Enstitü Sosyal "Türkiye'de Demografik Eşik" paneli düzenledi

Enstitü Sosyal, "Türkiye'de Demografik Eşik" başlıklı panel düzenledi.
Enstitü Sosyal, " Türkiye'de Demografik Eşik" başlıklı panel düzenledi.
Enstitü Sosyal'in Üsküdar'daki merkezinde düzenlenen panelde, demografik eşiğin hangi göstergeler üzerinden okunduğu, demografinin önemi, doğurganlık çalışmalarının odağının ne olması gerektiği konuları ele alındı.
Panel öncesi AA muhabirine konuşan Enstitü Sosyal Toplum Araştırmacısı Nursen Tekgöz, panelde, Türkiye'nin içinde bulunduğu demografik eşik konusuna değineceklerini ve "demografik dönüşüm" değil "eşik" kavramını kullanmalarının nedenlerini açıklayacaklarını söyledi.
Tekgöz, saha ve enstitüde yaptıkları çalışmalar üzerinden, Türkiye'nin halihazırda içerisinde bulunduğu demografik sürecin ne anlattığı üzerine bir panel düzenlediklerini kaydetti.
Demografik yapının, nüfus meselesine ve toplumun geleceğini belirleyen kapasitesini gösteren bir unsura işaret ettiğini anlatan Tekgöz, "Demografik yapı, doğurganlık hızı ve sayısından öte çok daha geniş parametreleri içeren bir yapı. Bunun içerisinde insanların zihniyetleri, algıları, deneyimleri, geleceğe yönelik eğimlerini de belirleyen ve içeren bir yapı olarak karşımıza çıkıyor demografi. Bu noktada da pek çok parametreyle ilişkili. Demografi kavramı, kişilerin hem doğurganlık tecrübeleri hem de gündelik hayatta karşılaştıkları yapısal hususlarla beraber şekillenen çok boyutlu bir kavram." ifadelerini kullandı.
Tekgöz, Türkiye'nin demografik yapısının şu anda eşikte olduğunu belirterek, şunları söyledi:
"Demografik dönüşümün tam olarak yaşanabilmesi için hem algının hem de deneyimin ve eğilimin beraber işlemesi gerekiyor. Ancak bizim yaptığımız çalışmaların tümünde gördüğümüz net husus şu. Türkiye'de aileye, ebeveynliğe ve çocuk yapmaya dair algı oldukça pozitif durumda. Fakat iş deneyim boyutuna geldiğinde yapısal zorluklar, ekonomik baskılar, çocuğun bakım sorumlulukları, kadın ve erkek arasındaki bazı kimlik tartışmaları gibi hususlarla beraber deneyimin zorlaştığını görüyoruz. Eğilim de buna bağlı olarak çekinceye dönüşmüş durumda. Yani özellikle evlenmemiş, henüz çocuk sahibi olmayan kuşaklar, bu deneyimin negatifliğinden etkilenerek karar vermekte zorlanıyor. Çünkü algıları aileye ve çocuğa dair pozitif olmasına rağmen deneyimin bu kadar zorlaştığını gördüklerinde geleceğe dair bir yön belirlemekte de sorun yaşıyorlar."
Türkiye'de bu algının pozitif olma durumunun politika yapıcıları için önemli bir alan olduğunu vurgulayan Tekgöz, "Eğer deneyimde yaşanan zorlukların nedenleri iyi tespit edilebilirse ve sivil toplum, yerel yönetimler, kamu, üniversite ve medya tüm aktörlerle beraber bu zorlukları düzeltmek için çaba harcarsa deneyimlerin pozitifleşeceğini ve buna yönelik eğilimlerin de iyileşeceğini düşünüyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
"Türkiye olarak bu noktaya bir anda gelmedik"
Enstitü Sosyal Toplum Araştırmaları biriminden Rumeysa Hafızoğlu, panelde Türkiye'nin bir anda eşik noktasına gelmediğini, konunun nedenleri ve faktörlerini aile ve kurumlar bazında ele alacaklarını söyledi.
Hafızoğlu, yaptıkları aile çalışmalarında algı, deneyim, beklentiler ve eğilimlerin belirleyici olduğunu gördüklerinin altını çizerek, şöyle konuştu:
"Türkiye olarak bu noktaya bir anda gelmedik. Geldiğimiz bu noktanın da tek bir nedeni de yok. Tarihsel süreçlere baktığımızda 1960'lardan günümüze kadar antinatalist politikaların çok etkili olduğunu görüyoruz. 2000'lerden bu yana da çeşitli antinatalist söylemlerin ve eğilimlerin medya, çeşitli aktörler ve bireyler tarafından da çok dile getirildiğini fark ediyoruz. İlk olarak 1965 antinatalist politikalar gündeme geliyor. Bunda ne kastediyoruz? Aslında nüfusun kontrol altına alınması gerektiği ve çok çocuklu aile olmanın nüfusa, topluma, devlete ve ülkeye bir yük olduğu, bir problem olduğuna yönelik yaklaşımları araştırıyoruz. Araştırdığımızda da 1960'lardan 2000'lere varana kadar bu politikanın çok güçlü bir şekilde seyrini ve söylemleri görüyoruz."
