ANALİZ- ABD/İsrail-İran Savaşı'na doktrinel bir yaklaşım
- Tüm müzakere çıkmazlarına rağmen en iyi alternatifin sürecin diplomasi kanaylıyla çözülmesidir. Bu nedenle savaşın açık uçlu olmasından kasıt, diplomasinin oldukça gri bir alanda icra edilmesinden kaynaklıdır.
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Seren, ABD/İsrail-İran Savaşı'nın jeopolitik maliyetlerini ve olası çözüm yollarını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Küresel siyasi gündem, 28 Şubat 2026'dan bu yana ABD ile İran arasında süregiden savaşa odaklanmış vaziyette. Zira "açık uçlu" ve "kabiliyetleri aşındırma" niteliği ağır basan ve "gri alan diplomasisine" konu olan bu savaş, sadece ABD ve İran'a değil, başta Körfez ülkeleri ve Orta Doğu bölgesi olmak üzere çok geniş bir coğrafyada siyasi, askeri, diplomatik, ekonomik, ticari, teknolojik ve jeopolitik bir maliyet üretti.
ABD ve İsrail'in görüş ayrılıkları ve savaşın jeopolitik maliyetleri
Jeopolitik maliyetler açısından baktığımızda "ABD/İsrail ve diğerleri" şeklinde oluşan bir ayrışma göze çarptı. Öyle ki ABD'nin bundan önceki savaşlarının meşruiyetine inanan ve bu bağlamda askeri harekatları şeksiz şüphesiz destekleyen NATO'daki en yakın müttefikleri dahi bu sefer savaşa dahil ve destek olmaktan imtina ettiler. Buna mukabil, ABD ve İsrail yumurta-tavuk teşbihindeki gibi "kimin savaşı" misali birbirlerini kışkırtarak savaşı uzatmaya yöneldiler. Ancak savaş uzadıkça ABD ve İsrail kanadından gelen resmi açıklamalarda farklılıklar görülmeye başlandı. Temel farklılık uygulanan askeri strateji ve operasyonel tempodan ziyade, hedefin "nükleer silahlardan arındırılma mı?" yoksa "İran rejiminin çökertilmesi mi?" olduğuydu. Zamanla bu hedef listesine, nükleer ve füze programlarının uzun vadeli kapasitesinin azaltılmasından terörle mücadele desteğine kadar İran hakikatinden kopuk şart ve koşullar eklendi.
ABD ve İsrail hedefe dair kafa karışıklığı girdabına sürüklenirken eş zamanlı olarak askeri plan ve amaçların istenilen sonuçları üretmemesi, jeopolitik olarak farklı bir iklim doğurdu. Zira ABD ve İsrail'in icra ettiği askeri operasyonlar beklenen neticeyi vermedikçe savaş uzamaya devam etti. Savaş uzadıkça daha yoğun ve sert saldırılar düzenlendi. Saldırıların temposu ve yoğunluğu arttıkça savaşın maliyetti arttı. Maliyet arttıkça her iki ülkenin kamuoyunda ve muhalif siyasi çevrelerinde huzursuzluk arttı. Bu huzursuzluk zamanla uluslararası kamuoyunun tepkisine evrildi. Böylece savaş uzadıkça ABD/İsrail'in dünyada karşı konulmaz addettikleri askeri gücüne, tecrübesine ve savunma güvencesine duyulan güven azaldı. Bu esnada ise İran, hızla alternatif seçeneklere yöneldi ve Hürmüz gibi en büyük stratejik kozlardan birisini sahaya sürerek uluslararası petrol ticaretini felce uğrattı.
Dolayısıyla küresel ekonomi, ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Petrol ve altın fiyatlarındaki sert dalgalanmalar ile borsadaki değer kayıpları bu durumun en somut göstergesi oldu. Ancak ekonomik çalkantı sadece bununla sınırlı kalmadı uluslararası denizcilik ve taşımacılık faaliyetlerinde yaşanan güvenlik krizi, sigorta sektöründen ulaşım, gıda ve giyime kadar birçok bağlantılı sektörün ciddi şekilde yara almasına neden oldu.
Jeopolitik ve jeoekonomik maliyet artarken, Körfez ve bölge devletleri 'müzakere' için diplomatik baskı yapmaya başladılar. Ancak bu baskının netice vermesi ziyadesiyle zor ve sorunluydu. Zira ABD, İsrail ve İran "siyasi ego" ve "askeri kibir" konusunda eşine arz rastlanır bir sicile sahiplerdi. Her üç ülke ne pahasına olursa olsun kendi hak, kural ve isteklerinden ödün vermek istemiyorlardı. Bu nedenle uzlaşı süreci, tarafların "taviz vermeme inadı" ve "inkar diplomasisi" yüzünden hep çetin geçti. Kaldı ki tarafların jeopolitik iklim hasebiyle anlık söylem değişikliğine gitmeleri tavizsiz tutumu hızlı şekilde agresif bir pozisyona çevirdi.
Askeri ve teknolojik maliyet de tam bu aşamada ortaya çıktı. Zira, Trump Amerika'sının en belirgin özelliklerinden biri müzakereler devam ederken yahut uzlaşı süreci esnasında anlık saldırılar düzenlemesidir. Mevzu ABD, İsrail ve İran olunca bu durum, hukuk kurallarının adeta anlamını yitirdiği bir savaş paterni ortaya çıkarmış oldu. Zira Uluslararası Çatışma Hukuku devletlerin güç kullanımını bazı ilke ve prensipler çerçevesinde sınırlandırır. Örneğin meşru müdafaa uyarınca dahi olsa kuvvet kullanma "zaman", "mütekabiliyet" ve "orantısallık" ilkelerine riayet etmek zorundadır. Daha yalın bir anlatımla, Niçin ve hangi koşullar savaşma hakkı ve yetkisi tanır?, Savaştaki (güç kullanımına dair) kurallar nelerdir ve nasıl uygulanır? Kuvvet kullanımının sınırları nelerdir?
Savaşın yeni örüntüsü
Lakin Şubat ayından bu yana süregiden ABD/İsrail-İran Savaşı, bu kuralların adeta hiçe sayıldığı yeni bir savaş örüntüsü ortaya çıkardı. Kuşkusuz savaşın en başındaki varsayım, Trump'ın İran'ı ister nükleer ve balistik füze kapasitesinin yok edilmesi isterse rejimin çökertilmesi olsun en kısa zamanda çok ağır ve bir daha siyasi, askeri ve ekonomik açıdan toparlanması on yıllarca sürecek şekilde ağır bir mağlubiyete uğratacağı yönündeydi. Oysa İran, tüm riski göze alarak kendisi dahil herkese bedel ödetmeyi tercih eden bir strateji izledi. Bu anlamda İran, askeri güç dengesizliğinden beslenen bir strateji benimseyerek ABD'nin kısa sürede sonuç alıcı ve kalıcı zaferler yaratacağı varsayımını çürütmüş oldu.
Söz konusu varsayıma göre ABD, İran'ın üst düzey siyasi ve askeri liderliğini, hava ve füze savunma sistemini, insansız hava aracı (İHA) kapasitesini, nükleer programla bağlantılı tüm tesislerini ve deniz kuvvetlerini hedef alarak ülkeyi topyekun bir felce uğratacaktı. Böylece askeri ve siyasi liderliğin işlevsiz kalmasıyla uzun zamandır arzulanan İran halk ayaklanması gerçekleşecek ve rejim devrilerek ABD yanlısı yeni bir yönetim yapısı kurulacaktı. Ama beklenen olmadı. Çünkü İran uzun süredir askeri stratejisini ve operasyonel planlamasını hazırladığı şekilde ABD ile savaşını bölgeye yaydı. İran, İsrail'in yanı sıra eş zamanlı olarak ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerine yüzlerce füze ve İHA saldırısı düzenledi ve Hürmüz Boğazı'nı büyük ölçüde ulaşıma kapattı. Söz konusu saldırılarda İran, sadece Körfez'deki ABD üslerini hedef almakla kalmadı, aynı zamanda Körfez'deki önemli kritik alt yapıyı, enerji tesislerini, iletişim ve ulaşım ağlarını, ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) taşıyan ticari tankerleri vs. vurarak bölgesel ve küresel bir maliyet yarattı.
