Oruç tutmanın faydaları nelerdir? Orucun insan sağlığına faydaları!
Ramazan ayı geldi ve oruçlar tutulmaya başlandı. Vatandaşlar tuttukları oruçların insan sağlığına faydaları ve etkileri nelerdir merak ediyorlar. Peki, Oruç tutmanın faydaları nelerdir? Orucun insan sağlığına faydaları nelerdir? Diyanet İşleri Başkanlığı kaynaklarına göre haberimizde...
Oruç tutmanın faydaları nelerdir? Ramazan ayı geldi ve oruçlar tutulmaya başlandı. Vatandaşlar tuttukları oruçların insan sağlığına faydaları ve etkileri nelerdir merak ediyorlar. Peki, Oruç tutmanın faydaları nelerdir? Orucun insan sağlığına faydaları nelerdir? Diyanet İşleri Başkanlığı kaynaklarına göre haberimizde...
ORUÇ TUTMANIN FAYDALARI
Allah'ın emir ve yasaklan elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah'ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu inkar edilemez bir gerçektir. İslâmi öğretinin kendilerine yüklediği görev gereği İslâm âlimleri çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hâle getirilmesine çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir. Oruç ibadetinin temel hedefi insanları takvaya eriştirmektir. Bu bizzat Kur'an-ı Kerim'de "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı..." (Bakara, 2,/183) şeklinde ifade edilmektedir. Oruç ibadeti kanaatkarlığımızı güçlendirir. Açlık çeken insan yoksulun, muhtacın durumunu anlar ve kanaat etmenin önemini daha iyi kavrar. Artık israf edemez olur. Allah Resulü'nün "Kanaat bitmeyen bir hazinedir" (Beyhakî, "Zühd",2/88) sözü, müminin kulaklarında yankılanır. Nimetin eskisinden daha çok kadrini bilen insan, Allah'a olan şükrünü artırır. Hırsın mahrumiyete, kanaatin rahmete vesile olduğunu anlar. Allah Resulü'nün "iktisat eden geçim sıkıntısı çekmez" (Ibn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/331) müjdesi hayatında tezahür etmeye başlar. Oruç ibadeti, insana iftar ve sahur ile, kılınan teravih namazlarıyla, diğer ibadetlerle hayata çekidüzen verme imkânı tanır. Oruç ayı olan Ramazan Ayı, kulun Rabbine iltica ederek, günahlarının bağışlanması için hayat yoluna yerleştirilmiş fırsat ve hazinelerle doludur. Kişi, Kur'an üzerinde daha fazla düşünme imkânı yakalar.
ORUÇ TUTMANIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ!
Dr. Haşan Fehmi GÖKALP tarafından yayımlanan "Orucun Sıhhi Faydaları" başlıklı yazısı orucun insan sağlığına faydaları konusunda bilgi vermektedir:
Oruç tutmak, evvelki peygamberlerin, ümmetlerine fark olduğu gibi biz müslümanlara da Ramazân-ı Şerifte oruç tutmak farzdır. Cenâb-ı Hak hiç bir kimseye tâkat getiremiyeceği zorluklarla emir ve teklifte bulunmadığından Ramazân-ı Şerîfte hasta veya yolcu olanlar sonradan günü gününe kaza etmek şartiyle ma'zur sayılmışlar; ihtiyarlık veya diğer sûretle vücut kuvvetleri fazla yıpranmış ve bu yüzden oruca gücü, tâkati yetmiyen kimseler de, her gün için bir fakire, iki öğünden ibaret günlük yiyeceğini fidye olarak vermekle mükellef tutulmuşlardır.
Hayız hâlinde, gebe veya emzikli olan kadınlar da sonradan kaza etmek üzere Ramazân-ı Şerifte oruçtan muaf ve ma'zurdurlar,
Farziyeti bildiren âyet-i kerimede açıklandığı üzere oruçtan maksat biz müminlerin bedenen korunması ve rûhan terbiyesidir. Ma'zur olanların oruçtan muvakkaten veya tamamen muaf tutulmaları ise Allâhu taâlânın bizlere güçlüğü değil kolaylığı murâd etmesi hikmetine dayanır.
Oruç, Perhiz ve Diyet :
Fecr-i sâdık'tan i'tibâren gün batıncaya kadar yiyecek, içecek şeylerden ve cinsî ihtiyaçtan tatmin etmekten nefsimizi alıkoymamıza oruç diyoruz; fakat bunun ibâdet kasdiyle Allâhu taâlânın emri olarak niyet ve şuur ile tutulması şarttır.
İslâmiyetin gayri dinlerde olduğu gibi bizim orucumuz, etlere ve yağlı yiyeceklere karşı belli günlerde mutlak bir perhiz değildir; kezâ ba'zı hastalıklarda vücudun zarar göreceği gıdâlar öğünden çıkarılarak tertip edilen tıbbî tedâvi diyetleri kabilinden de değildir.
Gündüzleri Hâlik'ın ve hilkatın emirlerine itâatle nefsini koruyan müslümanlar iftar zamanından fecr-i sâdık'a kadar i'tidâl üzere yiyip içmekte ve diğer ihtiyaçlarını sağlamakta tamâmen serbesttirler. Bu i'tibârla, İslâmın orucu, insanları tabiata karşı mutlak bir kayıt altına almaksızın, gündüzün yemek, içmek ve sair cinsî ihtiyaçlarını akşama ve geceye tehir ediyor. Bundan da maksat,
iman ve iz'an sâhibi müslümanların sakınmaları ve korunmalarıdır.
Gündüzün, normal hayâtın gerekli faâliyetlerini sıhhi bir zindelikten doğan rûhî şevk içinde yapabilmeleri ve ibâdetlerin en yüksek zevklerini tadabilmeleri için insanları gündüzün yiyip içmelerine hiç olmazsa senenin belli bir zamanında ara vermeleri mutlaka lâzımdır. Bu sayede müslümanlar bedenen, ruhan selâmet ve sıhhate nâil olurlar.
Hayâtımızın devâmı için vücûdumuzun bünyesine dâhil bütün enerji maddelerini başlıca üç grup gıdalardan alıyoruz :
1 — Vücûdumuzda uzuvların ve dokulardaki hücrelerin faâliyeti neticesi her gün vuku bulan esas yapı ve ta'mir maddesi : proteinli ya'nî albüminli gıdalar,
2 — Bedenimizin tabiî harâretini ve mekanik hareketlerini te'min eden mühim bîr enerji kaynağı : unlu ve şekerli gıdalar (karbon hidratlar),
3 — En yüksek kalori hâıl eden yağlar.
Bunlardan başka hayâtî faaliyetin başlıca mühim unsuru olan su ile, oksijen, klorsodyum, potasyum, fosfor, kükürt, kalsiyum, demir, iyot, magnezyum... gibi ma'denî maddelerde bilhassa et, hububat, sebze ve meyvaların terkibinde gıdâ olarak bünyemize girmesi elzem maddelerdir.
Aynı zamanda gıdalarımızda (et, süt, yumurta, sebze ve meyvalarda fazladır) hayat ve sıhhatimiz için pek lüzumlu olan maddeler de vitaminlerdir.
Vitaminler bilgisi asrımızın bilhassa bu son yıllarda koruyucu ve tedavi edici hekimliğe büyük başarılar kazandıran en kıymetli ve geniş bir ilim şubesidir.
A.B.C.D.E.......... .. ilâ alfabe harfleriyle sıralanan gurup, gurup vitaminlerin şimdilik keşfedilenleri 25-30 kadar ise de bunların hıfzıssıhha ve tedâvî bakımından ehemmiyetleri ve tatbikatı son derece geniştir.
İnsanlığın her hususta hidâyet ve saadetini sağlıyacak en yüksek ilâhı vahy ve ilhamlarla hilkatin ve tabiatın nice nice esrârına ve hikmetlerine nüfuz eden sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.) in, bir hadis-i şeriflerinde : "Yemeği soğutunuz (soğuk yiyinez). Zira sıcak yemek muhakkak bereketsizdir." buyurmuş olduğunu görüyoruz. Bu hadis-i şerifin tıp ve hıfzıssıhha bakımından ehemmiyeti pek büyüktür.
Sıcak yemeklerin hazım yollarına vereceği ma'lûm zararlardan maada asıl vitamin bahsiyle ilgisi vardır. Çünkü vitaminlerin pek çoğu hararete dayanmaz, bozulur, hassasını ve tesirini kaybeder. Halbuki yiyeceklerimizin besleyici hassalarını muhafaza etmesi, sıhhatimiz için elverişli olması, tazelikleri sayesindedir; aksi takdirde muzırdır.
Günlük gıda ihtiyacımız :
Çocukluktan i'tibâren büyüme çağında gıdâ ihtiyâcı fazladır. İhtiyarlık denen ileri yaştaki inhitat devrinde gıdâ ihtiyâcı beden faaliyetiyle birlikte azalır. Orta yaşta, yetkin (kâhil) kimselerin de gıdâ ihtiyâcı çalışma şekline, sarf edilen enerji mikdârına, mevsime ve iklime göre biraz fark eder. Vasati olarak, yetkin bir kimsenin gıdâ ve kalori ihtiyâcı şöyledir ;
Albüminli yiyeceklerin 1 gramı 4,1 kalori hâsıl eder.
Unlu, şekerli yiyeceklerin 1 gramı 4,1 kalori hâsıl eder.
Yağların 1 gramı 9,3 kalori hâsıl eder.
Tam istirahat halinde olanların beden ağırlığının beher kilosuna 30 - 35 kalori,
Muhtelif işlerde normal ve mu'tedil çalışmalarda beher kilosuna 40-45 kalori,
Ağır ve fazla kuvvet sarfını gerektiren işlerde ise beher kilosuna 45 - 60 kalori lâzımdır.
Muhtaç olduğumuz normal günlük kalori mikdârını bu üç çeşit yiyeceklere göre şu mabetlerde tertip edilmesi uygundur:
Meselâ 70 kilo gelen bir kimsenin beher kilosuna 40 kalori temini için 2800 kalori lâzımdır, bunun :
%15 i albüminli yiyeceklerden, ya'nî 420 kalori
%25 i yağlardan 700 kalori
%60 kadarı da unlu ve şekerli
yiyeceklerden 1680 kalori
2800
olması münâsiptir.
Vücûdumuzun yapısına ve esas ta'mîrîne yarayan protein (albümin) li yiyeceklere zannolunacağı kadar büyük bir İhtiyaç yoktur; herkese kilo başına vasati 1 gram albümin kâfidir. Meselâ 70 kilo gelen bir kimsenin 70 gram albümin alması
kâfi gelir. Et, yumurta, peynir..... gibi albüminli
yiyeceklerde albümin ve azot nisbeti takriben 1/5 dir. O halde bu yiyeceklerden 350 gr. kadar yenmesi günlük albümin ihtiyâcını tamamen karşılıyacaktır. Fakat ekmek, hububat ve ba'zı sebzelerde âzımsanmıyacak kadar albümin de bulunduğundan et, yumurta, balık, peynir... gibi kuvvetli yiyeceklerden (350 gr. mikdârında) yüksek albümin almamıza ihtiyaç yoktur. Esasen yetkin bir kimsenin günlük azot bilançosu vasati olarak
14 -15 gr. kadardır, ya'ni idrarla çıkardığı normal mikdârda azot (albüminli madde) zayiatı bundan ibarettir. O halde her gün için gıdâsında bu mikdâr albümin bulunması kâfi gelecektir. Çoğu idrarla ve pek azı kalın barsak yoliyle vuku bulan günlük azot ziyâını normal ve müvâzenede tutmak için az mikdârda albüminli gıda ile idâre etmemiz her veçhile sıhhate uygundur.
İkinci gurup gıdâmız unlu ve şekerli maddeler olduğunu söylemiştik. Bunlar hazım cihazında glikoza kadar ayrıldıktan sonra barsaklardan emilerek kana karışır. Hazmolunan diğer maddelerle birlikte karaciğere gider; zerrelerinden su kaybederek glikojen denen kesif bir halde karaciğerde toplanır. Kanın litresindeki vasati 1 gram üzerinden glikoz mikdârını (glisemi) diğer mühim a'zânın normal vazife iştirakiyle karaciğer idâre ve tanzim eder.
Albüminli maddeler vücutta terâküm ederek protein deposu yapmadıkları halde, karbon hidrat denen unlu - şekerli maddeler tekasüfle karaciğerde ve adalelerde toplanır.
Üçüncü gurup gıdâlanmızı teşkil eden yağlar ise beher gramı 9,3 kalori hâsıl eden yüksek ihtirâk maddeleridir.
Vücûdun normal faaliyet derecesine göre muhtaç olacağı kalori hesabiyle gerekli gıdâ maddeleri bu nisbetlerde olması lâzımsa da herkes daha ziyâde sevdiği ve istediği yiyeceklere gelişigüzel bir yol ve rağbetle yaşamakta olduğundan faâliyet şeklimizle gıda alışımız hiç te uygun değildir.
Zaruri görülen ba'zı hastalık hallerinde hususî diyet usûlleri tedavi maksadiyle tatbik edilmekte ise de biraz düzelince hastalar yine bildiklerinden ayrılmazlar. Gıdâlarımızdan mikdâr i'tibârile farklı diyet listeleri tanzim edilen hastalıklar (zayıflama, beslenme, şeker hastalığı, gut, taşlı böbrek hastalıkları, kansızlık, kalb ve deveran hastalıkları) olduğu gibi gıdalarda keyfiyet bakımından da (mide kuruması ve kanaması, ince bağırsak hastalıkları, kalın bağırsak hastalıkları, karaciğer ve safra yolları hastalıkları, pankreas hastalıkları ve ateşli hastalıklarda) ayrı ayrı diyetler tatbik olunur. Fakat bütün bu haller esâsen oruç mükellefiyetinden müeccel veya muaf hastalara mahsustur. Binâenaleyh yukarıda kısaca arzettiğimiz gibi oruç, gıdalarımızın mikdârca ve keyfiyetçe tahdidi şeklinde bir diyet dahi telâkki edilemez.
İnsanların umumiyetle ma'ruz kaldıkları beden isrâfı, yiyip içmeğe ve cinsî arzulara karşı olduğundan sıhhatleri ve tâkatleri yerinde olanlara senede bir ay, yemek zamanlarını değiştirmekten ibaret oruç tutmaları farz kılınmıştır. Senenin en kısa veya uzun günlerine tedricen rastlıyan Ramazân-ı Şerif orucu biz müslümanlara ayni ni'met ve aynı hayat olduğundan bunu en büyük bir şükranla edâ etmeliyiz. iftar zamanında vakit gelince orucu bozmağa acele etmek, sahur vakitlerinde ise tehirli ve temkinli hareket etmek gibi gıdâî sıhhî tedbirler de Peygamber Efendimiz'in güzel emr ü âdetlerindendir.
iftar zamanında tatlı ve meyve nev'inden bîr şey yiyerek orucu bozduktan sonra akşam namazı kılınır ve ifrâta kaçmaksızın yemek yenir.
Yatsıdan sonra Ramazân-ı Şerife mahsus terâvih namazı da, mevzun ve mu'tedil beden harekât-ı mahsusâsı sayesinde hazım vazifesini kolaylar; âdeta yemekleri eritir.
Geceleri terâvih namazlarından sonra sahur vaktına kadar uyuyup, istirahat etmek lâzımdır.
Sahur yemeğinden sonra da hemen uyumamalıdır. Sabah namazını kıldıktan sonra vakit varsa istirahat etmek münâsiptir.
Gündüz uykusu bâhusus öğleden sonra akşama yakın hiç uygun değildir.
Gündüzleri, normal hayatımızın canlı ve verimli çalışma zamânı olduğundan, nefsimize, irâdemize ve şuurumuza hâkim olmamız gereken ve hayâtımızı en çok israf ettiğimiz bir zamândır. Bu itibarla oruç bizi her veçhile korumak için gündüze münhasır bir ibâdet ve riyâzettir.
Oruç tutmak insanı her türlü bedenî, ruhî zararlardan ve ifratlardan koruyan bir kalkandır. Bütün bir sene gelişi güzel, itiyadınca yiyip içen ve bu yüzden mi'desi, bağırsakları, karaciğeri, pankreası damarları ve kalbi mutlaka yorulan veya bozulan kimselerin oruçla kendilerini sıhhatli bir hâle koymaları gayet tabiî bir vazifedir. Bu ibâdet hakkın ve hakikatin tâ kendisidir. Az yemekle, seyrek yemekle bir zarar gelmez. Sık ve fazla fazla yemek ise insanı bedenen ve şeklen pek sakil bir hâle sokarak ma'lûl bırakabileceği gibi zekâ ve fikri kabiliyet itibariyle de geri bırakır.
Ne kadar fazla yenirse yensin ancak insanın kilosu artar. Buna mukabil pankreas denen uzvumuz vazîfe i'tibariyle gittikçe zayıflar. Albüminli, şekerli ve yağlı yiyeceklerin hazmi bozulur. Gıdâ ve kuvvet için yenen maddelerle vücut âdetâ zehirlenir. Ekseriyetle 45-50 yaşlarında rastlanan şeker hastalığı (diyabet) bol yiyip içenlerde, boğazına düşkün, ifrattan ve israftan kendini alamıyanlarda daha sık görülür. % 27 nisbetinde irsi — âilevî bir bünye zaafından ve daha başka sebeplerden meydana gelen şeker hastalığı harp ve kıtlık senelerinde alelumum azalır. Bu da gösteriyor ki şeker hastalığında oburluğun tesiri oldukça mühimdir. Bol yiyip az hareket etmekten insan ekseriya şişmanlar, şişmanlık da diyabet için bir zemin teşkil eder. Şeker hastalarının 1/3 şişmanlardır.
Bir şahsın yaşına ve beslenme durumuna göre açlığa tahammül derecesi değişir; bir müellif nefsinde tatbik ettiği sıkı bir perhiz tecrübesinde 30 güne dayanmıştır.İyi besili ba'zı hayvanlar 2-3 ay açlığa tahammül edebilmiştir. Küçük ba'zı kuşların 9-10 gün dayandıkları görülmüştür. Küçüklerin ve gençlerin tahammülü nisbeten azdır. Kâhil kimseler ise açlığa ve susuzluğa en iyi tahammül ederler. Bittecrübe anlaşılmıştır ki açlığa dayanmak, bünyesi ve sıhhati müsait kimseler için hiç bir zorluk teşkil etmez. Üç gün birbiri ardınca oruç tutabilen bir kimsenin tahammülü mükemmel olduğu anlaşılır.
intizamsız ve çok mikdarda ve fazla çeşitli yemek yemekle vücut yükünü artıranlar bedenlerinin muhtelif kısımlarında toplanan yağların hammalıdır. Kandaki yağ miktarı ve lipoitler artar; kalb adalesi yağlanır; damarlar sertleşir; kan tazyiki yükselir; kalbin çalışması güçleşir; gittikçe takati azalır; nefes darlıkları ve çarpıntı hâlinde kalb zaafı meydana çıkar.
İnanition = Mahmasa denen açlık hâlinde vücut evvelâ fazla yağlarını sarf ve istihlâk eder; tedricen erir. Daha sonra unlu ve şekerli yiyeceklerden depo ettiği glikojenler sarf olmağa başlar. Albüminli madde sarfiyâtı ise gayet az vukua gelir. Sıhhati ve bünyesi normal bir kimsenin bile vücudunda yağ ve karbon hidrat ihtiyâtı vardır. Çünkü vücûdumuz aldığı gıda maddelerini behemehal ihtiyâcı ve faaliyeti nisbetinde gayet Ölçülü ve ekonomik bir şekilde sarf eder. Binâenaleyh hiç bir zaman ihtiyatsız değildir. Ancak biz yemekte içmekte âdeta vücûdumuzu tahrip maksadiyle israfa düşerek vücûdumuzun bu normal ve ihtiyatlı hayâtını kendimiz bozmuş oluruz ki, nefse zulüm bu kadar olur.
Bedenîn su ihtiyacına gelince :
Alınan gıdaların nev'i, mikdar ve keyfiyetine göre - mevsimin de tesiri vardır - bir kâhilin yevmi su ihtiyacı vasati 2,5 lİtre kadardır.
Suyun eksik veya fazla midarda içilmesi vücudun albüminli maddesinin harap ve zayi' olmasını intaç eder.
Vücûdumuza giren bu mikdar suyun hemen yarısını yiyeceklerimizle, sebze ve meyvalarla almış oluruz. Bunun 300 gramı teneffüs havâsiyle akciğerlerden çıktığı ma'lûmdur. Az bir kısmı da cildimizden, 1,5 - 2 litre kadarı da idrar yoliyle çıkar.
Kahillerde vücut ağırlığının % 67 kadarı sudur. O halde 70 kilo gelen bir kimsenin vücûdunda 46,9 kilo su vardır. Bu mikdar suyun, vücudun muhtelif azasındaki dağılma ve yerleşmesine gelince : Bunun 4,5 - 5 kilosu kanda, 25 kilosu adalâtta, geri kalanı da sür uzuvlardadır.
Yaşlı kimselerde bedenin suyu azalır.%60 a kadar iner.
Gençlerin vücûdunda ve yeni doğanlarda %75 i bulur. Henüz 3 aylık olan bir cenin vücudü ise %94 nisbetinde sudan ibarettir.
Mi'de ve bağırsaklardaki hazım bezlerinden, pankreastan hazım kanalına ifraz olunan sular ve karaciğerin safra yollarından on iki parmak bağırsağına dökülen safra, mecmûu i'tibâriyle, her gün 7-8 litreyi bulmaktadır. Bunun 2-3 litresi mi'deden, 500-800 cc ü pankreastan, 3 fitresi bağırsaklardan, 1-1,5 litre kadarı tükrük bezlerinden, 500-1000 gr. kadarı da safra olarak hazım yollarına dökülür.
Hazım vazifeleri nihâyet bulup imtisas başlayınca, emilme derecesine gelen muhtelif gıda maddeleriyle beraber, o mebzul hazım usâreleri de tekrar vücut tarafından çekilir; hiç bir suretle zâyi' edilmez.
Muhtelif gıda maddeleri hazım yollarında imtisâsa elverişli son mertebelerine kadar parçalanarak hazım olunurken dâimâ zerrelerinden su terk ederler ki, bu suretle dâhilde husûle gelen suyun mikdarı da yarım litreye yakındır.
Vücûdun beher kilosu için 35-40 gr. suya ihtiyaç vardır. Bu hesapça, 70 kilo gelen bir kimsenin su İhtiyacını 2800 gr. yuvarlak hesap 3 litre kabul ederiz.
Suyun günlük ihtiyaç mikdarı ile günlük zayiat mikdarı arasında tam bir müvâzene vardır.
Vücûdun muhtelif kısımlarında ve uzuvlarındaki hayati vazifeler hep bu suyun müvâzeneli bir sûrette alınıp verilmesine ve vücutta tabiî şekilde deveranına bağlıdır.
Normal kanın terkibinde %90 nisbetinde su vardır.
Eğer mi'de boşsa içilen su hemen bağırsaklara geçer ve emilerek kana karışır; kanın biraz sulanmasını mûcib olur. Fakat suyun kandaki muayyen nisbetini idâre eden merkezler ve sebepler sayesinde kan yine muayyen su nisbetine getirilir.
Albüminli, şekerli, yağlı gıdaların vücut a'zâsında doku hücrelerinin ihtiyacına göre müvâzeneli bir surette alış verişini idâre eden teşkilât vardır. Suyun vücutta idâre ve isti'mâli ise, damarların dokuların ihtiva ettiği albümin ve ba'zı emlâh nisbetine tâbi olduğu gibi ayrıca karaciğerin, iç salgı bezleri denen bir takım hormon guddelerinin ve dimağda mevcut husûsî merkezlerin ahenkli bir vazife birliği ve selâmeti sayesinde mümkün olmaktadır.
Bu cümleden olarak karaciğerin vücutta su mübadelesi üzerindeki mühim rolü, hormon bezlerinden yumurtalıkların, hançere önünde yer alan tiroit ve paratiroit bezlerinin te'siri vücuttan su tardına yaradığı gibi böbrek üstü bezleriyle pankreas hormonu ve dimağdaki hipofiz bezinin arka kısmına ait bir hormon da vücutta suyun kalmasına yarar.
Ma'deni iyonlardan sodyum iyonu vücutta suyun zaptına, kalsiyum ise suyun tardına yarar.
Su müvâzenesinde gıdalara gelince : Karbon hidratlar, ya'nî unlu, şekerli yiyecekler suyun bedende tutulmasına, albüminli gıdalar ise suyun çıkarılmasına yarar.
Şişmanlarda yağ dokusunda fazla miktarda su toplanır. İdrârı arttıran tedbirler şişmanların zayıflamasına hizmet eder. Bunun içinde bedene giren suyun ve tuzun mikdarlarını azaltmak lâzım gelir.
Çok fazla su içilirse vücutta suyun tanzim mekanizması bozulur. Kanda ve dokularda su mikdârı birdenbire artar. Su zehirlenmesi hâli meydana çıkar. Böyle kimselerde huzursuzluk, halsizlik, çok mikdarda idrar, ishaller, kaylar, fazla ter ve fazla salya, titremeler, kuvvetli ve sarsıcı adale seyirtileri, nihayet derin bir baygınlık içinde ölüm zuhûr eder. Henüz vahim akıbet zuhûr etmeden böyle bir hastanın damarına vaktinde, yüksek kesafette glikoz vesair mahlûller şırınga edilirse ârâzın önüne geçilir.İdrar yoliyle bedende fazla mikdarda su tardı mümkün olur.
Bilâkis vücut bir takım ishaller, devamlı yüksek ateş, mükerrer ve bol kaylar ve rutûbetli sıcak havada vuku bulan pek fazla terlemeler gibi sebeplerden, ziyâde mikdarda su zâyi' ederse, boğazda şiddetli bir kurulukla kendini gösteren mülhiş bir susuzluk belirir. Bu çeşit susuzlukta da şiddetli açlık gibi ıztıraplı bir hal vardır. Damardan ve aşağıdan tenkiye şeklinde su verilirse vücûdun bu ihtiyâç hâli önlemiş olur. Susuzluk idmanı yapanlar banyo alır ve tenkiye yaptırırlar.
Ödemler :
Kanla dokular arasındaki su mübadelesinde bozukluk neticesi cilt altındaki bağ dokuda serbest mâyi toplamasına ödem denir. Böyle toplanmış şişmiş yere parmakla basılırsa çukurlaşır, bir müddet sonra yavaş yavaş düzelir.
Göğüste ve karında toplanan sular da bir nevi ödemdir.
Kalb, böbrek, karaciğer hastalıklarında olduğu gibi iç ifraz bezleri hastalıklarında ve beslenme bozukluklarında da ödemler görülür.
Albüminli, karbon hidratlı gıda alımındaki noksan ve ifratlar da ödeme sebep olur.
Klorsodyum, klorpotasyum, kalsiyum gibi ma'deni tuzların da su mübadelesinde mühim nisbette rolleri vardır. Tekmil bedende (bilhassa adalelerde ve ciltte) 120-150 gr. kadar tuz bulunur. Kanda ise litresinde 6 gr. dır.
Günlük tuz mübadelesi ve ihtiyâcı 5 gr. etrafındadır. Vücut depolarında tuz ihtiyâcı tamamsa bedene ithal edilen fazla tuz kana geçtikten sonra böbreklerden süzülüp idrarla çıkarılır.
Bildiğimiz tuzun da vücuttaki rolü çok mühimdir. Kanın belli bir kesâfette tutulması, kanın ve ensicenin asit-alkali muvâzenesi ve su metabolizması, böbrek vazifelerinin tanzimi ve mi'denin ifraz vazifelerine de tuzun lüzumu aşikârdır.
Kanda belli bir tuz kesâfeti olmadıkça böbrekler idrar ifraz etmez.
Ateşli hastalıklarda, bilhassa zatürreede vücut ve dokularında tuz toplanır, kanda ise azalır. Vücutta tuzun artması veya noksânı yüzünden muhtelif hastalıklar meydana çıkar.
Potasiyum ve kalsiyum tuzlarının normal mikdarlarında aşikâr farklar bulunmasının su mübadelesine tesiri olduğu gibi ayrıca başka hastalıklara da delâleti vardır.
Görülüyor ki vücûdumuzun su ihtiyâcı ve bunun normal bir surette alıp verimi meselesi çok mühim ve son derece nâzik bir mesele ve bunda tekmil beden a'zâsı ilgilidir, denilse mübalâğa olmaz.
Bedende suyun deveranı hemen de bir âlemdir. Kan damarları dokularda, hücreler arasında kılcal bir haldedir. Kapiller denen bu kılcal damarlar, bulunduğu uzvun vazîfe hâline uygun surette inkişaf etmiştir. Ancak mikroskopla görülebilecek derecede küçük ve ince olan bu damârların umumî uzunluğu 100 bin metre ve kaplıyacakları satıh da 6 bin metrekare hesap edilmiştir.İşte kandan doku hücrelerine ve buralardan tekrar kana suyun geçmesinde bu kılcal damarlar âmildir.
Bağ dokusu içindeki boşluklarda su serbest halde değildir; oralarda kolloit denen kesif maddeler vardır ki bunlar su cezb ederek şişkin bir halde bulunurlar; ya'nî bir nevi hurdebînî su depoları demektir.
Bu kolloit maddelerin sönmesi yahut şişmesi suyun hücrelere veya kapiller damarlara geçmesini sağlar, bunlar birer tampon ve supap rolündedirler. işte bu i'tibarla tekmil vücûdumuz, bütün a'zâsı ve sayısız hücreleriyle âdeta suya dalmış, su içinde yüzüyor haldedir.
Hayâtımızın ve sıhhatimizin yolunda devamı basitçe yalnız bir su meselesiyle ilgili zannedilirse bile ne muammâlar karşısında olduğumuzu görürüz.
Açlığa 40 gün kadar dayananlar bile görülmüştür. Lâkin bir haftadan ziyâde susuz hayat kabil değildir. Vücut suyunun 1/5 inin zİyâı takdirinde hayat devam etmez. Tok kama susuzluğa dayanmak pek güçse de aç kalarak susuzluğa tahammül etmek pekâlâ mümkündür.
Vücûdumuz esâsen mâlik olduğu bol suyu sâyesinde oruç gibi muvakkat bir açlığa ve susuzluğa mükemmelen dayanacak hayatî kudretlere sâhiptir.
Vücûdün uğradığı her türlü hastalık ânzaları ekseriyâ bolca ve fâsılasız yemekten ileri gelmektedir.
Dâimi şekilde ve istirahatsiz çalıştırılan makineler zaman zaman sökülüp temizlenmeğe ve fazla
hareketle ısındığı zaman dinlendirilerek soğutulmağa, şâyet aşınmışsa silinip ta'mir ve ıslah edilmeğe nasıl muhtaç ise, vücût makinesinin bütün bir ömür boyunca durup dinlenmeden çalışması, pek insafsızca yükletilen gıdâlarla hiç şüphesiz yorulan mühim a'zâlarının istirahatle kendi kendilerini silip temizlemelerine meydan vermemek hiç revâ mıdır?
İnsanın hayâtı, faâliyeti ve şuuru, kalbin çalışması ve dimağın vazife görmesiyle kabildir. Bu uzuvların az ve fâsılalı bir sûrette gıdâlanmağa tahammülleri diğer a'zâdan çok fazladır. ifrat şekilde gıdâlanmaktan rahatsız olan uzuvlarımız da hemen kalb ile dimağdır. Vücûdumuzda bulunan tekmil a'zânın müşterek bir ahenkle çalışarak sıhhat ve hayâtımızı devam ettirmelerini tanzim ve idâre eden kalb ile dimağdır. Yiyip içmek vesâir şekillerde yapılacak sûiistimallerden en çok zarar gören yine bu uzuvlardır.
A'zânın selâmetle vazife görmesi ihtiva ettikleri milyonlarca hücrelerin selâmetiyle kaimdir. Hayat ve sıhhat için ayarlanmış a'zâ ve hücrelerin muntazaman kan dolaşımında haklarını alarak çalışması şarttır.
Bedenimizdeki tekmil a'zâmız her an faaliyette iseler de hepsi birden aynı zamanda ve sür'atle vazifede değillerdir. Vazifeleri bir fabrikanın muhtelif iş daireleri ve tezgâhları gibi birbirine sıra ile tâbidir.
Dâima ve sık sık gıda almak, vücûttaki kanın kısmı a'zamını ekseriyetle hazım cihazına çekeceğinden, diğer a'zânın kandan hissesi ve istifâdesi az çok nisbî bir noksanlığa m'aruz kalır. Bundan başka hazım cihazının dâima fazla yüklü oluşu o cihazda ergeç bir vazife yetersizliği meydana getirir. Bilhassa karaciğer yorulur, hayat ve sıhhatimiz üzerinde hakikaten emsalsiz rolleri olan bu kıymetli uzvumuz bizi koruyamaz olur. Fazla yiyip içmekten ve çeşit çeşit içkilerden en fazla zarar gören de karaciğerdir.
Her bünyenin, her vücûdun irsî, âilevi ve biraz da kisbî olarak husûsi istidatları vardır. Bu ezeli ve tabiî kanunlara tâbi olarak intizamla çalışabilirler.
Bütün âlemin yaratıcı ve müdebbir bir kudreti külliyesi ve nâzımı olan Cenab-ı Hak tekmil irâde ve hüküm kuvvetinin yegâne sâhibi olduğu halde, canlı cansız tekmil mevcutlara cüz'î bir irâde ve tanzim isti'dâdı vermiştir.
Hiç bir zaman âlemin hiç bir cüz'ünde cebir ve tazyika tahammül isti'dâdı yoktur.
Gündem, Yaşam, Dini, Yaşam, Gündem, Dini, Ramazan, Oruç, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA