeleri, "Yarımada Kalkanı" şemsiyesi altında Bahreyn'de konuşlu Deniz Harekat Merkezi'ni faal olarak işletmektedir. Mevcut altyapının NATO ile geliştirilecek işlevsel bir ortaklıkla tahkim edilmesi, sahadaki alt bölgesel inisiyatiflerin etkinliğini çarpan etkisiyle artıracaktır.
[Dr. Betül Doğan Akkaş, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
***
1993 yılında dönemin NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner'in de ifade ettiği gibi, "Sovyet komünizminin çöküşü bizi bir paradoksla baş başa bıraktı: Artık daha az tehdit, ama aynı zamanda daha az barış var." Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından küresel siyasetin temel yapısal meselesi, güncellenmiş bir ABD hegemonyası altında dünya statükosunun nasıl yeniden şekillendirileceğiydi. Ancak bu yıl 28 Şubat'tan itibaren, Körfez'in siyasi coğrafyasına içkin olan güven(sizlik) denkleminde yapısal bir değişim belirginleşmeye başladı: İran'ın doğrudan askeri saldırısı. Bu durum 1979'dan bu yana bölgesel güvenlik açısından potansiyel bir tehdit oluşturuyordu, nitekim Körfez ülkeleri de saikleri ne olursa olsun İslam Cumhuriyeti'ni hep farklı biçimlerde bir düşman olarak algıladı.
Körfez Arap ülkelerinin 28 Şubat öncesi güvenlik mimarisini tanımlayan ve NATO'nun bölgesel barışı desteklemede yalnızca sınırlı bir rol oynadığını ortaya koyan bazı temel olgular mevcut. Her şeyden önce, Körfez ülkelerinin askeri güvenliği (hava savunma sistemleri, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki deniz güvenliği, siber savunma ve diğer konvansiyonel ve asimetrik güvenlik kapasiteleri de dahil olmak üzere) büyük oranda dışa bağımlıdır. Güvenlik ihtiyaçları, 1991'den bu yana ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan ikili güvenlik anlaşmaları üzerinden karşılanmaktadır. Nitekim Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Katar, ABD tarafından "NATO Dışı Önemli Müttefik" (MNNA) statüsünde tanımlanmıştır.
Zaman içerisinde bu ülkeler, Avrupalı aktörler, Çin, Türkiye ve hatta İsrail ile işbirlikleri kurarak güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmişlerdir. Yine de Körfez Arap ülkelerinin hiçbiri, ulusal güvenliğini kendi iç dinamikleriyle sağlayabilecek bir özerkliğe sahip değildir. Dolayısıyla, BAE, Suudi Arabistan ve Katar'ın attığı adımlarda da görüldüğü üzere güncel stratejik eğilim, bir yandan ulusal savunma sanayilerine yatırım yaparken, diğer yandan çok daha geniş bir yelpazedeki dış güçlerle işbirlikleri geliştirmek yönündedir.
İstanbul İşbirliği Girişimi
İkinci olarak, İstanbul İşbirliği Girişimi'nin (İİG) ancak 2004 yılında hayata geçirilebilmesi nedeniyle Körfez ülkeleri, NATO güvenlik şemsiyesiyle nispeten geç tanışan aktörlerdir. Günümüz itibarıyla BAE, Katar, Bahreyn ve Kuveyt İİG üyesi statüsüyle NATO politikalarına aktif şekilde angaje olmaktadır. Buna karşın Suudi Arabistan ve Umman, söz konusu girişimin dışında kalmaya devam etmektedir. Bu ülkelerin başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgede üstlendikleri kritik güvenlik rolleri dikkate alındığında, mevcut tablo NATO açısından birincil bir sınama teşkil etmektedir. Nitekim Körfez Arap ülkelerinin, İttifak ile yürütülecek güvenlik işbirliği konusunda bütüncül bir tutumu bulunmamaktadır.