Böylece son 6 aydır devam eden ABD/İsrail-İran Savaşı, kara harekatının dillendirildiği lakin hiç uygulanmadığı, ağırlıklı olarak hava ve deniz unsurlarının kullanıldığı, uzlaşı ve çatışma halinin birbirine karıştığı, belirsiz zaman skalasına dayanan, inişli çıkışlı bir yoğunluk grafiği çizen açık uçlu bir kabiliyetleri aşındırma savaşına evirilmiştir. Tam da bu nedenle, geçtiğimiz 2 hafta boyunca ABD, İran'ın mutabakatı ihlal ettiği ve üç ABD askerinin öldürülmesi gerekçesiyle 13 gece ardı sıra saldırı düzenlemiştir. Tekrarlanan bu saldırı paterni, ABD'nin tanımı ve bitişi belirsiz "açık uçlu" bir savaş icra ettiğini gösteriyor. Bu nedenle, bu savaşın askeri ve teknolojik maliyeti son derece yüksektir.
ABD/İsrail-İran Savaşı daha ne kadar sürer ve nasıl neticelenir?
Halihazırda savaşın yavaşlamasını yahut yakın gelecekte sona ermesini ummak pek gerçekçi gözükmüyor. Halihazırda bir ateşkesten değil, sadece kısa süreli operasyonel duraksamalar ve gri alanda yaşanan diplomasi paslaşmalarından bahsetmek mümkün.
Bunun nedeni saldırı örüntülerinin anlık olarak hızlanması, durması ya da değişmesidir. Bu durum daha ziyade "inkar diplomasisi" kaynaklı yaşanıyor. Zira taraflar birbirlerini temel uzlaşma prensiplerinde samimi olmamakla ve anlaşma koşullarına sadık kalmamakla itham ediyor. Kaldı ki müzakere sürecinde İran gemilere saldırırken, ABD de İran'daki stratejik unsurları ve kritik tesisleri vurmaya devam ediyor. ABD, İran ile mukayese edilemeyecek kadar güçlü ve yüksek kabiliyetli bir orduya ve askeri mevcuda sahip. Ayrıca ABD/İsrail-İran Savaşı, taraflara birbirlerinin saldırı ve savunma kabiliyetleri hakkında çok önemli bilgiler ve dersler sundu. ABD, İran'ın hava ve deniz savunmasındaki acziyeti kadar, saldırı (siber faaliyetler dahil) kapasitesindeki kayda değer performans ve potansiyeli de görmüş oldu.
Ancak uluslararası çevrelerce yaygın kanaat, ABD'nin bu işi diplomasi olmadan çözemeyeceği yönünde. Zaten sorun da bundan kaynaklanıyor. Taraflar diplomatik çözüm için aynı masaya oturmuyor. Bu da başlangıçta konuşulan ile uygulamada yaşanacak arasındaki farka duyulan bir güvensizlik ortaya çıkarıyor. Örneğin İran geçiş ücreti alacak mı alacaksa kimden nasıl alacak, bu geçiş ücretine ABD ve İsrail ile müttefik gemiler dahil olacak mı ve olacaksa bu yaptırım rejiminin çökmesi anlamına mı gelecek? Keza geçiş güzergahındaki bilgilendirme mekanizması nasıl işleyecek, hangi istikametteki gemiler hakkında İranlı makamlar bilgilendirilecek ve bu bilgilendirme sonucunda İran'dan itiraz gelirse nasıl bir sonuç üretecek?
Velev ki ABD ile İran Hürmüz meselesinde uzlaşı sağlarlarsa, bu ABD'nin siyasi, askeri ve ekonomik üstünlüğünün zedelenmesi anlamı taşıyacaktır. Öte yandan İran'a Hürmüz'de görece kontrol yetkisi tanınması, buranın halen güvenilir olmayan bir deniz yolu olması demektir. Her ne kadar deniz trafiği yeniden işlese, deniz taşımacılığı sürse, petrol fiyatları düşse de sigorta şirketlerinin muhtemel bir çatışma gerekçesiyle ücret politikasında indirim yapmaları pek olası gözükmemektedir. Ayrıca unutmamak gerekir ki İran'a Hürmüz'de verilecek yetki, Husilere Babülmendep Boğazı için referans teşkil edebilecektir.
Ne var ki tüm müzakere çıkmazlarına rağmen en iyi alternatifin sürecin diplomasi kanalıyla çözülmesidir. Bu nedenle savaşın açık uçlu olmasından kasıt, diplomasinin oldukça gri bir alanda icra edilmesinden kaynaklıdır. Buna mukabil, Körfez ülkelerinin çatışmanın tırmanmasını istememeleri yönünde ortak ve güçlü bir duruş sergiledikleri ve çatışmanın sonlandırılmasında söz sahibi olmak istedikleri göz ardı edilmemelidir. Körfez'in ABD ile var olan işbirliğinin kapsam ve hacmi düşünüldüğünde, Körfez ABD ve İran'ın yaklaşımı konusunda belirleyici olacaktır.
[Doç. Dr. Merve Seren, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
***
Küresel siyasi gündem, 28 Şubat 2026'dan bu yana ABD ile İran arasında süregiden savaşa odaklanmış vaziyette. Zira "açık uçlu" ve "kabiliyetleri aşındırma" niteliği ağır basan ve "gri alan diplomasisine" konu olan bu savaş, sadece ABD ve İran'a değil, başta Körfez ülkeleri ve Orta Doğu bölgesi olmak üzere çok geniş bir coğrafyada siyasi, askeri, diplomatik, ekonomik, ticari, teknolojik ve jeopolitik bir maliyet üretti.
ABD ve İsrail'in görüş ayrılıkları ve savaşın jeopolitik maliyetleri
Jeopolitik maliyetler açısından baktığımızda "ABD/İsrail ve diğerleri" şeklinde oluşan bir ayrışma göze çarptı. Öyle ki ABD'nin bundan önceki savaşlarının meşruiyetine inanan ve bu bağlamda askeri harekatları şeksiz şüphesiz destekleyen NATO'daki en yakın müttefikleri dahi bu sefer savaşa dahil ve destek olmaktan imtina ettiler. Buna mukabil, ABD ve İsrail yumurta-tavuk teşbihindeki gibi "kimin savaşı" misali birbirlerini kışkırtarak savaşı uzatmaya yöneldiler. Ancak savaş uzadıkça ABD ve İsrail kanadından gelen resmi açıklamalarda farklılıklar görülmeye başlandı. Temel farklılık uygulanan askeri strateji ve operasyonel tempodan ziyade, hedefin "nükleer silahlardan arındırılma mı?" yoksa "İran rejiminin çökertilmesi mi?" olduğuydu. Zamanla bu hedef listesine, nükleer ve füze programlarının uzun vadeli kapasitesinin azaltılmasından terörle mücadele desteğine kadar İran hakikatinden kopuk şart ve koşullar eklendi.
ABD ve İsrail hedefe dair kafa karışıklığı girdabına sürüklenirken eş zamanlı olarak askeri plan ve amaçların istenilen sonuçları üretmemesi, jeopolitik olarak farklı bir iklim doğurdu. Zira ABD ve İsrail'in icra ettiği askeri operasyonlar beklenen neticeyi vermedikçe savaş uzamaya devam etti. Savaş uzadıkça daha yoğun ve sert saldırılar düzenlendi. Saldırıların temposu ve yoğunluğu arttıkça savaşın maliyetti arttı. Maliyet arttıkça her iki ülkenin kamuoyunda ve muhalif siyasi çevrelerinde huzursuzluk arttı. Bu huzursuzluk zamanla uluslararası kamuoyunun tepkisine evrildi. Böylece savaş uzadıkça ABD/İsrail'in dünyada karşı konulmaz addettikleri askeri gücüne, tecrübesine ve savunma güvencesine duyulan güven azaldı. Bu esnada ise İran, hızla alternatif seçeneklere yöneldi ve Hürmüz gibi en büyük stratejik kozlardan birisini sahaya sürerek uluslararası petrol ticaretini felce uğrattı.
Dolayısıyla küresel ekonomi, ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Petrol ve altın fiyatlarındaki sert dalgalanmalar ile borsadaki değer kayıpları bu durumun en somut göstergesi oldu. Ancak ekonomik çalkantı sadece bununla sınırlı kalmadı uluslararası denizcilik ve taşımacılık faaliyetlerinde yaşanan güvenlik krizi, sigorta sektöründen ulaşım, gıda ve giyime kadar birçok bağlantılı sektörün ciddi şekilde yara almasına neden oldu.
Jeopolitik ve jeoekonomik maliyet artarken, Körfez ve bölge devletleri 'müzakere' için diplomatik baskı yapmaya başladılar. Ancak bu baskının netice vermesi ziyadesiyle zor ve sorunluydu. Zira ABD, İsrail ve İran "siyasi ego" ve "askeri kibir" konusunda eşine arz rastlanır bir sicile sahiplerdi. Her üç ülke ne pahasına olursa olsun kendi hak, kural ve isteklerinden ödün vermek istemiyorlardı. Bu nedenle uzlaşı süreci, tarafların "taviz vermeme inadı" ve "inkar diplomasisi" yüzünden hep çetin geçti. Kaldı ki tarafların jeopolitik iklim hasebiyle anlık söylem değişikliğine gitmeleri tavizsiz tutumu hızlı şekilde agresif bir pozisyona çevirdi.
Askeri ve teknolojik maliyet de tam bu aşamada ortaya çıktı. Zira, Trump Amerika'sının en belirgin özelliklerinden biri müzakereler devam ederken yahut uzlaşı süreci esnasında anlık saldırılar düzenlemesidir. Mevzu ABD, İsrail ve İran olunca bu durum, hukuk kurallarının adeta anlamını yitirdiği bir savaş paterni ortaya çıkarmış oldu. Zira Uluslararası Çatışma Hukuku devletlerin güç kullanımını bazı ilke ve prensipler çerçevesinde sınırlandırır. Örneğin meşru müdafaa uyarınca dahi olsa kuvvet kullanma "zaman", "mütekabiliyet" ve "orantısallık" ilkelerine riayet etmek zorundadır. Daha yalın bir anlatımla, Niçin ve hangi koşullar savaşma hakkı ve yetkisi tanır?, Savaştaki (güç kullanımına dair) kurallar nelerdir ve nasıl uygulanır? Kuvvet kullanımının sınırları nelerdir?
Savaşın yeni örüntüsü
Lakin Şubat ayından bu yana süregiden ABD/İsrail-İran Savaşı, bu kuralların adeta hiçe sayıldığı yeni bir savaş örüntüsü ortaya çıkardı. Kuşkusuz savaşın en başındaki varsayım, Trump'ın İran'ı ister nükleer ve balistik füze kapasitesinin yok edilmesi isterse rejimin çökertilmesi olsun en kısa zamanda çok ağır ve bir daha siyasi, askeri ve ekonomik açıdan toparlanması on yıllarca sürecek şekilde ağır bir mağlubiyete uğratacağı yönündeydi. Oysa İran, tüm riski göze alarak kendisi dahil herkese bedel ödetmeyi tercih eden bir strateji izledi. Bu anlamda İran, askeri güç dengesizliğinden beslenen bir strateji benimseyerek ABD'nin kısa sürede sonuç alıcı ve kalıcı zaferler yaratacağı varsayımını çürütmüş oldu.
Söz konusu varsayıma göre ABD, İran'ın üst düzey siyasi ve askeri liderliğini, hava ve füze savunma sistemini, insansız hava aracı (İHA) kapasitesini, nükleer programla bağlantılı tüm tesislerini ve deniz kuvvetlerini hedef alarak ülkeyi topyekun bir felce uğratacaktı. Böylece askeri ve siyasi liderliğin işlevsiz kalmasıyla uzun zamandır arzulanan İran halk ayaklanması gerçekleşecek ve rejim devrilerek ABD yanlısı yeni bir yönetim yapısı kurulacaktı. Ama beklenen olmadı. Çünkü İran uzun süredir askeri stratejisini ve operasyonel planlamasını hazırladığı şekilde ABD ile savaşını bölgeye yaydı. İran, İsrail'in yanı sıra eş zamanlı olarak ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerine yüzlerce füze ve İHA saldırısı düzenledi ve Hürmüz Boğazı'nı büyük ölçüde ulaşıma kapattı. Söz konusu saldırılarda İran, sadece Körfez'deki ABD üslerini hedef almakla kalmadı, aynı zamanda Körfez'deki önemli kritik alt yapıyı, enerji tesislerini, iletişim ve ulaşım ağlarını, ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) taşıyan ticari tankerleri vs. vurarak bölgesel ve küresel bir maliyet yarattı.
Böylece son 6 aydır devam eden ABD/İsrail-İran Savaşı, kara harekatının dillendirildiği lakin hiç uygulanmadığı, ağırlıklı olarak hava ve deniz unsurlarının kullanıldığı, uzlaşı ve çatışma halinin birbirine karıştığı, belirsiz zaman skalasına dayanan, inişli çıkışlı bir yoğunluk grafiği çizen açık uçlu bir kabiliyetleri aşındırma savaşına evirilmiştir. Tam da bu nedenle, geçtiğimiz 2 hafta boyunca ABD, İran'ın mutabakatı ihlal ettiği ve üç ABD askerinin öldürülmesi gerekçesiyle 13 gece ardı sıra saldırı düzenlemiştir. Tekrarlanan bu saldırı paterni, ABD'nin tanımı ve bitişi belirsiz "açık uçlu" bir savaş icra ettiğini gösteriyor. Bu nedenle, bu savaşın askeri ve teknolojik maliyeti son derece yüksektir.
ABD/İsrail-İran Savaşı daha ne kadar sürer ve nasıl neticelenir?
Halihazırda savaşın yavaşlamasını yahut yakın gelecekte sona ermesini ummak pek gerçekçi gözükmüyor. Halihazırda bir ateşkesten değil, sadece kısa süreli operasyonel duraksamalar ve gri alanda yaşanan diplomasi paslaşmalarından bahsetmek mümkün.
Bunun nedeni saldırı örüntülerinin anlık olarak hızlanması, durması ya da değişmesidir. Bu durum daha ziyade "inkar diplomasisi" kaynaklı yaşanıyor. Zira taraflar birbirlerini temel uzlaşma prensiplerinde samimi olmamakla ve anlaşma koşullarına sadık kalmamakla itham ediyor. Kaldı ki müzakere sürecinde İran gemilere saldırırken, ABD de İran'daki stratejik unsurları ve kritik tesisleri vurmaya devam ediyor. ABD, İran ile mukayese edilemeyecek kadar güçlü ve yüksek kabiliyetli bir orduya ve askeri mevcuda sahip. Ayrıca ABD/İsrail-İran Savaşı, taraflara birbirlerinin saldırı ve savunma kabiliyetleri hakkında çok önemli bilgiler ve dersler sundu. ABD, İran'ın hava ve deniz savunmasındaki acziyeti kadar, saldırı (siber faaliyetler dahil) kapasitesindeki kayda değer performans ve potansiyeli de görmüş oldu.
Ancak uluslararası çevrelerce yaygın kanaat, ABD'nin bu işi diplomasi olmadan çözemeyeceği yönünde. Zaten sorun da bundan kaynaklanıyor. Taraflar diplomatik çözüm için aynı masaya oturmuyor. Bu da başlangıçta konuşulan ile uygulamada yaşanacak arasındaki farka duyulan bir güvensizlik ortaya çıkarıyor. Örneğin İran geçiş ücreti alacak mı alacaksa kimden nasıl alacak, bu geçiş ücretine ABD ve İsrail ile müttefik gemiler dahil olacak mı ve olacaksa bu yaptırım rejiminin çökmesi anlamına mı gelecek? Keza geçiş güzergahındaki bilgilendirme mekanizması nasıl işleyecek, hangi istikametteki gemiler hakkında İranlı makamlar bilgilendirilecek ve bu bilgilendirme sonucunda İran'dan itiraz gelirse nasıl bir sonuç üretecek?
Velev ki ABD ile İran Hürmüz meselesinde uzlaşı sağlarlarsa, bu ABD'nin siyasi, askeri ve ekonomik üstünlüğünün zedelenmesi anlamı taşıyacaktır. Öte yandan İran'a Hürmüz'de görece kontrol yetkisi tanınması, buranın halen güvenilir olmayan bir deniz yolu olması demektir. Her ne kadar deniz trafiği yeniden işlese, deniz taşımacılığı sürse, petrol fiyatları düşse de sigorta şirketlerinin muhtemel bir çatışma gerekçesiyle ücret politikasında indirim yapmaları pek olası gözükmemektedir. Ayrıca unutmamak gerekir ki İran'a Hürmüz'de verilecek yetki, Husilere Babülmendep Boğazı için referans teşkil edebilecektir.
Ne var ki tüm müzakere çıkmazlarına rağmen en iyi alternatifin sürecin diplomasi kanalıyla çözülmesidir. Bu nedenle savaşın açık uçlu olmasından kasıt, diplomasinin oldukça gri bir alanda icra edilmesinden kaynaklıdır. Buna mukabil, Körfez ülkelerinin çatışmanın tırmanmasını istememeleri yönünde ortak ve güçlü bir duruş sergiledikleri ve çatışmanın sonlandırılmasında söz sahibi olmak istedikleri göz ardı edilmemelidir. Körfez'in ABD ile var olan işbirliğinin kapsam ve hacmi düşünüldüğünde, Körfez ABD ve İran'ın yaklaşımı konusunda belirleyici olacaktır.
[Doç. Dr. Merve Seren, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: AA / Güncel
Diplomasi, İstanbul, Ekonomi, Güncel, İstanbul, Diplomasi, Ekonomi, Güncel, Haberler
- AK PARTİ
- AVRUPA BİRLİĞİ
- AZERBAYCAN
- BASKETBOL
- BELEDİYE
- BEŞİKTAŞ
- CHP
- ÇEVRE
- DEM
- DİPLOMASİ
- DOĞA
- DONALD TRUMP
- DEVLET BAHÇELİ
- EĞİTİM
- EKREM İMAMOĞLU
- ELON MUSK
- EMEKLİ
- EMLAK
- ENERJİ
- ENFLASYON
- ESNAF
- FENERBAHÇE
- FİKSTÜR
- FİLİSTİN
- FUTBOL
- GALATASARAY
- GASTRONOMİ
- GAZZE
- GÜNCEL
- GÜVENLİK
- GÖÇMEN
- HAKAN FİDAN
- HASTANE
- HAYVAN HAKLARI
- HIRSIZLIK
- HUKUK
- IRAK
- İNSAN HAKLARI
- İRAN
- İSRAİL
- İSTANBUL
- İŞÇİ
- İTFAİYE
- JANDARMA
- JOSE MOURINHO
- KAZA