Türkiye'nin Aktif Arabuluculuk Diplomasisi ve Küresel Krizlerdeki Rolü

Güncel Haberler

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Türkiye'nin kriz çözme ve aktif arabuluculuk kapasitesinin, uluslararası sistemde vazgeçilmezlik üreten stratejik bir yatırım olduğunu; İran-ABD ve Rusya-Ukrayna krizlerinde dengeli tutumunun bölgesel istikrara katkı sağladığını belirtiyor.

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Türkiye'nin dış politika vizyonu çerçevesinde bölgesel ve küresel krizlerde oynadığı rolü AA Analiz için kaleme aldı.
***
Uluslararası sistemin giderek daha istikrarsız hale geldiği, savaşların ve bölgesel krizlerin birbirini beslediği bir dönemde devletlerin uluslararası ağırlığı yalnızca ekonomik veya askeri güçleriyle ölçülmüyor. Özellikle orta güçler belirli alanlarda geliştirdikleri niş kapasiteleri sayesinde uluslararası sistemde beklenenden daha fazla etki üretme imkanına sahip olabiliyor. Türkiye açısından bu niş kapasite alanlarından biri de kriz çözme diplomasisi ve aktif arabuluculuk faaliyetleri. Ankara son yıllarda yalnızca kriz yaşayan tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalışan bir aktör olarak değil, aynı zamanda krizlerin yönetilmesine yönelik çözüm üreten, diplomatik inisiyatif geliştiren ve tarafları makul bir zeminde buluşturmaya çalışan aktif bir diplomasi yürütmesiyle de dikkati çekiyor.
Türkiye'nin dış politika vizyonu
Uluslararası sistemde büyük güçler ile küçük devletlerin krizlere yaklaşımı arasında belirgin bir fark var. Büyük güçler, sahip oldukları askeri ve ekonomik kapasite sayesinde taleplerini çoğu zaman tek taraflı biçimde daha zayıf aktörlere kabul ettirme imkanına sahipler. Baskı, yaptırım, ekonomik şantaj ve askeri güç kullanımı bu ülkelerin dış politika araçları arasında önemli bir yer tutuyor. Dolayısıyla bu ayrıcalıklardan vazgeçmek istemiyorlar. Küçük devletler ise çoğu zaman büyük güç rekabetinin doğurduğu sonuçları kabullenmek zorunda kalan ve kendi güvenliklerini sağlayabilmek için dış aktörlerin tercihleriyle uyumlu hareket etmeye çalışan aktörler. Türkiye bu iki kategoriye de tam olarak uymuyor. Ne büyük güçler gibi tek taraflı dayatmacı bir siyaset izliyor ne de küçük devletler gibi edilgen bir pozisyonu kabulleniyor.
Aksine Türkiye, uluslararası krizlerde büyük güç rekabetini sınırlandırmaya, uluslararası hukukun ve diplomatik çözüm yollarının güçlenmesine katkı sunmaya çalışırken, görece küçük aktörlere de yalnız olmadıkları mesajını vererek büyük güç rekabetinin pasif unsurları haline gelmelerini önlemeyi amaçlıyor.
Bu yaklaşım, Türkiye'nin kendisini yeni nesil/istekli bir orta güç olarak konumlandırmasıyla da doğrudan örtüşüyor. Geleneksel orta güçlerin önemli bir bölümü uluslararası sisteme daha çok normatif değerler üzerinden yaklaşırken, Türkiye daha pragmatik bir perspektif benimsiyor. Diğer devletlerle kurduğu ilişkilerde ideolojik ön kabullerden ziyade ulusal çıkarlarını merkeze alıyor. Ülkeleri dönüştürmeye çalışmak yerine, onları mevcut gerçeklikleriyle kabul ederek farklılıkların birlikte yönetilebildiği bir uluslararası düzenin oluşmasına katkı sunan bir diplomasi yürütüyor.
Aktif arabuluculuk da tam bu nedenle Türkiye'nin genel dış politika vizyonunun doğal bir uzantısı olarak öne çıkıyor.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın yürüttüğü diplomatik temaslara ilişkin yaptığı olumlu değerlendirmeler de bu kapasitenin bölgesel düzeyde nasıl algılandığını gösteriyor. Arakçi'nin Türkiye'nin dengeli tutumunu vurgulaması ve Ankara'nın Washington ile yürüttüğü temasların gerilimin daha da tırmanmasını önlediğini ima etmesi, Türkiye'nin yalnızca mesaj taşıyan bir ülke olarak görülmediğini ortaya koyuyor. Tam tersine Türkiye, tarafların güven duyduğu, kriz yönetimine katkı sunabileceğine inandığı ve diplomatik girişimlerinin bölgesel istikrarı desteklediği düşünülen bir aktör olarak öne çıkıyor.
Burada dikkat çeken nokta, Türkiye'nin yürüttüğü arabuluculuk ve kriz diplomasisi faaliyetlerinin pasif değil, aktif karakter taşıyor olması. Klasik anlamda arabuluculuk çoğu zaman yalnızca iletişim kuramayan tarafları aynı masa etrafında buluşturmayı hedeflerken Türkiye'nin izlediği diplomasi bundan çok daha geniş bir çerçeveye oturuyor. Türkiye taraflar arasında yalnızca mesaj ileten bir aktör olmayı değil, kendi ulusal çıkarlarıyla uyumlu bir diplomatik zemin oluşturarak tarafları ortak paydada buluşturmayı hedefleyen bir ülke. Başka bir ifadeyle Türkiye'nin arabuluculuğu tarafsızlık ile ilgisizlik arasında kurulan pasif bir denge değil; ilkeleri, ulusal çıkarları ve bölgesel istikrar hedefi doğrultusunda şekillenen aktif bir diplomatik girişim niteliği taşıyor.
İran ile ABD arasında yaşanan son kriz bu yaklaşımın önemli örneklerinden biri. Ankara'nın hem Washington hem de Tahran ile açık iletişim kanallarını koruması Türkiye'ye önemli bir diplomatik avantaj sağlıyor. Daha da önemlisi, her iki taraf da Türkiye'nin yürüttüğü temasların kendi güvenlik çıkarlarına zarar vereceğini düşünmüyor. Türkiye'nin farklı taraflarla aynı anda güven ilişkisi kurabilmesi kriz çözme kapasitesini önemli ölçüde artıran bir unsur.
Benzer bir tablo Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında da söz konusu. Türkiye bir taraftan savaşın sona ermesi gerektiğini savunuyor, Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü destekliyor ve Rusya'nın işgalini meşru görmüyor, diğer taraftan ise Batı'nın Rusya'ya yönelik yaptırımlarına da katılmıyor. Bu sayede Ankara hem Moskova hem de Kiev'le doğrudan konuşabilen ender başkentlerden biri. Arabuluculuk girişimlerinin inandırıcılığı da burada gizli.
Bunun yanında Orta Doğu'da birçok aktör birbirleriyle diplomatik ilişki kuramazken veya doğrudan temas yürütemezken Türkiye neredeyse bütün taraflarla konuşabilen ender ülkelerden biri. Bu durum Ankara'ya yalnızca bilgi akışı sağlamıyor, aynı zamanda farklı kriz alanlarını birbirine bağlayan diplomatik bir merkez olma özelliği de kazandırıyor.
Türkiye'nin özgün kabiliyetleri
Günümüz dünyasında orta güçlerin uluslararası sistemde etkili olabilmeleri vazgeçilmezlik üretebilmelerine bağlı. Türkiye bunu yalnızca coğrafi konumu sayesinde değil, geliştirdiği özgün/niş kapasiteler aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışan bir ülke.
Savunma sanayiinde özellikle insansız hava araçlarının sağladığı teknolojik üstünlük nasıl Türkiye'ye yeni bir stratejik alan açıyorsa, aktif arabuluculuk diplomasisi de Ankara'nın uluslararası sistemde vazgeçilmez aktörlerden biri haline gelmesine katkı sağlıyor. Aslında burada küresel tedarik zincirleriyle dikkat çekici bir benzerlik var. Küresel ekonomide belirli ülkeler üretim ve lojistik ağlarının kritik halkalarını oluşturdukları için vazgeçilmezler. Türkiye'nin kriz çözme diplomasisinde inşa etmeye çalıştığı kapasite de benzer bir mantığa dayanıyor. Burada üretim hattından geçen fiziksel bir ürün değil diyalog, müzakere ve güvene dayalı diplomatik bir ortaklık söz konusu.
Tarafların konuşabilmesini sağlamak, diplomatik kanalları açık tutmak ve çatışmaların kontrolden çıkmasını önlemek de en az küresel ekonominin kesintisiz işlemesi kadar değerli bir uluslararası ortak kazanım. Bu nedenle Türkiye gibi aktif arabuluculuk kapasitesi geliştiren ülkeler yalnızca kendi ulusal çıkarlarına hizmet eden değil aynı zamanda uluslararası sistemin istikrarına katkı sunan kritik aktörler olarak görülmeli. Böylesi bir aktörün süreçten çekilmesi taraflar arasındaki iletişim kanallarının zayıflaması, müzakere imkanlarının daralması ve çatışma riskinin yeniden yükselmesine yol açabilir. Günümüz dünyasında giderek daha fazla ihtiyaç duyulan stratejik kapasite tam da bu. Türkiye'nin aktif arabuluculuk faaliyetleri yalnızca başarılı bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda uluslararası sistem açısından vazgeçilmezlik üreten uzun vadeli bir stratejik yatırım.
[Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.