"Türkiye bu noktaya bir anda gelmedi." sözüne açıklık getiren Hafızoğlu, şunları kaydetti:
"1960'lardan önce ülkemizde savaş dönemi, kıtlık dönemi, zorluklar vardı ve nüfus oranlarında büyük bir patlama da yaşanıyordu. 1963 yılında kalkınma planları başladı. 1965'te doğum oranlarının devlet tarafından kontrol altına alınmasına gerektiğine dair yasalar başladı. 1983'te aile planlamasıyla beraber ikinci bir yasa süreci gerçekleşti. 1990'larda, Milli Eğitim Bakanından tutun yani birçok aktörün, siyasetçinin 'Doğurmayın artık okul yetiştiremiyoruz.' söylemlerine varana kadar bu yaklaşımlar devam etti. Katmanlı olan bu süreçler aynı zamanda bir zihniyeti de inşa etmiş oldu. Çeşitli yapısal koşullar, hayatın dönüşmesi, kurumlardan olan beklenti ve taleplerin, kentleşmenin artmasıyla beraber bu süreçler artık bütünlüklü olarak bir demografik eşik meselesiyle karşı karşıya olduğumuzu gösterdi."
"Oranları toparlayamazsak emeklilik krizine yol açabilir"
Hafızoğlu, eşikte bulunan Türkiye'de, doğum oranlarının artmasıyla ülke, gelecek ve gençler için birçok riskin önüne geçileceğini belirtti.
Doğum oranlarının azalması halinde yaşanabilecekleri aktaran Hafızoğlu, "Eğer bu seyir olumsuz devam ederse, oranları toparlayamazsak emeklilik krizine yol açabilir, genç nüfusa daha çok ihtiyacımız olabilir. Göçe daha çok bağımlı bir ülke olabiliriz. İstihdam konusunda açıklar ve sıkıntılar yaşayabiliriz. Yaşlı nüfusuna daha bağlı ve yaşlıların daha çok yalnızlaştığı bir topluma doğru ilerlemiş oluruz." diye konuştu.
Avrupa ülkelerinin, şu anda nüfus konusunda alarma geçtiğini, göç ve istihdamla ilgili sorunu çözmeye yönelik politikalar üretmeye çalıştığını dile getiren Hafızoğlu, "Bugün ABD Başkanı Trump'tan tutun Rusya Devlet Başkanı Putin'e varana kadar hepsinin sürekli nüfusu artırmaya yönelik söylemlerini fark edebiliriz. Çin'in tek çocuklu politikasından 3 çocuk politikasına geçmesi, İtalya'nın yaşlı nüfusunun artması ve konuyla ilgili çeşitli teşviklerde bulunması başlı başına bir örnektir. Macaristan'ın çeşitli politikalarla bunu biraz toparlama aşamasına gelmesi ama bunun daha sürdürebilir hale gelmesi için yeniden yenilikçi politikalara ihtiyaç duyması bize birçok şey söylüyor." ifadelerini kullandı.
Hafızoğlu, demografik yapı konusunda medyanın etkisine değinerek, şunları kaydetti:
"Dizi içeriklerine ya da aktörlerin diyaloglarına baktığımızda bekar ve az çocuk sahibi olabilmek, daha çok övülen, çok daha önemli getirileri olarak görülen örnekler. Hem sosyal medya kanallarında hem de geleneksel medya kanallarında aile denilince akla iyi bir şey gelmiyor. Baba deyince aldatan bir figür, anne deyince çeşitli stratejiler yapan bir figür akla geliyor. ya da tam tersi çocuğun çok merkezde olduğu, aile merkezli olmayan içeriklerin gündeme getirildiğini görüyoruz. Burada aile olumlu söylemlerle ilişkilendirilmiyor. Öyle olunca da yapısal koşullardan olan beklentiler zorken, medyadaki söylemler olumsuzken, 'İnsanlar niye çocuk sahibi olsun?' sorusu tabii ki de çok haklı bir soru haline geliyor."
Enstitü Sosyal Toplum Araştırmaları Koordinatörü Dr. Selçuk Aydın'ın moderatörlüğündeki panelde, Tekgöz ile Hafızoğlu'nun yanı sıra araştırmacı Doç. Dr. Talip Yiğit konuşmacı olarak yer aldı.
Yiğit, doğurganlıktaki dönüşümü okurken, hangi göstergelerin nasıl ele alınması gerektiğine dair bir çerçeve sunarak, dünyada birçok ülkenin kendi doğurganlık eğrisi üzerine incelemeler yaparak, demografik dönüşümün nedenlerini anlamaya çalıştığını ifade etti.

















