Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu TBMM Genel Kurulu'nda Sanayicimizin Sorunlarını Dile Getirdi

Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu TBMM Genel Kurulu'nda Sanayicimizin Sorunlarını Dile Getirdi
Güncelleme:
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

Milliyetçi Hareket Partisi İzmir Milletvekili Sayın Ahmet Kenan Tanrıkulu; 2012 yılı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Bütçesi üzerine TBMM Genel Kurulu'nda bir konuşma yaptı.

Milliyetçi Hareket Partisi İzmir Milletvekili Sayın Ahmet Kenan Tanrıkulu; 2012 yılı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Bütçesi üzerine TBMM Genel Kurulu'nda bir konuşma yaparak, Türk Sanayisinin ve girişimcilerimizin güncel sorunlarını dile getirerek, Bakanlığın bu sorunların çözümlenmesi konusunda daha aktif çalışmasını istemiştir.

"8 Haziran 2011'de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde ticaretle ilgili olan birimler Gümrük ve Ticaret Bakanlığı'na devredilmiş, bazı birimlerin isimleri değiştirilmiş, ilave olarak da Sanayi Ürünleri Güvenliği ve Denetimi Genel Müdürlüğü ve daha sonra da Millî Prodüktive Merkezi kapatılarak, yerine Verimlilik Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Halen Bakan Yardımcılığı ve Müsteşarlık dışındaki üst düzey yönetim kadroları 6 ayı geçen bir süredir vekaleten yürütülmektedir. Bunun ne kadar büyük bir yönetim boşluğu olduğunu kamuoyunun takdirlerine sunuyorum..

2012 Yılı Programı'ndan Bilim, Sanayi ve Teknoloji alanındaki eksiklikleri ve tespitleri sizlerle paylaşmak istiyorum; "2002 yılından itibaren üretimde darboğazlar yaşandığı, ülkemizin yüksek ve orta-üstü teknoloji sektörlerinin üretim ve ihracattaki payı AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında hâlâ düşük kaldığı ve sanayinin; kredi maliyetlerinin yüksekliği, kayıt dışı ekonomi ve düşük fiyatlı ithalattan kaynaklanan haksız rekabet, kamunun sağladığı bazı girdi fiyatlarının uluslararası fiyatlara göre yüksekliği, vergi oranlarındaki yükseklik gibi temel sorunların devam ettiği" tespit edilerek; Sonrasında; "teknoloji üretiminde yetersizlik, ileri teknoloji kullanımının hızlı yaygınlaştırılamaması, sanayinin kapasitesi ve potansiyeli konusunda yatırımcıların bilgiye erişimindeki zorluklar ve benzeri yapısal nitelikteki sorunların çözümlenmesinin gerektiği" söylenmiştir.

Bu tespitler; 2012 Yıllık Program'ında sanayi ve üretim alanındaki durumu bizlere yeterince anlatmaktadır. Üreten ekonominin temelinde; girişimcimizi iç ve dış pazarlarda rekabet ettiği başka ülke girişimcileri ile aynı şartlarda yarıştırmak için ortam sağlamak vardır. Mevcut durumda hâlâ; yerli girişimcimize "Pahalıya üret, ucuza sat; yapamıyorsan bırak; çünkü ithali daha ucuz!" bakış açısı sergilenmektedir.

Çıktı fiyatları konu olduğunda küresel rekabeti ve dünya fiyatlarını dilinden düşürmeyen yetkililer; girdi fiyatları konu olduğunda ise ne rekabetten, ne de dünya fiyatlarından bahsetmektedirler. Ekonomimizin kırılganlığının azaltılması ve krizlere karşı dayanıklı hale gelmesi için cari işlemler açığı konusu muhakkak ciddî şekilde ele alınmalıdır. Unutmayalım ki; verilen her bir birim cari açık; yurt dışına yapılan yatırım ve yabancı ülkelerde istihdam anlamına gelmektedir.

Burada esas olan; Türk ekonomisinin yapısal sorunlarının çözülmesi ve dinamiklerinin tekrar gözden geçirilmesidir. En temel konuda, Türk Sanayisinin mevcut yapısıdır. Türk Sanayii büyük oranda ithalata dayalı hale getirilmiştir. Bir başka deyişle üretimi ve ihracatı, ithalata dayalı bir hâl almıştır. Bu yapısı ile ihracatımız arttıkça ithalatımız daha yüksek oranda artmaktadır.