İİG, altı temel prensip üzerine inşa edilmiştir: ayrım gözetmeme, özgünlük, çift yönlü angajman, dayatmadan kaçınma, çeşitlilik ve bölgedeki diğer uluslararası inisiyatifleri tamamlayıcılık. Tıpkı 2003 Irak Savaşı'nın Körfez'de yeni güvenlik kaygıları tetikleyerek NATO ile ilişkilerde yeni bir sayfa açması gibi günümüzde yaşanan çatışmalar da İttifak'ın temel taahhütlerinin bir teyidi niteliğindeki NATO 3.0 vizyonu doğrultusunda yeni bir işbirliği döneminin zeminini hazırlayabilir. Bununla birlikte, bugüne kadar İİG şemsiyesi altında planlanan NATO faaliyetlerinin ancak yüzde 15'inden azı fiiliyata dökülebilmiştir. Bahreyn, BAE ve Katar'ın Afganistan, Kosova, Libya ve Suriye'deki NATO operasyonlarına katılımları sembolik açıdan büyük bir anlam taşısa da, sahada üstlendikleri pratik roller oldukça sınırlı kalmıştır.
Bireysel işbirliği programları
NATO'nun Körfez güvenliğindeki rolünün kurumsallaşma sürecine bakıldığında, 2008 yılında dört Körfez ülkesinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantı kritik bir dönüm noktasıdır, zira bu adımla birlikte ortaklık, çok taraflı bir zemine taşınmıştır. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) çatısı altında kolektif bir işbirliği mekanizması inşa etmenin zorluklarını göz önünde bulunduran 2009 tarihli Strazburg/Kehl Zirvesi Bildirisi, NATO'nun Körfez ülkelerine yönelik Bireysel İşbirliği Programları (BİP) geliştirme hedefini şu ifadelerle açıkça ortaya koymuştur:
"Körfez bölgesinin güvenlik ve istikrarı İttifak için büyük önem taşımaktadır. İstanbul İşbirliği Girişimi'nin (İİG) 2004 yılında başlatılmasından bugüne dek bu formatta kaydedilen ciddi mesafeden memnuniyet duyuyoruz. Siyasi istişareler ve pratik işbirliği derinleşmiş, enerji güvenliği, deniz güvenliği ve eğitim-öğretim gibi temel alanlarda yeni fırsat pencereleri aralanmıştır. İİG ortaklarımızı kendi BİP'lerini oluşturmaya teşvik ediyoruz. İİG ortaklarımızın NATO harekat ve misyonlarına sağladığı desteğe büyük kıymet veriyoruz."
Bireysel İşbirliği Programlarına (BİP) atfedilen önem, NATO'nun Körfez ülkeleriyle ortak bir işbirliği mimarisi inşa etmenin önündeki yapısal zorlukları idrak ettiğinin açık bir göstergesiydi. Sahadaki gerçeklik, NATO ile külfet paylaşımı söz konusu olduğunda, Körfez monarşilerini birbirinden ayrıştıran somut politika çıktılarına dönüşmüştür. Örneğin BAE, 2012 yılında NATO karargahında daimi temsilcilik açarak İttifak'ın bölgedeki en proaktif ortağı olarak temayüz etmiştir. Diğer yandan, Bölgesel İİG Merkezi'ne ev sahipliği yapan ve topraklarının NATO lojistiğine açılmasını sağlayan bir transit geçiş anlaşmasını imzalayan ilk Körfez ülkesi olan Kuveyt de, İttifak'ın bölgede giderek ağırlık kazanan bir diğer stratejik ortağı konumundadır.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), alt bölgesel düzeyde ortak ve belirleyici güvenlik sınamalarıyla yüzleşse de bütüncül bir güvenlik tasavvuruna sahip değildir. Bu gerçeklik, doğal bir sonuç olarak, üye devletlerin NATO'dan beklentilerinin de birbirinden farklılaşmasına yol açmaktadır. Özellikle bölgede yaşanan son savaşın bu alandaki zafiyetleri gün yüzüne çıkardığı dikkate alındığında, İttifak'ın Körfez'deki deniz güvenliği mimarisinin tahkim edilmesinde proaktif bir rol üstlenmesi beklenebilir. Ne var ki, NATO ile ABD arasındaki külfet paylaşımı denkleminin halen muğlaklığını koruması, Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki baskın konumunu çözülmesi gereken kritik bir açmaz olarak masada tutmaktadır. Kaldı ki, doğrudan KİK'in iç dinamiklerinin ürettiği bariyerlerin ötesinde, Ukrayna'daki savaş sürdüğü müddetçe NATO'nun stratejik projeksiyonunun salt Orta Doğu'ya odaklanması pek olası görünmemektedir.
