Türkiye'nin girişimleri ABD ile İran'ı ortak bir noktada buluşturabilir mi?

Güncel Haberler

İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, ABD-İran hattında cuma günü yapılması planlanan görüşmelerin gerilime etkilerini ve Türkiye'nin diplomatik rolünü AA Analiz için kaleme aldı.

İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, ABD-İran hattında cuma günü yapılması planlanan görüşmelerin gerilime etkilerini ve Türkiye'nin diplomatik rolünü AA Analiz için kaleme aldı.
***
Türkiye, İran'da 28 Aralık'ta başlayan protestoları ilk etapta bu ülkenin iç meselesi olarak görüp uzaktan takip etmeyi tercih etse de ABD ve İsrail'den gelen müdahale tehditleri sonrası bir çatışma riskinin belirmesiyle daha proaktif pozisyona geçti. Özellikle 2 Ocak'ta ABD Başkanı Donald Trump'ın protestoculara ölümcül müdahalede bulunulması durumunda İran'a saldırmak için hazır olduklarını söylemesi, Ankara'yı teyakkuza geçirdi.
Konuya dair ilk resmi değerlendirmeyi TRT Haber'e 9 Ocak'ta verdiği röportajda yapan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, protestoların İran'ın kendi iç sorunlarıyla ilgili boyutlarının bulunduğunu ama aynı zamanda yurt dışından İran'ın rakipleri tarafından da manipüle edildiğini söyledi. Sonraki günlerde bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da sürece ilişkin değerlendirmeler yaptığı gibi gerilimi düşürmeye dönük temaslara başladı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD Başkanı Trump ile 21 Ocak'ta yaptığı telefon görüşmesinde bölgesel ve küresel gelişmeler bağlamında İran'ın da gündeme geldiği anlaşılıyor. Ertesi gün 22 Ocak'ta bir telefon görüşmesini de İranlı mevkidaşı Mesud Pezeşkiyan ile yapan Erdoğan, Türkiye'nin İran'a karşı dış müdahale senaryolarına hiçbir zaman olumlu yaklaşmadığını belirtti. Bunun ardından 28 Ocak'ta Al Jazeera'da yayımlanan röportajında Bakan Fidan da "İran'a saldırmak yanlış olur, savaşı yeniden başlatmak yanlış olur." dedi, Tahran'ın nükleer dosyayı yeniden müzakere etmeye hazır olduğunu hatırlattı ve ekledi: "Amerikalı dostlara her zaman tavsiyem şudur: İran'la olan dosyaları teker teker kapatın. Önce nükleer dosyayı kapatın, sonra diğerlerini kapatın."
Bu gelişmelerin ardından İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, 30 Ocak'ta İstanbul'a gelerek mevkidaşı Fidan'la görüştü ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildi. İki ülke dışişleri bakanlarının ortak basın toplantısında Fidan'ın bir önceki gün Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile telefonda "çok uzun bir görüşme" yaptığını söylemesi, aslında resmi belirginleştiriyordu: Ankara, her iki ülkenin de diplomatik çözüme açık olduğunu görünce süreçte kolaylaştırıcı bir rol üstlenmişti.
Nitekim bu temasların meydana getirdiği olumlu havanın da etkisiyle çok geçmeden bir hafta sonra yani 6 Şubat'ta İstanbul'da Erakçi ve Witkoff'un bir araya geleceği açıklandı. Bu satırların yazıldığı 4 Şubat akşamı itibarıyla görüşmelerin Umman'a taşınacağı ortaya çıktı. İran'ın müzakere yeri dışında içeriğe ilişkin de bazı asli revizyon taleplerinin olduğu ancak bunun ABD tarafından kabul edilmediği ve bu nedenle görüşmenin iptal edileceği yönünde çıkan haberler ise İran kaynaklarınca Amerikalıların "İran'ın iradesini test etmeye dönük" bir medya savaşı olarak nitelenerek yalanlandı. Süreç çok dinamik ve hatta kaygan bir zeminde ilerlese de eldeki emareler görüşmenin gerçekleşeceğini gösteriyor. Dolayısıyla mevcut durumda sorulması gereken temel soru şudur: ABD-İran temaslarının "nihai" hedefi ne olacak?
ABD ile İran arasında "uzun vadeli barış" mümkün mü?
ABD ile İran arasında, ilk turu 12 Nisan'da Umman'ın başkenti Maskat'ta yapılan ve Maskat ile Roma arasında gidip gelen görüşmelerin 4. turu 11 Mayıs'ta gerçekleştirilmişti. 23 Mayıs'taki 5. tura günler kala ise ABD Başkanı Trump, 13-16 Mayıs'taki Körfez turu kapsamında ziyaret ettiği Katar'da, İran ile "uzun vadeli barış" için çok ciddi görüşmeler yürüttüklerini söylemişti.
Ancak Witkoff, 4. tur öncesinde Trump'ın İran'ın herhangi bir oranda uranyum zenginleştirmesine izin vermeyeceğini açıklayarak süreci zora sokmuştu. Nitekim İran Devrim Lideri Ali Hameney, birkaç gün sonra 20 Mayıs'ta yaptığı cevabi açıklamada "sıfır zenginleştirme" çıkışının büyük bir hata olduğunu ve kimseden izin almayacaklarını söyleyip eklemişti: "Müzakerelerin işe yarayacağını düşünmüyoruz ve ne olacağını da bilmiyoruz." Çok geçmeden ne olacağı ortaya çıkmış, 13 Haziran'da İsrail, İran'a saldırmış ve çatışma 12 gün boyunca devam etmişti. ABD'nin bu çatışmaya doğrudan müdahalesi ise 22 Haziran'da üç nükleer tesise yaptığı saldırıyla sınırlı kalmıştı. Şimdi ise gerilim doğrudan ABD-İran hattında yaşanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmi ziyaret için bulunduğu Suudi Arabistan'ın Şarku'l Avsat gazetesine 3 Şubat'ta verdiği mülakatta gerilimi azaltmak ve sorunları çözmek için Türkiye'nin İran ile ABD arasında kolaylaştırıcı rol üstlenmeye hazır olduğunu yineledikten sonra şu önemli değerlendirmeyi yaptı: "Tecrübe göstermiştir ki bu bölgenin değerlerini, kimliğini, geçmişini ve geleceğini kavrayamayan senaryolar, bölgeye daha fazla acı ve trajedi getirecek, güvenlik ve barışı tesis etmeyecektir." ABD ile İran arasındaki husumet gibi asli sorunların çözümünün büyük bir sabır ve çaba gerektirdiği bu tecrübenin önemli bir parçasıdır.
Nitekim Tahran ile Washington arasında daha önceki yıllarda yapılan görüşmelere da vakıf olan Ankara, müzakerelerin nisan-mayıs aylarındaki safhasında yaşananlardan önemli sonuçlar çıkardı ve tarafların aynı hataları tekrarlamaması için gayret sarf ediyor. Bakan Fidan'ın adım adım ilerleme vurgusunun temelinde de bu var. Şayet nükleer dosya ile başlanır ve bu konuda mesafe katedilirse iki ülke arasında tansiyon düşebilir. Bu sayede balistik füze ve bölgesel politikalar gibi konular daha gerilimsiz bir ortamda ele alınabilir ancak bunun gerçekleşebilmesi için çatışma riskinin bütünüyle ortadan kalkması, mümkün değilse de en azından azalması ve diplomasiye gerçek bir şans tanınması gerekiyor.
Türkiye, halihazırda tam olarak bunu sağlamaya çalışıyor. Görüşmelerin Türkiye gibi iki tarafla da güçlü ilişkilere sahip ve konunun künhüne vakıf bir ülkede yapılması, risklerin yönetilmesi açısından yararlı olurdu ancak görüşmenin nerede yapıldığından çok sağlam, yapıcı ve ortak bir zemin üzerine inşa edilmesine yoğunlaşan Ankara, tıkanan diplomasi kanalının açılmasında kritik bir rol oynadı. Peki bu noktadan sonra ne beklenmeli?
Nirengi noktası ne?
Öncelikle ABD'nin bölgeye önemli bir donanma gücü gönderdiği, İran'ın da hasmından gelen sözlü ve fiili tehditlere benzer karşılıklar verdiği bir ortamda çatışma riskinin varlığını koruduğu aşikar. Hatta Trump'ın 4 Şubat akşamı müzakerelerin durumuna ilişkin belirsizlik ortaya çıkınca kendisine Hameney'in endişelenmesinin gerekip gerekmediğinin sorulması üzerine "Bence çok endişelenmeli." diyerek yinelediği tehdit göz ardı edilmemeli ancak göz ardı edilmemesi gereken bir diğer husus, ABD Başkanı'nın son günlerde İran'ın nükleer programına işaret ederek "Nükleer silah olmayacak" vurgusu yapması. Diğer bir ifadeyle, görüldüğü kadarıyla Trump için İran'la görüşmelerde nirengi noktası hala nükleer dosya.
Diğer yandan İran da öteden beri nükleer programının barışçıl olduğunu temin edecek adımlar atmaya hazır olduğunu söyleyerek aslında kalıcı ve yapısal tavizler vermeye açık bir duruş sergiliyor. Bu noktada eğer İran, geride kalan yıllarda yüzde 60 oranında zenginleştirdiği tahmin edilen 400 kilogram uranyumun üçüncü bir ülkeye transferini kabul ederse somut bir adım atmış ve ABD'ye ortak bir noktada buluşulabileceği mesajını vermiş olacaktır.
İran, şayet bunu yapıp gerilimi düşürürse kuşkusuz bunu öncelikli olarak kendi güvenlik ve çıkarı için yapmış olacaktır. Bu, mevcut diplomasi zemininin kırılgan olduğu dikkate alınarak kararlı şekilde ve muhatabı oyalamadan yapılmalı. Bu sorumluluk, kanalın açılmasında aktif rol oynayan Türkiye ve diğer bölge devletlerinin değil ABD karşısındaki kısıtlarının pekala farkında olan İran'ın uhdesinde. Aksi takdirde en büyük zararı da yine İran görecektir. ???????
[Doç. Dr. Serhan Afacan, Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsünde Öğretim Üyesi ve İRAM Başkanıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.