Bu ortamda; reel sektörümüzün artan dış borçlanmasının bir sebebi de; yurt içinde üretim yapılabilmesi için uygun makro ekonomik şartların girişimcilere sağlanamamasıdır. Bu yüzden girişimciler işletme ve öz sermayelerini eritmemek için dış kaynağa yönelmektedirler. Aslında var olan problemlerimizi çözebilmek ve hedefleri yakalayabilmek için, Türkiye'nin ilk önce yapması gereken, üretim gücünü daha da artırmak olmalıdır.

İşte bu noktada KOBİ'lerimiz ön plâna çıkmaktadır. Küreselleşme; KOBİ'leri büyük ölçekli işletmeler karşısında önemli hale getirerek, yeni dönemde küçük ve orta ölçekli işletmelerin tercih edildiğini gösteriyor.

Ülkemizde yatırımları ve ihracatı artırmak, istihdamı yükseltmek ve işsizliği azaltmak, ekonomik krizlere karşı dayanıklı bir ekonomiye sahip olmak isteniyorsa, küçük girişimciliği teşvik edecek politikaların izlenmesi elzemdir. Yoksa bugünkü gibi işletmelerimizin kullandığı kredi faiz oranlarını %20'lere yükselterek, onları yeni bir borç sarmalına sokmak teşvik değil, ceza olacaktır.

Girişimcilerimizin uzun zamandır büyük orandaki şikâyetlerinin başında gelen, uygulanan teşvik sistemidir. Teşvikler konusu genelde sektörle ilgili Bakanlığın altında yer almaktadır. Sanayi konusunda ise durum farklıdır. Teşvikler dün Hazine, bugün ise Ekonomi Bakanlığı'nın bünyesinde yer almaktadır. İlgili olmayan yerlerdeki teşviklerin ne derece etkisiz olduğu kamuoyunda net şekilde bilinmektedir. Üreten, istihdam sağlayan, yenilikçilik yapan işletmeler sahipsiz kalmışlardır.

Bakanlığın bu teşvik mekanizmasına sahip çıkması gerekmektedir. Mevcut sistemin başarısızlığını kabul eden yetkililer, şimdiden Teşvik sisteminin 2012'de değişeceğini dillendirmeye başlamışlardır. Geçen zaman ve kaybedilen değerlere yazık olmamış mıdır? Umarız yeni tasarlanan teşvik sisteminde bugüne kadar dile getirdiğimiz sorunlar, dikkate alınır.

Sanayi politikalarının başarılı olabilmesi için, stratejik sektörlerin, teknoloji politikaları ve hedeflerin doğru tespiti, meselelere geniş bir ufuk çerçevesinde, makro açıdan da bakılabilmesi, orta ve uzun dönemli, uygulanabilir politikalar üretilebilmesi, plan ve stratejilere uyulması ve sonuç almanın öğrenilmesi gerekmektedir.

Bu noktada; 'Türkiye Sanayi Stratejisi Belgesi', açıklandığından bu yana kamuoyunda, girişimcilerimizde ve ekonomi unsurlarımızda 'heyecan veren' bir etki yaratmamış, 'dar çaplı' olarak nitelendirebileceğimiz bir şekilde yerinde durmaktadır.

Strateji belgesinin vizyonuna baktığımızda: "Orta ve yüksek teknolojili ürünlerde Avrasya'nın üretim üssü olmak" ifadesi bulunmaktadır.Türkiye açısından bu ürünlerin üretim üssü olmak mı; yoksa, bu teknolojileri ve bu teknolojiye dayalı ürünleri üreten ülke olmak mı; daha anlamlı bir vizyondur.

Tabiî ki; teknoloji üreten, yenilikçilik (inovasyon) oluşturan ve bunları dünyaya dağıtan ülke vizyonu daha anlamlı ve ülkemize yakışan bir vizyondur. Bugün teknolojik ürünlerin satışlarından kimlerin ne kadar pay aldığını incelediğimizde; teknolojiyi üretenler bu ürünlerden kazanılan paranın yaklaşık yarısını; imal edenler ise ortalama yüzde 1 ila 5'ini almaktadır. Geriye kalanını ise hammadde, parça satan ve dağıtanlar almaktadır.

Burada esas payı kimin aldığı açıktır. Dolayısı ile bu belgenin vizyonu; teknoloji, yenilikçilik ve yenilik üretmek temelinde olmalıydı.