NATO Ankara Zirvesi'nin Körfez güvenliği için önemi
Öte yandan, Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı Levent Gümrükçü'nün Washington Enstitüsü'ndeki hitabında da işaret ettiği üzere, NATO Ankara Zirvesi'nde, İİG'ye taraf dört Körfez ülkesinin iştirakiyle özel bir oturum icra edilecektir.
Mevcut işbirliği zemini ve ortaklığı farklı güvenlik kulvarlarına genişletme potansiyeli dikkate alındığında, Ankara Zirvesi, Körfez'in güvenlik mimarisini yeniden şekillendirebilir mi? Şüphesiz gerek NATO gerekse Körfez cephesinde aşılması gereken yapısal ve kurumsal sınamalar halen varlığını korumaktadır. Buna karşın, bölgede devam eden savaş, Körfez'in güvenliği için çok daha etkin bir güvenlik dizaynına ve daha işlevsel bir külfet paylaşımı mekanizmasına duyulan ihtiyacın altını kalın çizgilerle çizmiştir. Körfez ülkelerinin kendi ulusal güvenlik ve caydırıcılık kapasitelerini tahkim etme arayışına girdiği bir dönemde zirve, bölgede yeni filizlenen güvenlik politikaları içinde NATO'nun ne ölçüde güçlü bir bileşen haline geleceğini tayin etme noktasında kritik bir dönüm noktasıdır.
Bilhassa öne çıkan alanların başında deniz güvenliği gelmektedir. NATO'nun bu alanda ciddi bir saha birikimi mevcuttur. Nitekim İttifak belgelerinde de NATO'nun, Körfez'in deniz güvenliğine yönelik külfet paylaşımında aktif bir rol oynayabileceği defaatle vurgulanmıştır. Öngörülen katkı, salt Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer güvenliğini temin etmekle sınırlı değildir, aynı zamanda ticari gemilere ve petrol tankerlerine yönelik saldırıların yol açabileceği deniz kirliliğini önleyerek çevresel güvenliğin sağlanmasını da içermektedir.
Deniz güvenliği, uzun zamandır Körfez güvenlik mimarisinin göz ardı edilen bir boyutu konumundadır. İran veya Husi kaynaklı saldırı ihtimalleri yıllardır bölgesel gündemi meşgul etse de Körfez'in caydırıcılık stratejisinin ana omurgasını ABD Donanması'na olan yapısal bağımlılık oluşturmaktadır.
Bu noktada NATO, salt Hürmüz Boğazı için kurumsallaşmış ortak bir deniz güvenliği mimarisi önermekle kalmayıp, eğitim faaliyetleri ve operasyonel işbirliği mekanizmalarını derinleştirerek Körfez ülkelerinin ulusal denizcilik stratejilerine doğrudan destek sunabilir. Atılacak böylesi adımlar, Hürmüz'de İran ile süregelen cepheleşmeyi, uluslararası ve çok taraflı mekanizmalarla desteklenen yapısal bir caydırıcılık zeminine taşıma potansiyeline sahiptir.
Halihazırda Körfez ülkeleri, "Yarımada Kalkanı" şemsiyesi altında Bahreyn'de konuşlu Deniz Harekat Merkezi'ni faal olarak işletmektedir. Mevcut altyapının NATO ile geliştirilecek işlevsel bir ortaklıkla tahkim edilmesi, sahadaki alt bölgesel inisiyatiflerin etkinliğini çarpan etkisiyle artıracaktır.
[Dr. Betül Doğan Akkaş, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: AA / Güncel
Güvenlik, Politika, Savunma, Güncel, Körfez, Ankara, Nato, Nato, Körfez, Ankara, Politika, Savunma, Güvenlik, Güncel, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA