Prostat kanseri tanısında bütüncül yaklaşım önem taşıyor
Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle- Medicana Sağlık Grubu Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Emrah Yürük: "Özellikle genç yaşta prostat kanseri tanısı almış birinci derece yakının bulunması, hekim tarafından ayrıca dikkate alınabilecek risk faktörleri arasında yer alıyor"
Medicana Sağlık Grubu Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Emrah Yürük, prostat kanseri tanısında Prostat Spesifik Antijen (PSA) testinin tek başına yeterli veri sunmadığını belirterek, sonucun hastanın yaşı, aile öyküsü, genetik riskleri, muayene ve gerekli durumlarda görüntüleme bulgularıyla değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Hastaneden yapılan açıklamaya göre, prostat dokusundan üretilen bir protein olan PSA, prostatla ilgili değerlendirmelerde hekimlere önemli bilgiler sağlayabiliyor. PSA değerinin yüksek olması her zaman kanser anlamına gelmediği gibi, normal sınırlarda olması da riski tamamen ortadan kaldırmıyor.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Prof. Dr. Yürük, PSA testinin prostat kanseri açısından önemli bilgiler sağlayabilmesine rağmen PSA yüksekliğinin yalnızca kansere özgü bir durum olmadığını aktardı.
Prostatın iyi huylu büyümesi, prostat iltihabı ve bazı durumların PSA düzeyinin yükselmesine neden olabileceğini vurgulayan Yürük, "Bu nedenle yalnızca laboratuvar sonucunun referans aralığının üzerinde bulunması üzerinden değerlendirme yapılması, doğru olmayabilir. Gerekli durumlarda belirli bir süre sonra PSA testinin tekrarlanması ve önceki sonuçlarla karşılaştırılması da hekime ek bilgi sağlayabilir. Bu nedenle test sonucu, hastanın diğer bulguları ve tıbbi öyküsüyle değerlendirilmeli." değerlendirmesini yaptı.
"Bir bütünün parçası olarak ele alınmalı"
Tek bir PSA ölçümünün yanı sıra değerin zaman içerisinde nasıl değiştiğinin de değerlendirmede dikkate alınması gerektiğini aktaran Yürük, şunları kaydetti:
"Özellikle düzenli takip edilen kişilerde PSA değerlerinin zaman içerisindeki seyri, mevcut sonucun değerlendirilmesine yardımcı olabiliyor. Ölçümler arasındaki değişimin de tek başına kanser tanısı anlamına gelmediğinin, göz önünde bulundurulması gerekiyor. Yaş, prostatın büyüklüğü, muayene bulguları ve kişinin sahip olduğu risk faktörlerinin de tabloya eklenmesiyle daha kapsamlı bir değerlendirme yapılabilir. PSA sonucu, bir bütünün parçası olarak ele alınmalı."
Yürük, prostat kanseri açısından değerlendirme yapılırken kişinin yaşı ve aile öyküsünün önemli faktörler arasında yer aldığını belirterek, özellikle birinci derece yakınlarında prostat kanseri bulunan hastalarda risk değerlendirmesinin farklılaşabildiğini anlattı.
Bazı kalıtsal genetik özelliklerin de prostat kanseri gelişme riskiyle ilişkili olabildiğini kaydeden Yürük, "Bu nedenle kişinin ailesinde prostat kanseri veya bazı diğer kanser türlerinin görülüp görülmediğinin bilinmesi, değerlendirme sürecinde önem taşıyabiliyor. Özellikle genç yaşta prostat kanseri tanısı almış birinci derece yakının bulunması, hekim tarafından ayrıca dikkate alınabilecek risk faktörleri arasında yer alıyor. Tarama ve takip yaklaşımının kişinin bireysel risklerine göre şekillendirilmesi gerekiyor." ifadelerini kullandı.
Yürük, PSA yoğunluğunun kandaki PSA düzeyinin prostat hacmiyle değerlendirilmesine dayandığını aktararak, "PSA yoğunluğu, özellikle PSA değerinin tek başına yeterli bilgi vermediği bazı durumlarda değerlendirmeye ek katkı sağlayabilir. Prostat hacminin belirlenmesinde ultrasonografi veya MR gibi görüntüleme yöntemlerinden yararlanılıyor. PSA değerinde orta düzeyde yükselme görülen hastalarda sonuç, doğrudan kanser şeklinde yorumlanmamalı." değerlendirmesinde bulundu.
Yürük, multiparametrik prostat MR'ının prostat kanseri şüphesi bulunan hastaların değerlendirilmesinde kullanılabileceğine, MR görüntülerinin prostat içerisindeki şüpheli alanların belirlenmesine ve gerekli durumlarda biyopsinin yönlendirilmesine yardımcı olabileceğine işaret ederek, şu ifadeleri kullandı:
"Bu görüntüleme yöntemi, biyopsi yapılması gereken hastalarda örnekleme alanlarının belirlenmesine de yardımcı olabiliyor. Görüntüleme sonucunun hastanın diğer bulgularından bağımsız olarak değerlendirilmemesi gerekiyor. Prostat kanseri şüphesi bulunan her hastada aynı tanısal yaklaşımın uygulanması gerekli değil. Tanısal süreçte farklı verilerin bir arada değerlendirilmesi, biyopsi gerekip gerekmediği konusunda daha kapsamlı bir karar verilmesine yardımcı olabilir. Bazı hastalarda risk hesaplama araçları veya kan ve idrar üzerinden değerlendirilen biyobelirteçler de hekim tarafından uygun görüldüğünde sürece dahil edilebilir. Bu yaklaşım, uygun hastalarda gereksiz biyopsilerin önlenmesine yardımcı olur."
Yürük, prostat kanserinin erken dönemde saptanmasının her zaman tedaviye başlanacağı anlamına gelmediğini, düşük riskli ve bazı seçilmiş orta riskli lokalize prostat kanserlerinde aktif izlem seçeneğinin değerlendirilebileceğini de belirtti.











