DEM Parti'den barış süreci için yasal düzenleme çağrısı

Güncel Haberler

DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, "Terörsüz Türkiye" sürecine ilişkin, "Meclis’in de barış mesaisi yapmaya ihtiyacı var. Buradan kaçmak, bunu zamana yaymak doğru bir yaklaşım değil. Bunun sonucunda bütün Türkiye halklarının, hepimizin kaybedeceği sonuçlar olabileceğini görmemiz ve bu nedenle de barış için acele etmemiz gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor" dedi.

(ANKARA) - Dem Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, "Terörsüz Türkiye" sürecine ilişkin, "Meclis'in de barış mesaisi yapmaya ihtiyacı var. Buradan kaçmak, bunu zamana yaymak doğru bir yaklaşım değil. Bunun sonucunda bütün Türkiye halklarının, hepimizin kaybedeceği sonuçlar olabileceğini görmemiz ve bu nedenle de barış için acele etmemiz gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor" dedi.

DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. 12. Yargı Paketi, AYM'nin nafaka kararı, CHP'ye yönelik mutlak butlan kararı ve barış sürecine ilişkin açıklamalarda bulunan Koçyiğit'in konuşmasından öne çıkan başlıklar şu şekilde:

"Türkiye'de çok sıcak gelişmeler oluyor. Bayram öncesinden beri yeni güncel gelişmeler var. CHP'ye mutlak butlan kararı sonrasında ülkedeki sistemi dönüştürmeye çalışan birçok hamle yapılıyor. Bunlardan biri de 12. Yargı Paketi. Uzun süredir yasa yapımından önce bazı taslaklar bir şekilde basına sızdırılıyor. Kamuoyunda infial oluşturan, fazla tepki gören meselelerde geri adım atılıyor, zamana yayılıyor. Sonra tekrardan biçimi değiştirilerek yeniden Meclis'in ya da kamuoyunun önüne getiriliyor. Aslında nasıl bir toplum, nasıl bir siyasal hayat, nasıl bir hukuksal rejim istediğini iktidar burada bizzat ortaya koyuyor. Öncelikle burada kadın haklarına yönelik bir müdahale aklının, LGBTİ artıların haklarını ve yaşamlarını sınırlandırmaya dönük bir aklın, çocukları suçun ve cezanın konusu yapmaya çalışan bir yaklaşımın, temel olarak da gözetim ve denetim toplumunun kurumsallaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Aslında siyasallaşmış bir yargı ve tamamını ceza mantığı üzerinden almış bir hukuk rejiminin inşa edilmeye çalışıldığını gösteriyor."

"AYM'NİN SON KARARI KADINLARIN BAĞIMSIZLIĞINA DÖNÜK BİR MÜDAHALEDİR"

Diğer bir gündemimiz nafaka tartışması. AYM, kadınlar açısından ciddi bir hak kaybı yaratan bir karara ne yazık ki imza attı. Burada kadınların boşanma süreçlerini zorlaştırmaya çalışan, kadını şiddet yaşadığı evlilik bağının içerisinde kalmaya zorlayan, kadının boşandıktan sonra yoksulluğa düşmesine yol açabilecek çok yapısal bir değişime gidiliyor. Bu karar kadının bağımsızlığına, boşandıktan sonra yaşamını idame ettirmesine dönük bir müdahaledir. Nafaka ödenme oranlarına baktığımız zaman, nafakaya hak kazanan kadınların yüzde 60-70'inin zaten bu nafakaları alamadığını görüyoruz. Adalet Bakanlığı da tahsil edilen nafaka miktarlarını çıkıp açıklamalı ve bu manipülasyonu aydınlatmalı, bunun önüne geçmelidir. Kadınların ihtiyacı, nafakanın sınırlandırılması değildir. Kadınların ihtiyacı eşit, özgür ve güvenceli bir yaşamdır.

"BUTLAN KARARI DEMOKRASİ KRİZİNİN EN ÇARPICI ÖRNEKLERİNDEN BİRİDİR"

Türkiye'nin ana gündemlerinden birisi CHP'ye yönelik alınan mutlak butlan kararı. Butlan kararı ve sonrasında yaşananlar, Türkiye'nin içine sürüklendiği hukuk ve demokrasi krizinin en güncel ve en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Bu karar sadece bir siyasal partiye özgü olarak ele alınamaz. Demokratik siyasetin işleyişi, seçim hukukunun temel ilkeleri ve halk iradesinin güvencesiyle doğrudan ilişkili bir meseledir. Burada son yıllarda dünya sisteminde yaygın olan bir kavrama atıfta bulunmak istiyorum, o da yargı silahı. Yani yargının araçsallaştırılması meselesi. Türkiye'de son yıllarda yaşanan birçok gelişme gibi CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan kararı da yargının aslında siyasal mücadelenin merkezine yerleştirilmesi tartışmalarının en çarpıcı örneklerindendir. Kuvvetler ayrılığının, denge denetleme sisteminin, yargı bağımsızlığının ortadan kalktığını açık ve net bir şekilde bir kez daha görüyoruz. Yargının bağımsızlığı meselesinin kuvvetlerin birliği bakış açısıyla dizayn edildiği, bununla da siyasal ve toplumsal yaşamın dönüştürülmeye çalışıldığını görüyoruz.

"SİYASİ PARTİLERİN YARGI ELİYLE DİZAYN EDİLMESİNE KARŞIYIZ"

Mahkemelerin artık siyasal partilerin yönetimlerini belirlediği, kurultaylarını iptal ettiği bir yerde hiç kimsenin, partinin ve siyaset mekanizmasının güvencede olmayacağının altını çizmemiz gerekiyor. Siyasi partilerin iç işleyişleri, kurultayları ve yönetsel tercihleri yargının konusu değildir ve olmamalıdır. Türkiye'de bu konuda yetkili merci Yüksek Seçim Kurulu'dur. YSK'nın gözetiminde yapılan seçimler belirli bir itiraz süresinden sonra da kesinleşir. Kesinleşen seçim sonuçları ilan edilir ve artık o seçim tartışmaları da geride bırakılır. Fakat bu ne yazık ki artık tartışmaya açılmış bir gündem haline gelmiştir. O anlamıyla meseleyi sadece CHP meselesi değil, bir seçim sisteminin tamamen güvenceden yoksun olması meselesi olarak ele almamız gerekiyor. Bugün artık herhangi bir kooperatifin, derneğin, STK'nın, siyasal partinin yaptığı kongrenin, seçiminin güvencede olacağını hiç kimse iddia edemez. Üç beş yıl sonra birileri şikayet ettiğinde pekala yargı kararıyla o seçim sonuçları yok sayılabiliyor ve bambaşka bir yaklaşımla karşı karşıya kalabiliyoruz. Bu neye yol açar? Öncelikle bu bir siyasal istikrarsızlığa, belirsizliğe yol açar. En önemlisi de toplumun seçiminin sonuçlarının yargı eliyle değişmesi gibi bir yere bizi götürür. Biz bunu nereden biliyoruz? İşte yerel yönetim seçimlerinde pat bir gerekçeyle kayyım atanıyor ve orada seçme seçilme hakkı, yurttaşın en temel anayasal hakkı hiçe sayılıyor. Zamanında kayyım siyasetinin önünü açanlar, bugün meseleyi butlan siyasetine bağlamış durumdalar. Artık yerel yönetimlerde bir güvence yok. Pekala herhangi bir gerekçeyle oraya kayyım atanabiliyor. Artık hiçbir siyasal partinin bir güvencesi yok. Pekala herhangi bir gerekçeyle butlan kararıyla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Bütün bu tartışmalar ülkeyi nereye götürür? Yeni bir rejimin inşasına; daha baskıcı, daha otokratik, gerçek anlamda temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir anlayışın gün geçtikçe sistematik hale geldiğini ve rejimin ana karakteri haline geldiğini görüyoruz. Onun için buradan hızla uzaklaşmaya ihtiyaç olduğunu ifade edelim. Anayasa'nın 79. maddesi Yüksek Seçim Kurulu'na bırakıyor bu süreci ama Anayasa'yı da hiçe sayan bir anlayış olduğunu görüyoruz. O anlamıyla bir kez daha ifade edelim. DEM Parti olarak dün kayyımlara karşı çıktığımız gibi, seçilmişlerin görevden alınmasına karşı çıktığımız gibi, halk iradesine yönelik her türlü müdahaleye karşı çıktığımız gibi bugün de siyasal partilerin yargı eliyle dizayn edilmesine karşı çıkıyoruz. Çünkü demokrasi mahkeme koridorlarında değil halkın özgür iradesinde hayat bulur. Bu özgür iradeye saygı duymayan hiçbir rejimin de ayakta kalma şansı yoktur, kendini geleceğe taşıma şansı yoktur. O nedenle Türkiye demokrasisini büyük bir girdaba sokan, yapısal ve hukuksal krizi gün geçtikçe derinleştiren, Türkiye'yi büyük bir siyasal kriz sarmalına sokan bu yaklaşımdan derhal geri adım atılmalı ve seçilmiş kurulların yargı kararlarıyla hiçe sayılması politikasına son verilmelidir.

"ÇÖZÜMÜN ADRESİ MECLİS"

Bütün bu hengamenin içerisinde sürekli konuştuğumuz, en azından gündemde tutmaya çalıştığımız bir sürecin de içerisindeyiz: Barış ve Demokratik Toplum Süreci. Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Sayın Öcalan'ın çağrısı ve ardından gelişen süreç aslında uzun yıllardır ağır bedeller ödenen Kürt sorununun demokratik çözümünde yeni imkanlar açığa çıkarmış durumda. Bu imkanlar aynı zamanda toplumdaki umudu ve beklentiyi büyütmüş, fakat yapılmayanlar nedeniyle güvensizliği de derinleştirmiş durumda. Bu sürecin yasal çerçeveyle somutlaşması, ilerlemesi ve kalıcı sonuçlar üretmesi hem bizim hem de toplumumuzun, halklarımızın temel beklentisidir. Çözümün adresi elbette ki demokratik siyasettir, elbette ki Meclis'tir. Bu nedenle Meclis kapanmadan önce, ihtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin hızla gündeme alınması gerekiyor. Uzun süredir tartışılan çerçeve ya da özel yasa dediğimiz, Sayın Öcalan'ın da kök hücre yasası diye tarif ettiği yasanın bir an önce Meclis'e sunulması ve ivedi bir şekilde yasalaşması gerekiyor. Süreci hukuki güvenceye kavuşturacak adımları Meclis'in atması gerekiyor. Komisyon raporu bir yol haritasını ortaya koyuyor. Bu yol haritasının hızlı bir şekilde pratikleşmesi ihtiyacı var. Raporun yazıldığı Meclis, aynı zamanda çözüm yasalarının konuşulup tartışıldığı ve çıkarıldığı bir yer olmak durumundadır. Meclis bu süreçte etkin bir şekilde rolünü oynamalı ve yasama dönemi bitmeden de bunun için hızlı bir şekilde adım atmalıdır. Artık barış mesaisi yapmaya ihtiyacımız var. Barışın yasaya ihtiyacı var. Meclis'in de barış mesaisi yapmaya ihtiyacı var. Buradan kaçmak, bunu zamana yaymak doğru bir yaklaşım değil. Bunun sonucunda bütün Türkiye halklarının, hepimizin kaybedeceği sonuçlar olabileceğini görmemiz ve bu nedenle de barış için acele etmemiz gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Kalıcı barış demokratikleşmeyle güçlenir, demokrasi de yasayla taçlanmış barışla büyür. O anlamıyla barış ile demokrasi mücadelesini birbirinden ayırmadığımız gibi, bugün barışın hukuksal bir güvenceye ihtiyacı olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor."