Doç. Dr. Serdar Samur Yazıları

Doç. Dr. Serdar Samur

Ulus-Devletin dayanıklılığı ve bölgesel jeopolitik: iran gerilimi bağlamında Türkiye’nin konumu

28.02.2026 10:25
Haber Detay Image

Türkiye Cumhuriyeti, modernleşme sürecini ulus-devlet formu üzerinden inşa etmiş; siyasal meşruiyetini yurttaşlık temelli millet anlayışı ve laiklik ilkesi üzerine temellendirmiştir. Bu model, çok kimlikli bir imparatorluk mirasından homojen bir ulus-devlet üretme çabasının kurumsal ifadesidir. Dolayısıyla "millet" kavramı Türkiye bağlamında yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda stratejik bir kategoridir.

Günümüzde etnik kimliklerin siyasal mobilizasyon araçlarına dönüşmesi, ulus-devletin bütünlüğü açısından yeniden tartışılmaktadır. Ancak bu tartışmayı yalnızca kimlik ekseninde değil; jeopolitik, güvenlik ve uluslararası sistem dinamikleri çerçevesinde ele almak gerekir.

Ulus-devletlerin sürdürülebilirliği, iki temel kapasiteye dayanır:

1. Kapsayıcı yurttaşlık rejimi,

2. Kurumsal ve ekonomik performans.

Etnik kimliklerin siyasal temsil talepleri demokratik sistemlerde meşrudur; ancak bu taleplerin ayrışma ve parçalanma riskine evrilmesi, çoğunlukla iç siyasal kırılganlık ile dış jeopolitik müdahalelerin kesişiminde ortaya çıkar. Bu bağlamda "parçalama senaryosu" iddiaları, tek başına dış aktörlerin niyetleriyle değil; iç bütünlük düzeyiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Türkiye, NATO içinde askeri kapasite bakımından önde gelen ülkelerden biri olup, Karadeniz–Doğu Akdeniz–Orta Doğu üçgeninde kritik bir jeostratejik konuma sahiptir. Genç nüfus yapısı ve savunma sanayii kapasitesi, ülkeyi bölgesel güç projeksiyonu yapabilen aktörler arasına yerleştirmektedir.

Uluslararası sistemde orta ölçekli fakat yüksek potansiyelli devletlerin, büyük güç rekabetinde baskı görmesi tarihsel bir olgudur. Bununla birlikte, sistemik baskıların başarıya ulaşması genellikle iç siyasi ve ekonomik zayıflıklarla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla dış müdahale ihtimali kadar iç dayanıklılık düzeyi de belirleyicidir.

İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim, nükleer program ve bölgesel nüfuz mücadelesi ekseninde şekillenmektedir. Nükleer silah kapasitesi, küresel güç dengeleri açısından kırmızı çizgi olarak değerlendirilmekte; bu potansiyel imkan ve kabiliyet İran'ı sistemik baskıya açık hale getirmektedir.

Ancak İran meselesi yalnızca nükleer bir başlık değildir. Irak ve Suriye'de merkezi otoritenin zayıflaması, yeni alt-bölgesel aktörlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Irak ve Suriye bağlamında Kürt siyasi yapılarının güç kazanması, devlet kapasitesi boşluğunun bir sonucudur.

Bu çerçevede, Dicle ve Fırat havzalarının stratejik önemi göz ardı edilemez. Su güvenliği, enerji üretimi ve tarımsal sürdürülebilirlik açısından bu havzalar, bölgesel siyasal yapılanmaların küresel ölçekte anlam kazanmasına neden olmaktadır.

"Parçalanma" Tezi Üzerine Analitik Değerlendirme

Bölgesel bir Kürt devletinin oluşumu senaryosu, literatürde iki farklı yaklaşımla ele alınmaktadır:

• Yapısalcı yaklaşım: Devlet zayıflığı ve iç savaşların doğal sonucu olarak ortaya çıkan fiili otonom alanların kurumsallaşması.

• Jeopolitik müdahale yaklaşımı: Büyük güçlerin bölgesel dengeyi yeniden tasarlama stratejileri.

Gerçeklik çoğu zaman bu iki yaklaşımın kesişiminde yer alır. Dış aktörlerin müdahaleleri, genellikle mevcut iç kırılganlıklar üzerinden etkili olur. Bu nedenle Türkiye açısından belirleyici olan, kimlik siyasetinin çatışma üretmeyen bir çerçevede yönetilmesi ve ekonomik-siyasal kapsayıcılığın artırılmasıdır.

Sonuç olarak,

İran gerilimini Türkiye'nin geleceği bağlamında okumak mümkündür; ancak determinist bir parçalanma varsayımı analitik olarak eksiktir. Ulus-devletlerin çözülmesi dış projelerle değil, iç meşruiyet ve kapasite kaybıyla gerçekleşir.

Türkiye'nin stratejik önceliği;

• Hukuk devleti kapasitesini güçlendirmek,

• Ekonomik dayanıklılığı artırmak,

• Kimlik temelli gerilimleri kapsayıcı yurttaşlık ilkesiyle yönetmek,

• Bölgesel krizlerde çok boyutlu diplomasi yürütmektir.

Son tahlilde ulus-devletin gücü, askeri kapasiteden ziyade toplumsal sözleşmenin sağlamlığına dayanır. Jeopolitik satrançta kalıcı üstünlük, içeride kurumsal bütünlük ve rasyonel devlet aklı ile mümkündür.

Yazarın Tüm Yazıları