Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç: "Demokrasi, Çoğunluğun Mutlak Yönetimi Değildir" (3/son)
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, "Modern Demokrasiler Çoğunluğun Mutlak Yönetimi Anlamına Gelmemektedir.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, "Modern demokrasiler çoğunluğun mutlak yönetimi anlamına gelmemektedir. Anayasamızın başlangıç kısmında belirtilen "hürriyetçi demokrasi' aynı zamanda azınlıkta kalanları korumak için çoğulculuğun mutlak iktidarının sınırlandırılması gerektiğini ifade etmektedir. Özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından bir kişinin sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yoktur. İktidarın yozlaştırıcı doğası ve tarihsel tecrübe dikkate alındığından bu durum daha da iyi anlaşılacaktır. Lord Acton'un ifade ettiği gibi "İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.' Siyasi iktidarın sınırlandırılması gerektiği fikri bu temel varsayımdan hareket etmektedir" dedi.
-"YARGIYA GÜVENİN AZALMASI, SONUN BAŞLANGICI OLUR"-
Kılıç, Anayasa Mahkemesi'nin 46'ıncı kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen törende konuştu. Hukukun, keyfi yönetimlere karşı bireylerin son sığınağı olduğunu belirten Kılıç, "Özgürlük, adalete dayalı bir hukuk düzeninin olduğu yerde korunabilir. Bu düzenin en büyük teminatı da hiç kuşkusuz yargıçlardır. Bu nedenle, hukuka ve onu uygulamakla görevli yargı organlarına güvenin azılması demokratik hukuk devletinde sonun başlangıcı olur" dedi.
Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusundaki tek tercihinin demokrasi olduğunu dile getiren Kılıç şöyle dedi:
"Demokrasilerde karar alma sürecinde belirleyici olan "çoğunluk' ilkesidir. Siyasi kararlar, serbest seçimlerde halkın çoğunluğunun seçtiği temsilciler tarafından alınmaktadır. Toplumsal ve siyasal çeşitlilik çoğunluk yönetimini pratik bir zorunluluk haline getirmiştir. Elbette, özellikle anayasal konularda mümkün olan en geniş katılımla ve uzlaşmayla karar alınması idealdir. Ancak, gerçek hayatta ideallere ulaşmak her zaman mümkün olmadığından bu pratik zorunluluk çağdaş temsili demokrasilerde çoğunluk yönetimini kaçınılmaz kılmıştır.
-"İKTİDAR YOZLAŞTIRIR MUTLAK İKTİDAR MUTLAK YOZLAŞTIRIR"-
Ancak modern demokrasiler çoğunluğun mutlak yönetimi anlamına da gelmemektedir. Anayasamızın Başlangıç kısmında belirtilen "hürriyetçi demokrasi' aynı zamanda azınlıkta kalanları korumak için çoğulculuğun mutlak iktidarının sınırlandırılması gerektiğini ifade etmektedir. Özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından bir kişinin sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yoktur. İktidarın yozlaştırıcı doğası ve tarihsel tecrübe dikkate alındığından bu durum daha da iyi anlaşılacaktır. Lord Acton'un ifade ettiği gibi "İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.' Siyasi iktidarın sınırlandırılması gerektiği fikri bu temel varsayımdan hareket etmektedir.
Esasen anayasa yargısının meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri korumak için çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidarları anayasal çerçevede tutmanın en etkili yollarından biri olarak kabul edilen anayasa mahkemelerinin asli görevi, anayasal devletin teminatı olarak, ferdin hak ve özgürlüklerini devlet otoritesini kullanan diğer kurumlar karşısında korumaktır. Bu var oluş hikmetinden uzaklaştığı ve bireysel hakları koruyamadığı takdirde anayasa mahkemeleri meşruiyeti kriziyle karı karşı kalmaya mahkumdur."
-"ANAYASA YARGISIYLA ULUS İRADESİNİN BAĞLANTISI KURULSUN"-
Anayasa yargısına yer veren demokrasilerde parlamentonun bir şekilde anayasa mahkemelerinin üye oluşumlarına katıldığını ancak Türkiye'den bu yolun kapalı olduğunu belirten Kılıç, "Bugün gelinen noktada anayasa yargısı ile yasama organı ilişkilerindeki bu güvensizliğin ortadan kaldırılması için egemenlik yetkisi kullanan anayasa yargısının ulus iradesiyle bağlantısının kurulması gerekliliği açıktır" dedi.