Teknoloji Bölgeleri Kanunu 57'nci Hükümet döneminde hazırlanmış ve 26 Haziran 2001 kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Bugün 32'si faal, 43 teknopark olduğu ifade edilmektedir. Ülke genelinde teknoparkların mantar gibi türediği fakat istenilen faydayı sağlayamadığı gibi bir izlenim mevcuttur.

Yeterli bilimsel ve teknolojik altyapısı olmayan yerlere teknoloji bölgesi statüsü verilmesi, teknoparkların işlememesi ve istenen faydayı sağlamamasında en önemli etkenlerden biridir. Bunun yanında Teknopark işletmeciliği tamamen ticari bir faaliyet halini almaya başlamıştır. Bir başka deyişle teknoparklarda yer almanın maliyetleri, getirilen teşviklerden çok daha yüksek olmaktadır.

Günümüzde Yatırım Ortamının İyileştirilmesi (YOİKK) ile ilgili çalışmalar yerli ve yabancı yatırımcılar açısından önemli bir husustur. YOİKK ile ilgili çalışmalar ilk defa 57'nci Hükümet döneminde 11 Aralık 2001 tarihinde Bakanlar Kurulu prensip kararı ile başlatılmıştır.

Ancak son dönemde çalışmalar iyice yavaşlamış ve bu durum da raporlara yansımıştır. Dünya Bankası'nın Doing Business 2011 Raporu'nda, Türkiye iş yapma kolaylığı sırasında 183 ülke içerisinde 65. sırada yer almaktadır. 2010 Raporunda ise sıramız 60 idi. Kâr marjlarının giderek daraldığı bir ticaret ortamında, üretimde her aşamayı ciddî bir biçimde düşünmek ve plânlamak zorundayız.

Bu bağlamda; Organize Sanayi Bölgelerimiz yasal mevzuatlarına 15.04.2000 tarihinde kavuşmuşlardır. Ancak artık OSB'lerimizin de güncel ihtiyaçlarına cevap verebilecek, onları G.Kore örneğinde olduğu gibi daha ileri seviyelere götürecek düzenlemelere ve güncellemelere ihtiyaçları bulunmaktadır.

Bugün OSB'lerimizin gelirlerinin yetersizliği başta olmak üzere, çözüm bekleyen birçok malî, idarî ve hukukî sorunları bulunmaktadır. OSB'lerdeki m² fiyatları halen yüksek olup, yatırımcılar işletme sermayelerinin ciddî bir bölümünü araziye yatırmaktan kaçınmaktadırlar. Diğer yandan artık OSB'lerimizi 'Kentsel Dönüşüm' modellerimizde değerlendirip, kullanabilmeliyiz.

Bu yüzden OSB'lerimizin mevcut sorunlarının araştırılıp, çözüm yollarının uygulamaya geçirilmesi için vermiş olduğumuz Araştırma Komisyonu kurulması yönündeki teklifimiz desteklenmelidir. Yoksa; yıllardır İzmir-Ödemiş OSB gibi atıl kalan OSB'lerimiz, faaliyete geçmek için daha çok bekleyeceklerdir. Girişimcilik ekonominin kaynağıdır. Bu kaynak sürekli canlı tutulmalıdır. Burada kaynağın kurumasına mani olmak için, yatırım ve ekonomik iklim, girişimciliği destekler nitelikte olmalıdır.

57'nci Hükümet döneminde çok önem verdiğimiz ve uygulamasını başlattığımız Yerli malı kullanımı konusunda ise 6 Eylül 2011 tarihinde Başbakanlık Genelgesi'nin dahi etkili olmadığı gözlemlenmektedir. Halen birçok kamu kuruluşu mevcut yasal düzenlemelerin ardına sığınarak, yabancı menşeli ürün tercih etmektedir.

Diğer yandan Kredi Garanti Fonu halen yeteri kadar sermayeye sahip olmayıp, bu alanda beklenen işlevselliği yerine getirememektedir. Almış olduğunuz kararla KOBİ'lerimizin leasing uygulamalarında KDV oranını %1'den, %18'e çıkarmış durumdasınız. KOBİ'lerimize zulüm niteliğinde olan bu uygulamanın tekrar eski oranına döndürülmesini ısrarla talep ediyoruz."

Kaynak: Bültenler