İran-İsrail füze krizi ve ateşkes süreci
İran'ın 7 Haziran'da İsrail'e füze saldırısı düzenlemesi, ateşkes süreci ve bölgesel dengeler üzerinde etkili oldu. Analist Oral Toğa'ya göre, her iki taraf da ekonomik ve stratejik nedenlerle anlaşmaya zorlansa da nükleer program ve Lübnan'daki işgal kilit meseleler olmaya devam ediyor.
İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Araştırmacısı Oral Toğa, İran'ın 7 Haziran'da İsrail'e yönelik başlattığı füze saldırılarını ve bu gelişmenin ateşkes süreci ile bölgesel dengeler üzerindeki etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
İran ile ABD/ İsrail arasındaki 8 Nisan ateşkesinden bu yana görülen ilk karşılıklı füze atışı savaşın yeniden başladığına dair düşüncelere yol açsa da gelişmeyi savaşın yeniden alevlenmesi olarak okumak yanıltıcı olabilir. Yine de tablo risksiz değildir. Hizbullah'ın İsrail'in kuzeyine roket atması ve İsrail'in Beyrut'taki Hizbullah hedeflerini vurmasının ardından İran, ateşkesin Lübnan'ı da kapsadığı iddiasıyla saldırıyı kırmızı çizgi ihlali sayıp füzeyle karşılık vermiştir. Ancak her aşama ölçülü kalmış, vuruş sınırlı tutulmuş, ABD Başkanı Donald Trump ilk saatte iki tarafı da durmaya çağırmıştır.
Ateşkes taraflar için neden önemli?
Gelinen noktada ateşkes hem ABD hem de İran için önem arz etmektedir. İran konvansiyonel savaşta direnç göstererek hasmını masaya zorlamış görünse de altyapısı büyük oranda tahrip edilmiş, rafinerileri vurulmuş, gündelik hayatı aksamış bir ekonomiyi kuşatma altında ayakta tutmaya çalışmaktadır. Savaş uzadıkça yük ağırlaşmakta, belirsizlik yeniden inşayı engellemektedir. Bu nedenle İran'ın asıl sınavı cephede değil, yıkımın doğurduğu ekonomik ve toplumsal krizin yönetimindedir. Zira şimdiye dek korunan elektrik şebekesi ve petrol altyapısı hedef alınırsa maliyet kıyaslanamayacak ölçüde artacaktır. Dolayısıyla Tahran açısından anlaşma tercih değil, zorunluluktur. Ancak kendini avantajlı gördüğü bir noktada belli kazanımlar almadan da bu anlaşmaya yanaşmayacaktır.
Bu ihtiyaç teslimiyet olarak okunmamalıdır. Haziran 2025'te yaşanan 12 günlük çatışmalarda ve 28 Şubat'ta İran lideri Ali Hamaney dahil liderliğin büyük kısmının öldürülmesine rağmen sistem çökmemiş, yönetim Mücteba Hameney etrafında toparlanmıştır. Hamaney'in Devrim Muhafızları üzerindeki etkisi, devlet tecrübesi ve sahip olduğu siyasi bağlantılar, onu hem sistemi bir arada tutabilecek hem de bu nedenle kritik bir hedef olarak görülebilecek bir figür haline getirmektedir.
Dekapitasyona ve ağır tahribata rağmen ayakta kalan sistem mevcut durumu varoluşsal algılamakta ve yüksek maliyetlere katlanmaya hazır görünmektedir. Dolayısıyla Tahran, ekonomik uzlaşıya ihtiyaç duysa da teslimiyet görüntüsü veren bir anlaşmaya yanaşmayacaktır. Nitekim 7 Haziran saldırılarının altındaki esas mesaj da bu yöndedir.
Washington'ın durumu da göründüğünden zordur. Şubat sonundan beri kapalı olan Hürmüz Boğazı, petrol akışını baskılamış, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) bunu tarihin en büyük arz kesintilerinden biri saymıştır. Yükselen fiyatlar enflasyonu körüklemekte, büyümeyi tehdit etmektedir. Üstelik harekatın asıl hedefi rejim değişikliği gerçekleşmemiş, boğazı zorla açmak da seçenek olmaktan çıkmıştır. Washington'ın bu yükü süresiz taşıması mümkün değildir. Kısacası boğazı ancak bir anlaşma açabilir. Bu da İran'ın en etkili kozu olduğundan, Tahran ödünler ve güvenceler koparmadan boğazı açmak istemeyecektir.
Nitekim taraflar bir süredir böyle bir anlaşma üzerinde çalışmaktadır. Ateşkesi altmış gün uzatan, Hürmüz'ün açılması ve enerji fiyatlarının düşürülmesi etrafında şekillenen bir mutabakat zemini gündemdedir. Buna karşılık İran yaptırımların gevşetilmesini ve yıkılan altyapı için kaynak beklemektedir. Ne var ki müzakereyi asıl tıkayan nükleer programdır. Washington sıfır zenginleştirmede ısrar ederken Tahran bu hakkından vazgeçmemekte, kapsamlı uzlaşı ertelenmektedir.
-Tahran'ın mesajı
İran'ın 7 Haziran hamlesini anlamlı kılan da budur. Tahran tek bir hamleyle hem İsrail'e hem ABD'ye mesaj vermiş, Lübnan için çizdiği kırmızı çizginin ihlalini fırsat bilerek savaşa dönüldüğü takdirde ne yapabileceğini de göstermiştir. Böylece Hizbullah'ı yalnız bırakmadığını ortaya koyarak Lübnan cephesine sahip çıkmakta, ateşkesi boşa düşüren adımı İsrail'e fatura ederek Trump ile Netanyahu arasındaki çatlağı derinleştirmekte ve müzakere çökerse sıranın Babu'l Mendeb Boğazı'na geleceğini hatırlatmaktadır. Bu mesajların ortak iması, savaşın uzamasının maliyetinin yalnızca İran ile sınırlı kalmayacağı, küresel ekonomiye de yansıyacağı yönündedir. Nitekim aynı dönemde Husilerin Kızıldeniz'de İsrail gemiciliğini hedef alma tehdidini yinelemesi, İran ekseni içinde mesaj düzeyinde bir eşgüdüm izlenimi vermektedir. Hürmüz kapalıyken küresel fiyatı dizginleyen tek unsur Suudi petrolünün Kızıldeniz üzerinden akmasıdır. Babü'l-Mendeb de kapanırsa bu hattın çökmesi söz konusu olabilir. Dolayısıyla İran, kuşatma sürerse savaşı genişletip maliyeti katlayabileceğini hatırlatmaktadır.
Kalıcı ateşkes için İsrail'in Lübnan'dan çekilmesi şart
Denklemin kuzey ayağı Lübnan'dır ve mesele yalnızca Hizbullah değildir. İsrail'in mart ayında başlayan kara harekatıyla Litani'yi aşıp ülkenin yaklaşık beşte birini denetlemesi, yıllardır kağıt üstünde kalan "savunulabilir İsrail sınırları" doktrininin sahaya yansımasıdır. Köylerin boşaltılması ve yeniden iskanın engellenmesi, bunun kalıcı bir işgal olduğunu düşündürmektedir. İran ateşkesi İsrail'in çekilmesine bağladığından, Litani hattı Tahran açısından da kritik bir eşiktir. Bu yüzden Hürmüz ve nükleer dosyada uzlaşı sağlansa bile Lübnan canlı bir tetikleyici olarak kalacaktır.
Sonuç olarak İran, ABD'den gelecek ve sivil altyapıyı hedef alacak bir ikinci dalgadan kaçınmak isterken ABD ise savaşı daha maliyetli kılmadan Hürmüz ve nükleer meseleyi çözmek istemektedir. Ne var ki bu yol iki taraf için de garantili değildir. Ağırlaşan yoksunluk bir noktada büyük bir toplumsal patlamayı tetikleyebileceği gibi, güvenlik aygıtını merkezileştirip milliyetçi refleksi besleyerek rejimi de tahkim edebilir. İki taraf da bir zafer anlatısına ihtiyaç duyduğundan, yenilgi görüntüsü vermeden bu açmazdan çıkmak güç görünmektedir.
Ayrıca İsrail güvenlik çevrelerinin bu kırılganlığı bir fırsat penceresi olarak okuması ve ateşkes resmen sürse bile sabotaj ile etki operasyonlarını sürdürmesi muhtemeldir. Zira hasımlarını caydırarak ve belki bazı kazanımlarla çıkmış bir İran'ın ileride savaş sebebi olan faaliyetlere dönmesi olasılık dışı değildir. Bu nedenle İsrail perspektifinde İran'ın geçici caydırılması değil, askeri, ekonomik ve teknolojik kapasitesinin uzun vadeli kırılması gerektiği eğilimi güçlenmektedir. Ancak ne küresel piyasalar ne ABD ne de Körfez ülkeleri böyle bir maliyeti taşıyabilir. Bu tablo, Netanyahu'nun hırsları ile Trump'ın sıkışmışlığı arasındaki gerilimi besleme potansiyeli taşımaktadır. Zira Netanyahu iç politika açısından "yolsuzluk yapan" ve "soykırımcı" bir başbakan olarak değil, "İsrail'in güvenliğini sağlamış" ve "İran tehdidini bertaraf etmiş" bir lider olarak çekilmek istemekte, bu beklenti Trump'ın bir an önce anlaşma çabasıyla çelişmektedir.
[Oral Toğa, İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) araştırmacısıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.














