BASEL III VE SERMAYE YETER RASYOSU
Bank of International Settlements bünyesinde bulunan ve ilk defa toplandığı şehrin adı ile anılan komitenin son uzlaşısının adı Basel III. Dünyanın bir bölümünde uygulanmaya başlandı bizde ise yasal altyapısı ile ilgili son düzenlemeler yapılıyor. Yeni uzlaşı sermaye gereğini artırmaya yönelik. Mevcut durumda Tier I – Tier II diye ayrım olsa da toplamı için belirlenmiş bir tek sermaye gereği oranı bulunmakta. Basel III ile ise Tier I’ nın önemi artırmış ve mevcut durumda özellikle büyük uluslar arası bankaların birinci kuşak olarak adlandırılan sermaye ihtiyacı artmış ikinci kuşak sermayenin ise ihtiyacın üzerinde bir düzeyde kalmasına sebep olmuştur. Biz de ise bankalarımızın mevcut sermaye yapısı Basel III kriterlerine öteden beri uyumlu olageldi. Ancak büyüme performansını sürdürmek isteyen bankaların birinci kuşak sermaye (Tier I) ihtiyacı Basel III uygulaması ile artış gösterecek.
Bunun ana nedeni ise büyüme ile sermaye yeterliliği arasında negatif bir ilişki bulunması. Sermaye yeter rasyosu, özkaynakların riskli aktiflere bölünmesi ile hesaplanan orandır. Banka için büyüme ise riskli aktiflerin artması anlamına gelir. Özkaynak büyümesinin üzerinde bir risk ağırlıklı aktif büyümesi ise sermaye yeter rasyosunun azalması sonucunu doğurur. SYR ile risk ağırlıklı aktif büyümesi arasındaki ters yönlü ilişki işte bu hesaplama yönteminin sonucudur.
Bankaların büyümeye rağmen SYR rasyolarını korumak ya da istenen düzeye çekmek için uygulayabileceği dört farklı strateji vardır. Birinci strateji temettü dağıtılmaması veya daha düşük oranlarda dağıtılması yoluyla kaynakların banka bilançosu içinde kalmasının sağlanmasıdır ki BDDK son dönemde temettü dağıtımına ilişkin görüşlere olumsuz cevap vermektedir. Bu yöntemin bir alternatifi karlılıkta çok yüksek artış sağlanmasıdır. Bu durumda banka hedef karlılık düzeyini aktif büyüme hedefi ile orantılı olarak belirler ve kredilere uyguladığı faiz oranı ile mevduata ödediği faiz oranı arasındaki farkı (spread) açar ve karlılığını artırmaya çalışır. Ancak piyasadaki rekabet spreadin açılması önünde bir limit oluşturur üstelik piyasanın rasyonelitesinin çok üzerinde açılan bir spread büyük bir başarısızlıkla sonuçlanabilir. Rekabetçilerin tamamı bu stratejiyi izlerse piyasada kredi maliyetleri yükselir ve yatırımlar olumsuz etkilenir. Diğer alternatif ise net faiz gelirini artırmak yerine masraf ve komisyonlar üzerinden istenen etkiyi sağlamaktır. Bu yöntemler kulağa tanıdık geliyor değil mi?
İkinci strateji bilanço aktifinde düzenleme yapılmasıdır ki tam olarak kredi büyümesinden vazgeçilmesi ya da kredi portföyünün satılması ile sonuçlanır. Yüksek fiyatlama veya kredi tayınlaması yolu ile banka aktif büyümesini sınırlayabilir ya da varlıklarını menkulleştirerek satarlar ve riskli aktiflerinin seviyesini portföylerinde daha düşük bir seviyeye çekerek SYR düzeylerini artırırlar. Fonlamadan vazgeçilmesi yatırımların finansmanının sağlanamaması sonucu makro ekonomik dengeleri olumsuz etkileyebileceği gibi menkul kıymetleştirmenin ortaya çıkarabileceği makro negatif etkileri, son yaşanan küresel finans krizinin tamamının hikâyesinden biliyoruz.
Üçüncü strateji ise bilançodaki riskli aktifler yerine risk ağırlığı nispeten daha düşük veya risksiz aktiflere yatırım yapılmasıdır. Örneğin risk ağırlığı yüksek teminat yapısı zayıf kredi üretmek yerine elde ettiği kaynakları devlet tahvilinde değerlendirecek bir bankanın sermaye yeter rasyosu pozitif etkilenecektir. Ancak bu yöntem de negatif makro etkiler içerir; dışlama… Düzenleyicilerin ve piyasanın, bankaları daha yüksek bir SYR düzeyinde hızlı bir yeniden yapılanmaya itmesi bankaların, yatırımlarını kredilerden çekip risk ağırlığı olmayan yatırımlara yönlendirmesine bu sebeple de kısa vadede olumsuz makro ekonomik etkiler oluşmasına neden olacaktır.
Dördüncü strateji bedelli sermaye artırımı yapmaktır. Ve son tercih edilecek strateji olarak göze çarpar. Çünkü sermaye artırımı piyasada mevcut payların değerini düşürücü bir etki yapar oysa ekonomi açısından en olumlu sonuçları doğrudan sermaye artırımı stratejisi sağlayabilir. Ülkemizde de paydaşların sermaye artırımına ilişkin değerlendirmeleri en az ılımlı olabilen.
Mevcut durumda gelişmiş ülke ekonomilerinden farklı olarak Tier I ağırlıklı olan Türk bankacılık sisteminin sermaye yapısının Basel III ile uyumlaştırılması bu dört stratejinin olumsuzluklarından en düşük düzeyde etkileneceğimizi gösteriyor. Ancak Tier II ağırlıklı gelişmiş ekonomi bankaları ve ekonomileri için Basel III uygulamaları negatif etkilerini başlattı, sürdürüyor. Bu durum karşısında ise ülke ekonomimiz için ayrı bir risk ortaya çıkıyor. Toptan fonlanma bakımından uluslar arası bankalarla yakın ilişkileri bulunan bankacılık sistemimizin yurtdışı borçlanmalarının düzeyi veya maliyeti noktasında negatif etkileri hissedecek olmamız kaçınılmaz. Bu durum Tier I ihracı yoluyla fonlanma imkânları üzerinde negatif etkiler doğuracaktır. Bu yolla sermaye gereğini istenen seviyeye çekmek veya mevcut seviyeyi korumak isteyen bankalarımızın kaynak maliyeti yükselecektir. Ayrıca ulusal tasarrufların düşüklüğü nedeniyle mevduat kaynaklarını artırma da kronik problemi olan bankalarımızın sendikasyon vb finansman kaynaklarına erişimde yaşayacağı olumsuzlar ise kredi kanalının daralması etkisi yaparak olumsuz makro etkiler doğurabilir. –bilir diyorum çünkü önümüzdeki dönemde kredi kanalının daralması uzun vadede olumlu sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir. Şer gibi görünenden hayır çıkabilir.