ANALİZ - Ebu Zuhur saldırısı: İsrail Suriye'deki provokasyonlarıyla ne hedefliyor?

Güncel Haberler

- Ebu Zuhur provokasyonu gibi eylemler orta ve uzun vadede İsrail'in aleyhine sonuçlar üretecektir. Zira Tel Aviv bu provokasyonlara karşılık alamamakta ve çatışmayı genişletip muhataplarını yıpratma stratejisinde boşa düşmektedir

İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ömer Behram Özdemir, İsrail'in Suriye'deki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırısının arka planını ve Ankara'nın bu provokasyonlar karşısındaki stratejisini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Uzun bir süredir ABD Başkanı Donald Trump'ın baskı ve engellemesinin de etkisiyle Suriye'de hava saldırılarına ara vermiş olan İsrail, geçtiğimiz günlerde İdlib'de bulunan Ebu Zuhur Hava Üssü'ne saldırarak yeni bir provokasyona imza attı. Söz konusu hava üssü tadilat ve yeniden yapılanma sürecine henüz girmemiş ve boş durumdaydı. Bu da provokatif saldırı sonucunda can kaybı ve büyük bir maddi kaybın oluşmasını engelledi. Ancak saldırı zamanlaması ve amacı bağlamında Tel Aviv yönetiminin Türkiye'yi provoke ettiği bir hamle olarak kayıtlara geçti. Saldırının ardından uluslararası medyada saldırıdan birkaç saat önce bir Türk askeri heyetinin üs bölgesi ve çevresinde bulunduğuna dair iddialar gündeme düştü. Bu iddia Milli Savunma Bakanlığı (MSB) tarafından yalanlanırken bölgenin ve Suriye'nin istikrarı için İsrail'in pervasız eylemlerinin sona ermesi gerektiğinin altı çizildi. İsrail'in bu sınır tanımayan saldırganlığının pervasız eylemlerinin nedenlerini ve sonuçlarını anlamak adına doğru sorular çerçevesinde cevap aranmalıdır. Ebu Zuhur niye hedef olarak seçilmiştir? İsrail Suriye'de neyin peşindedir? ve son tahlilde İsrail'in Türk askeri varlığına dair söylemlerinin altında ne yatmaktadır?
İsrail'in Suriye'deki provokasyonlarının amacı
Türkiye sınırına 70 kilometre (km) mesafedeki Ebu Zuhur Hava Üssü iç savaş süresince Esed rejimi ve muhalifler arasında hakimiyet mücadelesine sahne olmuş önemli bir askeri merkezdi. Suriye'deki yeni dönemle birlikte ise tadilat süreci kapsamında kapasitesi genişlemiş bir şekilde yeniden faaliyete geçmesi planlanıyordu. Konumu, pistleri ve inşa edildiği alanın genişliği ile Kuzey Suriye'deki en önemli hava üssü olma potansiyeline sahip Ebu Zuhur'da Ankara-Şam arasındaki güvenlik mutabakatının bir çıktısı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) konuşlanması ihtimali de beklentiler arasındaydı. İsrail'in benzer bir şekilde TSK'nın konuşlanmasının beklendiği Humus'taki T4 üssünü de 2025'te hava saldırılarıyla hedef aldığı bilinmektedir. Netanyahu yönetimi Türkiye'nin bölgedeki siyasi ve askeri varlığını doğrudan tehdit olarak algılamakta ve buna karşı her türlü karşılığı vereceklerini de asla saklamamaktadır. Öyle ki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun son iki yıl içerisindeki her ABD ziyaretinde asli gündem maddelerinden biri Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzu olmuştur.
Netanyahu'nun son ABD ziyaretinde, haritalar üzerinden Türkiye'nin Suriye'de İsrail'e kıyasla daha geniş bir alanda faaliyet gösterdiğini iddia etmesinin ardından ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye'nin bölgede İsrail'in aksine "resmi davet" üzerine bulunduğunu ifade etmesi uluslararası medyaya yansımıştır.
Bu sahne şunu göstermektedir. İsrail kendi suçlarını başka aktörlere yansıtma stratejisini Türkiye üzerinde de uygulamaktadır. İsrail ayrıca hem kendisi hem de bölgenin geleceği için Türkiye'nin artan nüfuzunu doğrudan "tehdit" olarak tanımlamaktadır. Türkiye Suriye'nin yeniden inşa sürecinde bilhassa güvenlik sektörü bağlamında hayati bir rol üstlenmektedir. Türkiye'nin bu süreçteki olası başarısı İsrail'in genişlemeci siyasetinin Suriye'de tıkanması ve yeniden tasarlanması anlamına gelecektir. Bu durum, Aksa Tufanı operasyonundan bu yana çatışmayı bölgeye sıçratarak bir kaos yaratma ve bu kaos ortamında yayılma stratejisini izlemeyi tercih eden Tel Aviv için kabul edilmesi zor olacaktır. Bu sebeple, ABD'nin aksi yöndeki tüm hamlelerine rağmen İsrail Türkiye ve Suriye'yi provoke etmeyi sürdürmektedir. Bu provokasyonlar Süveyda bölgesindeki ayrılıkçı ayaklanma ve Kuneytra'daki sınır tacizlerinde olduğu gibi karadan da devam ederken son dönemde hava tacizlerinin yeniden başlamasında İsrail seçimlerinin yaklaşması da etkendir.
Ekim ayı sonundaki seçimler savaş döneminde İsrail'in gerçekleştireceği ilk seçimler olacaktır ve Netanyahu Türkiye'yi kendi seçim propagandasının merkezine koyarak yeni bir konsolidasyon stratejisi gütmektedir. Türkiye'nin bölgede İran'dan öte "İsrail'in en büyük ve yeni düşmanı olduğu" anlatısı İsrail medyasında son yıllarda yükselen bir ivme ile kendine yer bulurken seçime az bir süre kala bu provokasyonun yaşanması manidardır. Ayrıca ABD Büyükelçisi Tom Barrack'ın İstanbul'da Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile görüşmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk fırsatta Suriye'yi ziyaret edeceğine dair açıklamaları da bu provokasyondan hemen önce cereyan etmiştir. Böylece Netanyahu hem ABD hem de Türkiye'ye bu provokasyonu ile mesaj vermek istemiştir. Türkiye resmi kanallar ile saldırıyı kınamış lakin provokasyona gelmeyerek saldırının İsrail için bir "seçim yatırımı" olarak gözükmesini sağlamıştır. ABD ise saldırıdan rahatsız olduğunu Tom Barrack üzerinden açık bir şekilde dile getirmiştir.
Türkiye nasıl konumlanıyor?
Son tahlilde bu provokasyon İsrail ve Türkiye arasında işlevsel bir "çatışmayı önleme mekanizmasına" ihtiyacı yeniden gözler önüne serse de bir yandan da İsrail'in böyle bir mekanizma yerine her an provokasyonlarda bulunabileceği bir zemin istediğini göstermiştir. Türkiye soğukkanlı bir şekilde süreci takip ederken görünen o ki Suriye'de İsrail'i mümkün olduğunca ABD üzerinden dengelemeyi tercih edecektir. Bu strateji Suriye'nin istikrarı ve yeniden inşa süreci için daha etkili olacaktır. İsrail'in irrasyonel hamleleri bölgede Türkiye'nin nüfuzunun engellenmesi yerine bu nüfuzun kökleşmesine sebep olacaktır. Yeniden kurulan Suriye Ordusu ile TSK arasındaki askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar gibi ileri düzeyde işbirlikleri Suriye güvenlik sektörünün yeniden ayağa kaldırılması kadar Ankara'nın yeni Suriye'deki etkisinin de günden güne artması anlamına gelmektedir. Ebu Zuhur provokasyonu gibi eylemler ise bu süreci geçici olarak akamete uğratsalar da orta ve uzun vadede İsrail'in aleyhine sonuçlar üretecektir. Zira Tel Aviv bu provokasyonlara karşılık alamamakta ve çatışmayı genişletip muhataplarını yıpratma stratejisinde boşa düşmektedir.
Bir diğer unutulmaması gereken husus ise Netanyahu İsrail'in başında olsun ya da olmasın, Türkiye'nin bölgede günden güne artan siyasi ve askeri varlığının Tel Aviv tarafından artık bir numaralı tehdit olarak görülmesi ve Türkiye merkezli eylem ve söylemlerin İsrail'in iç ve dış siyasetinde giderek daha fazla öne çıkma ihtimalidir.
Bu bağlamda İsrail'in, Türkiye'yi Kıbrıs ve adalar üzerinden Yunanistan aracılığıyla dengeleme çabaları da daha görünür hale gelmesi muhtemeldir. Bunlara karşılık, Türkiye çatışmaya girmeme ve bölgedeki müttefiklerini güçlendirme siyasetini sürdürecektir. Zira hem bölgenin geleceği hem de Türkiye'nin bölge siyasetinin başarısı anlamında bu dönem enerjinin çatışmaya değil kurumsal inşa ve kalkınmaya harcanması gereken bir dönemdir.
[Dr. Ömer Behram Özdemir, İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.