Kılıç, herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmenin mümkün olmadığını dile getirerek, "Tek doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğini tuzağına düşecektir. Vesayetçilik, bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır. Alman filozof Kant'ın ifadesiyle tasavvur edilebilen en büyük despotizmin doğduğu yer de tam burasıdır" diye konuştu.
-"YA LAİKLİK YA DEMOKRASİ' DEMEK SİYASAL YÖNDEN TEHLİKELİ-
Kılıç sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türk milleti demokratik, laik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara rağmen büyük özveriyle sürdürmeye devam etmekte, demokrasi ve laiklikten birinin diğerine tercih edilmesini bilimsel açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir. Dinin devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük "barış projesi' olarak Türk toplumunun korunması ve güvencesi altındadır. Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak edemediği bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi laiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı olan yani "öteki'nin kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak görmeyip onu yok edilmesi gereken bir düşman olarak nitelendirdiği müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır."
-"ÇAĞIN KENAR MAHALLESİNDE YAŞAMAMAK İÇİN"-
Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacağını ifade eden Kılıç, "Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur" dedi.
-"GÜVENSİZLİK ARTIK SAKLANAMAZ BİR GERÇEK"-
Kılıç, toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir güven bunalımının olduğunun saklanamaz bir gerçek olduğunu kaydederek şöyle dedi:
"Güvensizlik kavgayı ve dayatmaları da beraberinde getirmektedir. Gücü elinde bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.
Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular acilen değerlendirmeye alınmalıdır. Aksi halde, her şeyin rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları daha da ağırlaşacaktır.Şu günlerde kişisel, toplumsal ve kurumsal uzlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Anayasal sorunlarımızı çatışmayla değil, hukuk kuralları çerçevesinde karşılıklı diyalog ve uzlaşma yoluyla çözmek zorundayız. Siyasi kutuplaşmaların bu ülkeye ağır bedeller ödettiği hepimizin malumudur. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde çözülmeyecek hiçbir sorun yoktur. Demokrasi kurum ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallara uyarak görevlerini yaptığında kriz olarak görünen sıkıntılardan da demokratik hukuk devleti güçlenerek çıkar. Önceki nesillerden devraldığımız medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı olumsuz unsurlardan arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin ortak görevidir. Unutmayalım ki, tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki yolculara kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin en büyük amacı olmalıdır. Gün ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal ve siyasi kutuplaşmaları körükleme günü değildir. Gün farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için bir adım daha atma günüdür." (ANKA/SON)
(İG/ZG)
-"YARGIYA GÜVENİN AZALMASI, SONUN BAŞLANGICI OLUR"-
Kılıç, Anayasa Mahkemesi'nin 46'ıncı kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen törende konuştu. Hukukun, keyfi yönetimlere karşı bireylerin son sığınağı olduğunu belirten Kılıç, "Özgürlük, adalete dayalı bir hukuk düzeninin olduğu yerde korunabilir. Bu düzenin en büyük teminatı da hiç kuşkusuz yargıçlardır. Bu nedenle, hukuka ve onu uygulamakla görevli yargı organlarına güvenin azılması demokratik hukuk devletinde sonun başlangıcı olur" dedi.
Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusundaki tek tercihinin demokrasi olduğunu dile getiren Kılıç şöyle dedi:
"Demokrasilerde karar alma sürecinde belirleyici olan "çoğunluk' ilkesidir. Siyasi kararlar, serbest seçimlerde halkın çoğunluğunun seçtiği temsilciler tarafından alınmaktadır. Toplumsal ve siyasal çeşitlilik çoğunluk yönetimini pratik bir zorunluluk haline getirmiştir. Elbette, özellikle anayasal konularda mümkün olan en geniş katılımla ve uzlaşmayla karar alınması idealdir. Ancak, gerçek hayatta ideallere ulaşmak her zaman mümkün olmadığından bu pratik zorunluluk çağdaş temsili demokrasilerde çoğunluk yönetimini kaçınılmaz kılmıştır.
-"İKTİDAR YOZLAŞTIRIR MUTLAK İKTİDAR MUTLAK YOZLAŞTIRIR"-
Ancak modern demokrasiler çoğunluğun mutlak yönetimi anlamına da gelmemektedir. Anayasamızın Başlangıç kısmında belirtilen "hürriyetçi demokrasi' aynı zamanda azınlıkta kalanları korumak için çoğulculuğun mutlak iktidarının sınırlandırılması gerektiğini ifade etmektedir. Özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından bir kişinin sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yoktur. İktidarın yozlaştırıcı doğası ve tarihsel tecrübe dikkate alındığından bu durum daha da iyi anlaşılacaktır. Lord Acton'un ifade ettiği gibi "İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.' Siyasi iktidarın sınırlandırılması gerektiği fikri bu temel varsayımdan hareket etmektedir.
Esasen anayasa yargısının meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri korumak için çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidarları anayasal çerçevede tutmanın en etkili yollarından biri olarak kabul edilen anayasa mahkemelerinin asli görevi, anayasal devletin teminatı olarak, ferdin hak ve özgürlüklerini devlet otoritesini kullanan diğer kurumlar karşısında korumaktır. Bu var oluş hikmetinden uzaklaştığı ve bireysel hakları koruyamadığı takdirde anayasa mahkemeleri meşruiyeti kriziyle karı karşı kalmaya mahkumdur."
-"ANAYASA YARGISIYLA ULUS İRADESİNİN BAĞLANTISI KURULSUN"-
Anayasa yargısına yer veren demokrasilerde parlamentonun bir şekilde anayasa mahkemelerinin üye oluşumlarına katıldığını ancak Türkiye'den bu yolun kapalı olduğunu belirten Kılıç, "Bugün gelinen noktada anayasa yargısı ile yasama organı ilişkilerindeki bu güvensizliğin ortadan kaldırılması için egemenlik yetkisi kullanan anayasa yargısının ulus iradesiyle bağlantısının kurulması gerekliliği açıktır" dedi.
Kılıç, herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmenin mümkün olmadığını dile getirerek, "Tek doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğini tuzağına düşecektir. Vesayetçilik, bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır. Alman filozof Kant'ın ifadesiyle tasavvur edilebilen en büyük despotizmin doğduğu yer de tam burasıdır" diye konuştu.
-"YA LAİKLİK YA DEMOKRASİ' DEMEK SİYASAL YÖNDEN TEHLİKELİ-
Kılıç sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türk milleti demokratik, laik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara rağmen büyük özveriyle sürdürmeye devam etmekte, demokrasi ve laiklikten birinin diğerine tercih edilmesini bilimsel açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir. Dinin devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük "barış projesi' olarak Türk toplumunun korunması ve güvencesi altındadır. Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak edemediği bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi laiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı olan yani "öteki'nin kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak görmeyip onu yok edilmesi gereken bir düşman olarak nitelendirdiği müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır."
-"ÇAĞIN KENAR MAHALLESİNDE YAŞAMAMAK İÇİN"-
Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacağını ifade eden Kılıç, "Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur" dedi.
-"GÜVENSİZLİK ARTIK SAKLANAMAZ BİR GERÇEK"-
Kılıç, toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir güven bunalımının olduğunun saklanamaz bir gerçek olduğunu kaydederek şöyle dedi:
"Güvensizlik kavgayı ve dayatmaları da beraberinde getirmektedir. Gücü elinde bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.
Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular acilen değerlendirmeye alınmalıdır. Aksi halde, her şeyin rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları daha da ağırlaşacaktır.Şu günlerde kişisel, toplumsal ve kurumsal uzlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Anayasal sorunlarımızı çatışmayla değil, hukuk kuralları çerçevesinde karşılıklı diyalog ve uzlaşma yoluyla çözmek zorundayız. Siyasi kutuplaşmaların bu ülkeye ağır bedeller ödettiği hepimizin malumudur. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde çözülmeyecek hiçbir sorun yoktur. Demokrasi kurum ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallara uyarak görevlerini yaptığında kriz olarak görünen sıkıntılardan da demokratik hukuk devleti güçlenerek çıkar. Önceki nesillerden devraldığımız medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı olumsuz unsurlardan arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin ortak görevidir. Unutmayalım ki, tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki yolculara kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin en büyük amacı olmalıdır. Gün ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal ve siyasi kutuplaşmaları körükleme günü değildir. Gün farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için bir adım daha atma günüdür." (ANKA/SON)
(İG/ZG)
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA