ABD'de İsrail'e sempati son on yılda yüzde 30'a düştü ve Tel Aviv hükümetlere yöneldi
Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, AA Analiz'de İsrail'in Batı'da zedelenen meşruiyetini yeniden tesis çabalarını değerlendirdi. Gallup'un Şubat 2026 verilerine göre ABD'de İsrail'e sempati son on yılda yüzde 30 civarına düştü; Tel Aviv imaj yerine hükümetleri etkilemeye yöneliyor.
Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, İsrail'in Gazze soykırımı sonrası Batı'da zedelenen meşruiyetini yeniden tesis çabalarını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Gazze soykırımının üçüncü yılına yaklaştığımız bu günlerde, İsrail'in Batı'daki en sadık müttefiklerinden bile artık koşulsuz bir destek talep edemediği bir tablo ortaya çıkıyor. Siyonist işgale karşı biriken tepki önce üniversite kampüslerinde başlamış, ardından seçim sandıklarına taşınmıştı. Michigan'da gerçekleşen Senato yarışında İsrail lobisi AIPAC'in Filistinli aday Abdul El-Sayed'e karşı harcadığı yaklaşık 30 milyon dolar (ki AIPAC'ın tek bir seçim yarışına yaptığı en büyük yatırımdır) sonuç vermezken El-Sayed ön seçimi kazanmıştı. Cumhuriyetçi aday Mike Rogers ise genel seçim aşamasında, AIPAC'in adı seçime karıştığı takdirde rakibinin "AIPAC'e bağımlı aday" söyleminin güçleneceği endişesiyle, lobiden açıkça destek istemedi. Amerikan kamuoyu araştırmalarında saygın bir yeri olan Gallup şirketinin Şubat 2026 verilerine göre, Amerikan kamuoyunda İsrail'e duyulan sempati son on yıl içinde yüzde 70'e yakın bir orandan yüzde 30 civarına düşmüş durumda. Bu rakamlar İsrail'in Batı'daki meşruiyet zemininin sarsıldığını gösteriyor. Tel Aviv, bu güven sarsıntısı karşısında Batı kamuoyunda yıpranan imajını yenilemekten ziyade, hükümetlerin kararlarını etkileme arayışına yöneliyor.
Aşınan "meşruiyet"
İsrail'in Batı kamuoyundaki konumunun sarsıldığı iddiasının altı boş değil. Gazze'de yaşanan yıkımın adeta canlı yayın niteliğinde ve kesintisiz biçimde takip edilebilmesi, klasik imaj yönetimi tekniklerinin işlevselliğini önemli ölçüde azaltmıştır. Gazze'den gelen görüntüler ile İsrail'in resmi açıklamaları arasındaki çelişki, kamuoyunda artık "abartı" ya da "tek taraflı anlatı" savunmalarının işlevini kaybetmesine yol açıyor. Amerikan siyasi hayatını uzun yıllardır izleyen bağımsız bir araştırma kurumu olan Pew Research'in yaptığı anketler, Amerikan halkı nezdinde Netanyahu'nun "küresel meselelerde doğru olanı yapacağına" dair güvenin ciddi biçimde zayıfladığını gösteriyor. Bu güvensizlik, özellikle 30 yaş altı kesimde, son bir yılda hızla artmıştır. Kongre düzeyinde 100'den fazla Demokratın İsrail'e askeri yardımın askıya alınmasını öngören bir yasa teklifine destek vermesi, birkaç yıl öncesine kadar siyasi olarak akla gelmeyecek bir eşiğin artık aşıldığına işaret ediyor.
Buna karşın bu kırılmayı kalıcı ve tek yönlü bir kopuş olarak okumak, tarihsel bağlamı göz ardı etmek anlamına gelir. Geçmiş emsaller İsrail'in imaj krizlerinden çıkış kabiliyetinin hafife alınmaması gerektiğini gösteriyor. Birinci İntifada'nın ardından uluslararası izolasyon endişeleri oldukça güçlüyken İsrail yeniden dünyaya açılabilmiş ve dördüncü Gazze savaşı sonrasında da halen görece kabul edilebilir bir aktör olarak konumunu sürdürebilmişti. Bugün de benzer bir örüntü gözlemleniyor. Nitekim İsrail "ateşkes" sürecini kendi lehine son derece verimli bir biçimde kullanıyor. Bu anlamda Siyonist rejim, Filistin davasını kamuoyu gündeminden düşürme, dikkati İran savaşı gibi başka krizlere yönlendirme ve büyük ölçekli tek bir hamleden ziyade parça parça, zamana yayılmış bir itibar inşası stratejisi izliyor. Tepkilerin coğrafi olarak eşitsiz dağılımı da bu tabloyu destekliyor. Örneğin, Madrid hükümeti nispeten İsrail'e karşı sert bir duruş sergilese de, Filistin'deki soykırımı durduracak caydırıcı bir etki yaratamamıştır. Londra'nın tepkisi ise klasik liberal barış söyleminin ötesine geçmiyor. Yahudi çalışmaları alanında tanınan Brandeis Üniversitesi'nin Ağustos 2026 tarihli araştırması bu resmi daha da karmaşıklaştırıyor. ABD'li lisans öğrencilerinin yalnızca yüzde 9'u kendini açıkça "İsrail destekçisi" olarak konumlandırırken, çoğunluk ne İsrail hükümetine ne de Filistin yönetimlerine sıcak bakan, kendini konu hakkında bilgisiz addeden ve meseleye nispeten düşük kişisel önem atfeden gruplardan oluşuyor. Kamuoyundaki bu tepki, İsrail'e karşı derin ve istikrarlı bir ideolojik dönüşümden çok, yüzeysel ve yeniden şekillendirilmeye açık bir tepkiselliğin mevcut olduğunu gösteriyor. İsrail de yönlendirilebilir, yönetilebilir ve kaybederken kazanmak üzerine kurulu bir strateji izliyor.
İsrail'in değişen stratejisi
İsrail'in özellikle Batılı başkentlerdeki kamuoyu mücadelesinden ve itibar inşası stratejisinden tamamen vazgeçmediği rahatlıkla söylenebilir. Nitekim bir örüntü haline gelen İsrail'in işgal ve soykırımları, süreklilik arz ettiğinden ötürü Siyonist rejim için olası itibar kayıplarını tolere etmeye dair her zaman paralel işleyen bir hat oluşturmuştur. Buna göre, işgalci rejim kriz dönemlerinde Batı'daki piar kampanyalarının ağırlık merkezini görünür ikna faaliyetlerinden müttefik başkentlerdeki karar mekanizmalarına doğru kaydırmıştır. Söz konusu taktiksel manevranın birbirini besleyen birkaç yapısal nedene dayandığı söylenebilir.
Bunların en temeli, İsrail'in güvenlik doktrininin tarihsel olarak son derece düşük bir tehdit eşiğine oturmasıdır. Tel Aviv'in nazarında herhangi bir komşu ülkede veya stratejik önemi yüksek bir alanda (Suriye, Lübnan gibi) gerçekleşen yapısal bir değişiklik, hemen acil bir tehdit olarak kodlanabilir. 7 Ekim bu eşiği kalıcı biçimde aşağı çekti. Suriye'de Esad rejiminin devrilmesi, devrimin başarıyla taçlanması ve İbrahim Anlaşmaları'ndaki çatırdama gibi gelişmelerle konjonktür daha da sertleşmiştir. 8 Aralık 2024 sonrası Suriye'de gerçekleşen süreç ve özellikle Türkiye'nin desteğiyle istikrar arayışındaki Şam'ın pragmatist dış politikası, İsrail açısından kritik öneme sahip olarak değerlendiriliyor. İki yıl öncesine kadar tampon bölge işlevi gören Suriye sahası, artık Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgesel bir denklemde doğrudan bir cephe hattına dönüşmüştür. Tampon bölgelerin cephe hatlarına evrilmesi, İsrail'i imaj inşasından çok caydırıcılık üretmeye odaklanmaya itiyor. Mevcut Netanyahu hükümetiyle bu eğilim daha da perçinlenmiş görünüyor. Dünyanın geri kalanı düşman olsa bile, düşmanlar üzerinde caydırıcılık sağlanabildiği sürece bunun bir mesele oluşturmayacağı fikri artık örtük bir doktrin niteliği kazanmıştır.
İsrail'in taktik değişikliğine gitmesinin ikinci nedeni, İsrail'in kendi iç siyasi takvimiyle ilişkilidir. Yaklaşan seçim atmosferi İsrail'in düşman ve öteki algısını yoğun biçimde şekillendiriyor. Bu durum, dışa dönük imaj kaygısından ziyade içe dönük güvenlik söylemini önceliklendiren bir siyasi iklim doğuruyor. Üçüncü neden, geleneksel lobi aygıtının aşınmasıyla ilişkilidir. AIPAC'ın Michigan'daki rekor harcaması beklenen sonucu vermedi. Seçmen davranışını ölçen anketlerle tanınan Data for Progress'in Temmuz 2026 tarihli çalışması, AIPAC fonu alan adayların rakiplerine karşı istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha kötü performans gösterdiğini tespit etti. Buna karşılık AZAPAC gibi Siyonizm karşıtı lobi yapılarının kurumsallaşarak seçim siyasetine dahil olması, klasik açık lobicilik kanalının siyasi maliyetini önemli ölçüde artırmış durumda. Bu koşullarda daha örtülü, çok kanallı ve dağınık bir etki arayışı, İsrail açısından yalnızca bir tercih değil, bir bakıma rasyonel bir zorunluluk haline geliyor.
Dördüncü ve belki de en dikkat çekici neden ise doğrudan Netanyahu'nun kendi ifadeleriyle teyit ettiği stratejik bir yaklaşıma işaret ediyor. Meselenin artık kamuoyunu doğrudan ikna etmekten değil, kamuoyunu şekillendiren algoritmik altyapıyı etkilemekten geçtiği düşüncesi öne çıkıyor. TikTok satışı tartışmaları ve sosyal medya platformlarının editoryal mekanizmalarına karşı artan ilgi, İsrail'in Batı'daki tepkiselliğin asıl kaynağını dijital bilgi akışlarında gördüğünü gösteriyor. Bu nedenle Tel Aviv'in imaj yönetimini geleneksel kamuoyu kampanyalarından çok daha derin ve görünmeyen bir katmanda gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bu eğilime paralel olarak İsrail'in Avrupa'da radikal sağ ve otoriter eğilimli siyasi figürlerle işbirliği arayışı da ayrıca not edilmelidir. Hollanda'da aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders örneğinde görüldüğü gibi, kendi ülkesindeki Yahudi cemaatiyle sorun yaşamayan ama Müslüman karşıtlığı konusunda görece aktif olan siyasi aktörlerle kurulan ittifaklar, Avrupa'da, büyük ölçüde Orta Doğu'daki istikrarsızlıktan ve iç savaşlardan kaynaklanan göç dalgalarının bir ürünü olarak, artan Müslüman nüfusun orta ve uzun vadede yol açacağı diasporalaşmaya karşı önceden kurulmuş bir denge unsuru olarak okunabilir. Bu da İsrail'in kendi konumuna dair yaptığı değerlendirmenin geleneksel kamuoyu diplomasisi anlayışının çok ötesine geçen, toplumsal mühendislik boyutları taşıyan bir çerçeveye evrildiğini gösteriyor.
-Müttefiklerin gecikmiş hesabı
Washington, Londra, Madrid gibi başkentlerdeki tepkiler birbirinden farklı görünse de hepsi için altta yatan ortak bir örüntüden söz edilebilir. Batılı siyasiler, İsrail'in sahadaki eylemlerinin siyasi faturasını, artık kendi seçmen tabanlarına ödemek zorunda kalıyor ve bu faturayı üstlenmeye giderek daha az istekli görünüyor. Bu noktada Batılı başkentlerde İsrail'e yönelik eleştiriler toplumun tabanından siyasal elite doğru ilerliyor; kamuoyundaki dönüşüm, karar alıcıları kademeli olarak sıkıştırıyor.
Michigan örneğinde olduğu gibi, güçlü biçimde İsrail yanlısı bir Cumhuriyetçi adayın bile lobi desteğini bir siyasi yük olarak görmesi, bu dinamiğin artık tek bir partiyle sınırlı olmadığını açıkça gösterir nitelikte. Cumhuriyetçi cephede gazeteci Tucker Carlson ve eski ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin benimsediği eleştirel çizgi, MAGA hareketi içindeki "gereksiz savaşlara hayır" damarıyla örtüşüyor. Bu kanadın güncel sözcüsü konumundaki Başkan Yardımcısı JD Vance'in söylemleri, söz konusu kırılmanın artık partinin kurumsal merkezine de sızdığını gösteriyor.
Bununla birlikte İsrail, müttefik siyasetçilerin desteğinin sağladığı kazanımlardan daha fazla siyasi maliyet üretmeye başladığı bir gerçeklikle de karşı karşıya kalıyor. Nitekim İsrail'e yönelik geleneksel baskı ve ikna araçları artık eskisi kadar etkili değil. Bu noktada Netanyahu'nun siyasi geleceği kilit bir değişken olarak öne çıkıyor. Netanyahu'nun görevde kalmasının Gazzeliler açısından olumlu bir gelişme olma ihtimali oldukça düşük. Ancak bu tablo paradoksal biçimde İsrail'in uluslararası imajını onarmak için de ideal bir senaryo değil. Buna karşılık Netanyahu'nun siyaset sahnesinden çekilmesinin ardından gelecek yönetim onu otoriter ve bencil bir "günah keçisi" ilan ederek nispeten daha "liberal" bir söylem benimseyebilir. Bu yaklaşım, Batı kamuoyunda ve çoğu müttefik hükümet nezdinde "doğru ve beklenen adım" olarak karşılanabilir. Böyle bir senaryo, Gazze'de yaşananların hafızada kalıcılığını zayıflatıp İsrail'in yapısal niteliğinin uluslararası kamuoyunun gözünden kaçmasına hizmet edebilir. Bu ise tam olarak İsrail'in ateşkes sürecini kullanarak inşa etmeye çalıştığı senaryonun tezahürü olacaktır.
[Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Exeter Üniversitesi Arap ve İslam Çalışmaları Enstitüsü doktora sonrası araştırmacıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
***
Gazze soykırımının üçüncü yılına yaklaştığımız bu günlerde, İsrail'in Batı'daki en sadık müttefiklerinden bile artık koşulsuz bir destek talep edemediği bir tablo ortaya çıkıyor. Siyonist işgale karşı biriken tepki önce üniversite kampüslerinde başlamış, ardından seçim sandıklarına taşınmıştı. Michigan'da gerçekleşen Senato yarışında İsrail lobisi AIPAC'in Filistinli aday Abdul El-Sayed'e karşı harcadığı yaklaşık 30 milyon dolar (ki AIPAC'ın tek bir seçim yarışına yaptığı en büyük yatırımdır) sonuç vermezken El-Sayed ön seçimi kazanmıştı. Cumhuriyetçi aday Mike Rogers ise genel seçim aşamasında, AIPAC'in adı seçime karıştığı takdirde rakibinin "AIPAC'e bağımlı aday" söyleminin güçleneceği endişesiyle, lobiden açıkça destek istemedi. Amerikan kamuoyu araştırmalarında saygın bir yeri olan Gallup şirketinin Şubat 2026 verilerine göre, Amerikan kamuoyunda İsrail'e duyulan sempati son on yıl içinde yüzde 70'e yakın bir orandan yüzde 30 civarına düşmüş durumda. Bu rakamlar İsrail'in Batı'daki meşruiyet zemininin sarsıldığını gösteriyor. Tel Aviv, bu güven sarsıntısı karşısında Batı kamuoyunda yıpranan imajını yenilemekten ziyade, hükümetlerin kararlarını etkileme arayışına yöneliyor.
Aşınan "meşruiyet"
İsrail'in Batı kamuoyundaki konumunun sarsıldığı iddiasının altı boş değil. Gazze'de yaşanan yıkımın adeta canlı yayın niteliğinde ve kesintisiz biçimde takip edilebilmesi, klasik imaj yönetimi tekniklerinin işlevselliğini önemli ölçüde azaltmıştır. Gazze'den gelen görüntüler ile İsrail'in resmi açıklamaları arasındaki çelişki, kamuoyunda artık "abartı" ya da "tek taraflı anlatı" savunmalarının işlevini kaybetmesine yol açıyor. Amerikan siyasi hayatını uzun yıllardır izleyen bağımsız bir araştırma kurumu olan Pew Research'in yaptığı anketler, Amerikan halkı nezdinde Netanyahu'nun "küresel meselelerde doğru olanı yapacağına" dair güvenin ciddi biçimde zayıfladığını gösteriyor. Bu güvensizlik, özellikle 30 yaş altı kesimde, son bir yılda hızla artmıştır. Kongre düzeyinde 100'den fazla Demokratın İsrail'e askeri yardımın askıya alınmasını öngören bir yasa teklifine destek vermesi, birkaç yıl öncesine kadar siyasi olarak akla gelmeyecek bir eşiğin artık aşıldığına işaret ediyor.
Buna karşın bu kırılmayı kalıcı ve tek yönlü bir kopuş olarak okumak, tarihsel bağlamı göz ardı etmek anlamına gelir. Geçmiş emsaller İsrail'in imaj krizlerinden çıkış kabiliyetinin hafife alınmaması gerektiğini gösteriyor. Birinci İntifada'nın ardından uluslararası izolasyon endişeleri oldukça güçlüyken İsrail yeniden dünyaya açılabilmiş ve dördüncü Gazze savaşı sonrasında da halen görece kabul edilebilir bir aktör olarak konumunu sürdürebilmişti. Bugün de benzer bir örüntü gözlemleniyor. Nitekim İsrail "ateşkes" sürecini kendi lehine son derece verimli bir biçimde kullanıyor. Bu anlamda Siyonist rejim, Filistin davasını kamuoyu gündeminden düşürme, dikkati İran savaşı gibi başka krizlere yönlendirme ve büyük ölçekli tek bir hamleden ziyade parça parça, zamana yayılmış bir itibar inşası stratejisi izliyor. Tepkilerin coğrafi olarak eşitsiz dağılımı da bu tabloyu destekliyor. Örneğin, Madrid hükümeti nispeten İsrail'e karşı sert bir duruş sergilese de, Filistin'deki soykırımı durduracak caydırıcı bir etki yaratamamıştır. Londra'nın tepkisi ise klasik liberal barış söyleminin ötesine geçmiyor. Yahudi çalışmaları alanında tanınan Brandeis Üniversitesi'nin Ağustos 2026 tarihli araştırması bu resmi daha da karmaşıklaştırıyor. ABD'li lisans öğrencilerinin yalnızca yüzde 9'u kendini açıkça "İsrail destekçisi" olarak konumlandırırken, çoğunluk ne İsrail hükümetine ne de Filistin yönetimlerine sıcak bakan, kendini konu hakkında bilgisiz addeden ve meseleye nispeten düşük kişisel önem atfeden gruplardan oluşuyor. Kamuoyundaki bu tepki, İsrail'e karşı derin ve istikrarlı bir ideolojik dönüşümden çok, yüzeysel ve yeniden şekillendirilmeye açık bir tepkiselliğin mevcut olduğunu gösteriyor. İsrail de yönlendirilebilir, yönetilebilir ve kaybederken kazanmak üzerine kurulu bir strateji izliyor.
İsrail'in değişen stratejisi
İsrail'in özellikle Batılı başkentlerdeki kamuoyu mücadelesinden ve itibar inşası stratejisinden tamamen vazgeçmediği rahatlıkla söylenebilir. Nitekim bir örüntü haline gelen İsrail'in işgal ve soykırımları, süreklilik arz ettiğinden ötürü Siyonist rejim için olası itibar kayıplarını tolere etmeye dair her zaman paralel işleyen bir hat oluşturmuştur. Buna göre, işgalci rejim kriz dönemlerinde Batı'daki piar kampanyalarının ağırlık merkezini görünür ikna faaliyetlerinden müttefik başkentlerdeki karar mekanizmalarına doğru kaydırmıştır. Söz konusu taktiksel manevranın birbirini besleyen birkaç yapısal nedene dayandığı söylenebilir.
Bunların en temeli, İsrail'in güvenlik doktrininin tarihsel olarak son derece düşük bir tehdit eşiğine oturmasıdır. Tel Aviv'in nazarında herhangi bir komşu ülkede veya stratejik önemi yüksek bir alanda (Suriye, Lübnan gibi) gerçekleşen yapısal bir değişiklik, hemen acil bir tehdit olarak kodlanabilir. 7 Ekim bu eşiği kalıcı biçimde aşağı çekti. Suriye'de Esad rejiminin devrilmesi, devrimin başarıyla taçlanması ve İbrahim Anlaşmaları'ndaki çatırdama gibi gelişmelerle konjonktür daha da sertleşmiştir. 8 Aralık 2024 sonrası Suriye'de gerçekleşen süreç ve özellikle Türkiye'nin desteğiyle istikrar arayışındaki Şam'ın pragmatist dış politikası, İsrail açısından kritik öneme sahip olarak değerlendiriliyor. İki yıl öncesine kadar tampon bölge işlevi gören Suriye sahası, artık Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgesel bir denklemde doğrudan bir cephe hattına dönüşmüştür. Tampon bölgelerin cephe hatlarına evrilmesi, İsrail'i imaj inşasından çok caydırıcılık üretmeye odaklanmaya itiyor. Mevcut Netanyahu hükümetiyle bu eğilim daha da perçinlenmiş görünüyor. Dünyanın geri kalanı düşman olsa bile, düşmanlar üzerinde caydırıcılık sağlanabildiği sürece bunun bir mesele oluşturmayacağı fikri artık örtük bir doktrin niteliği kazanmıştır.
İsrail'in taktik değişikliğine gitmesinin ikinci nedeni, İsrail'in kendi iç siyasi takvimiyle ilişkilidir. Yaklaşan seçim atmosferi İsrail'in düşman ve öteki algısını yoğun biçimde şekillendiriyor. Bu durum, dışa dönük imaj kaygısından ziyade içe dönük güvenlik söylemini önceliklendiren bir siyasi iklim doğuruyor. Üçüncü neden, geleneksel lobi aygıtının aşınmasıyla ilişkilidir. AIPAC'ın Michigan'daki rekor harcaması beklenen sonucu vermedi. Seçmen davranışını ölçen anketlerle tanınan Data for Progress'in Temmuz 2026 tarihli çalışması, AIPAC fonu alan adayların rakiplerine karşı istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha kötü performans gösterdiğini tespit etti. Buna karşılık AZAPAC gibi Siyonizm karşıtı lobi yapılarının kurumsallaşarak seçim siyasetine dahil olması, klasik açık lobicilik kanalının siyasi maliyetini önemli ölçüde artırmış durumda. Bu koşullarda daha örtülü, çok kanallı ve dağınık bir etki arayışı, İsrail açısından yalnızca bir tercih değil, bir bakıma rasyonel bir zorunluluk haline geliyor.
Dördüncü ve belki de en dikkat çekici neden ise doğrudan Netanyahu'nun kendi ifadeleriyle teyit ettiği stratejik bir yaklaşıma işaret ediyor. Meselenin artık kamuoyunu doğrudan ikna etmekten değil, kamuoyunu şekillendiren algoritmik altyapıyı etkilemekten geçtiği düşüncesi öne çıkıyor. TikTok satışı tartışmaları ve sosyal medya platformlarının editoryal mekanizmalarına karşı artan ilgi, İsrail'in Batı'daki tepkiselliğin asıl kaynağını dijital bilgi akışlarında gördüğünü gösteriyor. Bu nedenle Tel Aviv'in imaj yönetimini geleneksel kamuoyu kampanyalarından çok daha derin ve görünmeyen bir katmanda gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bu eğilime paralel olarak İsrail'in Avrupa'da radikal sağ ve otoriter eğilimli siyasi figürlerle işbirliği arayışı da ayrıca not edilmelidir. Hollanda'da aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders örneğinde görüldüğü gibi, kendi ülkesindeki Yahudi cemaatiyle sorun yaşamayan ama Müslüman karşıtlığı konusunda görece aktif olan siyasi aktörlerle kurulan ittifaklar, Avrupa'da, büyük ölçüde Orta Doğu'daki istikrarsızlıktan ve iç savaşlardan kaynaklanan göç dalgalarının bir ürünü olarak, artan Müslüman nüfusun orta ve uzun vadede yol açacağı diasporalaşmaya karşı önceden kurulmuş bir denge unsuru olarak okunabilir. Bu da İsrail'in kendi konumuna dair yaptığı değerlendirmenin geleneksel kamuoyu diplomasisi anlayışının çok ötesine geçen, toplumsal mühendislik boyutları taşıyan bir çerçeveye evrildiğini gösteriyor.
-Müttefiklerin gecikmiş hesabı
Washington, Londra, Madrid gibi başkentlerdeki tepkiler birbirinden farklı görünse de hepsi için altta yatan ortak bir örüntüden söz edilebilir. Batılı siyasiler, İsrail'in sahadaki eylemlerinin siyasi faturasını, artık kendi seçmen tabanlarına ödemek zorunda kalıyor ve bu faturayı üstlenmeye giderek daha az istekli görünüyor. Bu noktada Batılı başkentlerde İsrail'e yönelik eleştiriler toplumun tabanından siyasal elite doğru ilerliyor; kamuoyundaki dönüşüm, karar alıcıları kademeli olarak sıkıştırıyor.
Michigan örneğinde olduğu gibi, güçlü biçimde İsrail yanlısı bir Cumhuriyetçi adayın bile lobi desteğini bir siyasi yük olarak görmesi, bu dinamiğin artık tek bir partiyle sınırlı olmadığını açıkça gösterir nitelikte. Cumhuriyetçi cephede gazeteci Tucker Carlson ve eski ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin benimsediği eleştirel çizgi, MAGA hareketi içindeki "gereksiz savaşlara hayır" damarıyla örtüşüyor. Bu kanadın güncel sözcüsü konumundaki Başkan Yardımcısı JD Vance'in söylemleri, söz konusu kırılmanın artık partinin kurumsal merkezine de sızdığını gösteriyor.
Bununla birlikte İsrail, müttefik siyasetçilerin desteğinin sağladığı kazanımlardan daha fazla siyasi maliyet üretmeye başladığı bir gerçeklikle de karşı karşıya kalıyor. Nitekim İsrail'e yönelik geleneksel baskı ve ikna araçları artık eskisi kadar etkili değil. Bu noktada Netanyahu'nun siyasi geleceği kilit bir değişken olarak öne çıkıyor. Netanyahu'nun görevde kalmasının Gazzeliler açısından olumlu bir gelişme olma ihtimali oldukça düşük. Ancak bu tablo paradoksal biçimde İsrail'in uluslararası imajını onarmak için de ideal bir senaryo değil. Buna karşılık Netanyahu'nun siyaset sahnesinden çekilmesinin ardından gelecek yönetim onu otoriter ve bencil bir "günah keçisi" ilan ederek nispeten daha "liberal" bir söylem benimseyebilir. Bu yaklaşım, Batı kamuoyunda ve çoğu müttefik hükümet nezdinde "doğru ve beklenen adım" olarak karşılanabilir. Böyle bir senaryo, Gazze'de yaşananların hafızada kalıcılığını zayıflatıp İsrail'in yapısal niteliğinin uluslararası kamuoyunun gözünden kaçmasına hizmet edebilir. Bu ise tam olarak İsrail'in ateşkes sürecini kullanarak inşa etmeye çalıştığı senaryonun tezahürü olacaktır.
[Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Exeter Üniversitesi Arap ve İslam Çalışmaları Enstitüsü doktora sonrası araştırmacıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: AA / Güncel
Amerika Birleşik Devletleri, Tel Aviv, Politika, Güncel, İsrail, Dünya, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Tel Aviv, Politika, Dünya, Güncel, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA