Gül: Küresel Meselelerle İlgili Yeni Sorumluluklar Almaktan Hiçbir Zaman Kaçınmayacağız

Gül: Küresel Meselelerle İlgili Yeni Sorumluluklar Almaktan Hiçbir Zaman Kaçınmayacağız
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

Chıcago Küresel İlişkiler Konseyi'nde 'Türkiye'nin Ekonomik ve Dış Politika Öncelikleri' konulu konuşma yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye'nin hemen her küresel meselede önemli bir aktör olduğuna ve tüm dünyada ekonomik krizlerin yaşandığı...

Chıcago Küresel İlişkiler Konseyi'nde ' Türkiye'nin Ekonomik ve Dış Politika Öncelikleri' konulu konuşma yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye'nin hemen her küresel meselede önemli bir aktör olduğuna ve tüm dünyada ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde ciddi büyüdüğünü söyledi. Cumhurbaşkanı Gül, "Coğrafi bölgemizi ve tarihimizi bir tür kötü kader veya dezavantajlar bölgesi olarak görmekten vazgeçtik. Aksine, bulunduğumuz konumun, birçok oyuncu ile aynı anda iletişim kurabilmemizi sağlayan bir merkez üssü olduğunu gördük" dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, kendisinden Türkiye'nin dış politikası ve ekonomik öncelikleriyle ilgili konuşmasının istendiğini, bunu, Türkiye ve seçimlerine ilginin artması olarak değerlendirdiğini belirterek, "Gerçekten de ekonomik, hem de politik açıdan Türkiye son zamanlarda uluslararası toplantılarda ön sıralarda yer almıştır" diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Gül, Avrupa'yı saran ekonomik krize rağmen Türkiye'nin, Çin'in hemen ardından dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi olarak ön plana çıktığını, doğal olarak da bu durumun, birçok kişinin, Türkiye'nin ekonomi politikası ve önceliklerine ilgi duymasına yol açtığını belirtti. Cumhurbaşkanı Gül, dış politika alanında da Türkiye'nin gözle görülür bir rol oynamadığı neredeyse hiçbir küresel konunun kalmadığını kaydederek şöyle dedi:

"Hakikaten, Irak'tan Suriye ve Afganistan'a, Somali ve İran'dan Arap Baharı'na ve sürdürülebilir kalkınmadan, medeniyetlerarası diyaloga kadar Türkiye, uluslararası toplumlara bir artı değer kazandırmaktadır. Fakat aslında bu, yeni bir olgu sayılır. Türkiye yıllarca NATO ittifakının sadık bir kanat ülkesi ve müttefiki olarak görüldü. O zamanlarda birçok kişi Türkiye'nin potansiyelini gördü. Ancak ülkenin o dönemdeki yurt içi ve bölgesel problemlerinden dolayı bu potansiyel gücü kullanıp kullanamayacağını sorguladı. Onları haklı çıkarırcasına, 10 yıl öncesine kadar, gerçekten de siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kriz konusunda endişe duymaktaydık. O zamanlardan bu zamana ne değişti de bu kadar kısa bir sürede Türkiye günümüzün bölgesel bir güç merkezi haline geldi? Öncelikle, Amerika'da denildiği gibi, siyaset yereldir. Bu nedenle ilgi odağı olmamıza neden olan bu yolculuğumuz aslında Türkiye içerisinde başladı. 2002'de siyasi istikrar yolunda büyük bir adım attık ve o zamandan beri bu istikrar devam etmektedir. Ama siyasi istikrarla aynı zamanda daha güçlü bir Türkiye vizyonu oluştu ve bu vizyonun hayata geçirilmesi adına kesin bir yükümlülüğümüz olduğunu hissettik. Biz ilk olarak kendimize inandık ve geniş bir coğrafyada potansiyelimizin iyiliğin güçlü bir simgesi olacağını düşündük."

"TÜRKİYE OLARAK CESUR REFORMLAR GERÇEKLEŞTİRDİK"

Cumhurbaşkanı Gül, bu doğrultuda, demokratik ve ekonomik gelişimlerinin önünde engel oluşturabilecek sorunları ortadan kaldırmak için cesur reformları hayata geçirdiklerini, öncelikle yasal standartları güncellediklerini vurguladı. Bunun ardından istikrarlı büyümenin yolunu açan ekonomik alanda yapısal reformlar gerçekleştirdiklerini ve ilerleyen günlerde karşılaşma ihtimalleri olan krizlerle başa çıkabilmek için gerekli güvenlik duvarını sağladıklarını ifade eden Cumhurbaşkanı Gül, ayrıca güvenlik uğruna yıllarca feda edilen toplumdaki özgürlüklerin kapsamını genişlettiklerini aktardı. Cumhurbaşkanı Gül, şöyle devam etti:

"Diğer bir deyişle, güvenlik ve özgürlükler arasındaki dengeyi, özgürlük lehine olacak şekilde yeniden düzenledik. Bunu yaparken de gücümüzü insanlarımızdan ve onların daha iyi işleyen bir demokrasiye olan taleplerinden aldık. AB üyeliği perspektifinden de büyük fayda sağladık. Sonuç olarak, 10 yıldan az sürede gayrisafi milli hasılayı 3 katına çıkarabildik, bu şekilde Türkiye'nin dünyanın 16'ncı büyük ekonomisi olmasını sağladık. Siyasi arenada, asker-sivil ilişkilerini düzenleme açısından önemli adımlar attık, toplumun her bölümünde sosyal ve kültürel hak eşitliğini teminat altına aldık, azınlıkların sorunlarına özel ilgi gösterdik."

Tüm bu reformların Türkiye'nin dönüşmesini sağladığını ve Türkiye'nin canlı bir demokrasiye sahip olurken aynı zamanda kendisiyle barışık daha istikrarlı bir topluma sahip olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Gül, aynı anlayışla, Türkiye'nin dış çevresini de farklı bir ışık altında görmeye başladığını bildirdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Coğrafi bölgemizi ve tarihimizi bir tür kötü kader veya dezavantajlar bölgesi olarak görmekten vazgeçtik. Aksine, bulunduğumuz konumun, birden çok oyuncu ile aynı anda iletişim kurabilmemizi sağlayan birçok bölgenin merkez üssü olduğunu düşünmeye başladık" dedi.

Türkiye'nin sayısız toplumlarla olan benzersiz bağlarını, kendilerine tarihi, kültürel ve her yöne doğru kavramsal derinlik sağlayan stratejik kazançlar olarak gördüklerini belirten Cumhurbaşkanı Gül, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Biz, işbirliği ve karşılıklı diyalog yoluyla bu bölgenin çatışma bölgesinden çıkarak, ortak barış ve refah bölgesi olabileceğine inanmaktayız ve bunun sonucunda bölgede bulunan tüm uluslara bir 'barış payı' sunmayı hedefliyoruz. Böyle bir politika izlememizi, elbette ülkemizin büyüyen ekonomisi ve ilerleyen demokrasimiz kolaylaştırdı. Diğer bir deyişle, ekonomik ve politik açıdan kendi ulusumuzda ne kadar güçlendiysek, dış politikamızda da o denli aktif hale geldik ve kendimize olan güvenimiz arttı. Bu bağlamda kendi bölgemiz ve ötesindeki ülkelere ulaşmayı başardık. Daha uzaktaki komşu ülkelerle tesis ettiğimiz diyalog yoluyla, siyasi uzlaşma alanlarımızı genişletmeye çalıştık, ekonomik dayanışmayı zenginleştirdik ve kültürel ve sosyal anlayıştan oluşan köprüler inşa ettik. Bu kadar iddialı bir politikayla ilgili kesin yargılara varmak için tabii ki 10 yıl kısa bir süredir. Ama şimdiden hatırı sayılır ölçüde yol katettiğimizi görebiliyoruz. Sadece komşularımızla bile, son on yıl içerisinde ticari hacmimizi dörde katlamış durumdayız. Birçok olayda, ülke olarak barışı sağlamak ve uzlaşma sağlamak açısından etkili bir rol oynadık. Örneğin Afganistan ve Pakistan arasında iş birliği oluşturmak adına ortak bir platform oluşturma çabalarımız veya Bosna-Hersek ve Sırbistan arasında iş birliği sağlama doğrultusunda gösterdiğimiz gayretler şimdiden meyvelerini vermeye başlamıştır."

Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasının devamında bundan daha da önemlisi çevredeki birçok ülke için başarı örneği oluşturduklarını ve aynı yönde çalışmalar yürütmeleri için esin kaynağı olduklarını belirtti. Örnek ülke olmanın yanında, olası her türlü platformda demokratik reformlar için istikrarlı çağrılarda bulunmayı ihmal etmediklerini vurgulayan Gül, şöyle konuştu:

"Örneğin, 2003 yılında İslam Konferansı Organizasyonu Dışişleri Bakanları Toplantısı'nda Tahran'da yaptığım konuşma, muhtemelen İslam dünyası için kendi uluslarını düzene sokmaları için yapılan ilk üst düzey çağrıydı. O dönemde hukuk devleti, hesap verebilirlik, cinsiyet eşitliği ve insan haklarına saygı konusunda yaptığım vurgular, birçok kişiye aşırı gelmiş olabilir. Ama şimdi Müslüman coğrafyada bu değerlerin varlıklarını hissettirmeye başladığını görüyorum. Tüm bunları söylerken, son on yılın tabii ki tamamen pembe bir tablo olduğu düşünülmemelidir. Öncelikle, kendimiz ve bölgemiz için isteklerimizi tam olarak gerçekleştirmek adına daha çok yol katetmemiz gerektiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu gelişmeler, tarihi bir dönüşümün ilk bölümü olarak görülebilir. Ama iyi bir başlangıç yaptığımızı söyleyebiliriz."

"TÜRKİYE EKSEN DEĞİŞTİRMEDİ"

Cumhurbaşkanı Gül, ikincil olarak, bu yolda yürürken, arkadaşı ve rakipleri tarafından sürekli gereğinden fazla hırslı, bağımsız ve hatta farklı olmakla ağır eleştirilere maruz kaldıklarını bildirdi, "Hepiniz eminim, 1 ya da 2 yıl öncesinde siyaset uzmanlarının sorduğu 'Türkiye'yi kim kaybetti?' veya 'Türkiye nereye gidiyor?' gibi soruları hatırlıyorsunuzdur. Gerçekten de eksen kayması argümanları yakın zamana kadar Türkiye ile ilgili müzakerelerin ana temasıydı. Bu sorulara olan cevabım ise 'Türkiye eksen değiştirmedi; değişen, bizim icraatlarımız ve aksanımız' şeklinde olmuştur" dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye'nin hür dünya ile paylaştığımız değerlere bağlı olduğunu, bulunduğu bölgeye istikrar ve refah getirmek amacıyla yürüttükleri faaliyetlerde daha kararlı ve kendine güvenen bir yapıya sahip olduklarını anlatırken, "Bu kararlılığımız, sadece kendimiz için değil, aynı zamanda diğer uluslar için de özgürlük, demokrasi ve mesuliyet alabilme konusunda yaptığımız söylemlerimizde de açıkça görülmektedir" diye devam etti. Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye'nin bu yolculukta kendi başına yol almak istemediğini kaydederek, "Tam tersine bizimle çalışmaya gönüllü olan herkesle birlikte aktif birer ortak olarak çalışmayı istiyoruz. Hatta temel hedefimiz her zaman, etkin bir çok taraflılık sağlamak olmuştur"dedi.

Bu amaçla Türkiye olarak 2009 ve 2010 yıllarında BM Güvenlik Konseyi'nin üyeliğini yaptıklarını ve bu merkezi foruma artı değer katmak için çaba gösterdiklerini dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, bundan dolayı G-20 zirvesinin bu düzeye yükselmesini aktif biçimde desteklediklerini ve hala AB üyeliğini stratejik bir hedef gördüklerini, ABD ile olan model ortaklığın ilerlemesine de son derece büyük önem atfettiklerini kaydetti.

Cumhurbaşkanı Gül, dış politika ve yükümlülüklerinin genişleyen ufkunu desteklemek için ayrıca diplomatik ağlarını da genişlettiklerini, son 3 yılda, dünyadaki diğer ülkeler ekonomik krizden dolayı diplomatik misyonlarının sayısını azaltırken, Türkiye olarak yurt dışında 40'tan fazla yeni misyon açtıklarını, sdece Afrika'da bile bu yılın sonuna kadar 34 yeni büyükelçilik açacaklarını ifade ederken, "Oysa 2009 yılında bölgedeki elçiliklerimizin sayısı yalnızca 12 idi" diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün konuşmasındaki önemli satır başları şöyle:

Uluslararası toplumun ortak hedeflerine Türkiye artı değer kattıyor. Türkiye, uluslararası toplumun Afganistan ile ilgilenmeye başladığı 2001'den beri, bu ülkenin güvenliğinin takviye edilmesi ve yeniden yapılandırılması konusunda her zaman önemli rol oynadı. 10 yılda, yaklaşık 2 bin Türk askeri ile Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'ne (ISAF) birçok kez komuta etti. Türkiye, ekonomi projeleri, insani yardımlar ve kapasite inşası programları ile Afganistan'da şu ana dek en kapsamlı destek programını yürütmektedir.

Bize göre NATO'ya olan sadakatimiz ve müttefiklerimizle olan dayanışmamız hiçbir zaman sorgulanabilir bir konu olmamıştır. İttifakın, üyelerinin güvenliği ve kolektif savunması konusunda oynadığı rolü takdir etmekteyiz. NATO'nun faaliyet ve programlarına katkıda bulunmak için elimizden gelen her türlü görevi yerine getirmek konusunda kararlıyız. Lizbon'daki son zirvede karar verilen NATO'nun füze savunma sistemiyle ilgili Türkiye radar sistemine ev sahipliği yapmayı kabul etti. Bunun, güncel uluslararası güvenlik ortamında haklı bir adım olduğunu düşünüyor ve bu kararı birliğin hayati önem taşıyan kolektif bir yetkinliği olarak görüyoruz. Bu kararın hiçbir ülkeye karşı agresif veya saldırgan bir hareket içerdiğini düşünmüyoruz. Hatta tam aksine, bu kararı, İttifak üyelerinin insanlarını ve bölgelerini korumak amacıyla tasarlanmış bir savunma projesi olarak görüyoruz. Bizim güçlü işbirliğimizin, ısrarlı küresel ve bölgesel zorluklar ve çatışmaların büyük bir kısmının çözülmesinde bir 'diplomatik çarpan' etkisi göstereceğini hep dile getirmişimdir.

Türkiye'nin Ortadoğu, Afganistan, Orta Asya, Balkanlar ve Kafkaslar'daki uyumlu çalışmaları örnek teşkil ediyor. Nihai olarak, uluslararası topluma daha çok fayda sağlamak için gittikçe artan olanaklarımız ve kabiliyetlerimizi kullanarak destekte bulunmak konusunda kesinlikle kararlı olduğumuzu söylemek isterim. Yeni sorumluluklar almaktan hiçbir zaman kaçınmayacağız. Bölgemizde gelişmekte olan olayları göz önünde bulundurduğumuzda, bu kritik aşamada Türkiye'nin konseye katkılarının çok büyük önem taşıyacağını düşünüyoruz. 2015 yılında Güvenlik Konseyi üyeliğimiz ile aynı zamanda, G-20 zirvesinin başkanlığını üstleneceğimizi düşünüyoruz. ve bu forumun, küresel yönetimin daha etkili bir organı haline gelmesi için, elimizdeki olanak ve yetkinliğimizi kullanmayı taahhüt ediyoruz.

Birçok insan, şu anda sahip olduğumuz gelişme düzeyinden dolayı Türkiye'nin hala AB üyeliğine ihtiyacı olup olmadığını bana soruyor. Ama burada soru, Türkiye ve AB'nin birbirlerine ihtiyaç duyup duymadıkları değildir. Türkiye de, AB de kendi kendilerine yetebilir. Burada esas mesele, her ikisinin kendileri, komşuları ve başka ülkeler için birlikte neler yapabilecekleridir. Bu bakımdan Türkiye'nin AB üyeliğinin resmi bağlamından öteye geçen bir etki yaratacağına inanmaktayız. Bu durum, bu ilişkiyi yakından takip eden değerler ve bu değerlerin evrenselliğiyle ilgili sorulara cevap arayan birçok ülke için esin kaynağı olacaktır.

Türkiye'nin, Arap Baharı'nın, bu tarihi değişimin en büyük destekçisi. Çünkü demokrasiye doğru atılan her adım bu ülkelerin hem kendi vatandaşlarının meşru beklentilerini karşılamak hem de uluslararası topluluklara göre bu ülkelerin daha güvenilir birer ortak olabilmesi açısından çok büyük önem taşımaktadır. Türkiye kendi hakları ve şerefleri için mücadele eden insanların yanında yer almak konusunda tereddüt bile etmedi. Uluslararası toplum ile beraber tarihin haklı tarafında yer almayı seçerek stratejik bir karar verdik. Arap rejimlerine, öncelikle, kendi halklarının meşru beklentilerini tam olarak karşılamalarının gerekliliği yönündeki çağrıları defalarca yineledik. Bunu başaramadıklarında bölge insanlarıyla güçlerimizi birleştirdik ve onların isteklerini elde etmelerini sağlamaya çalıştık. Onlarca yıllık diktatörlükleri işleyen demokrasilere çevirmek hiç de kolay bir görev değildir. Ama gerçekten insanların istediği aslında budur ve biz de onlara yardım etmek için yanlarında olmalıyız.

YENİ ANAYASA

Dünyanın hızlı dönüşümü ile başa çıkabilmek için, değişen gerçekleri de göz önünde bulundurarak kendimizi de sürekli değiştirmek zorundayız. Bu doğrultuda, Türkiye, ülke içi düzeni sağlamlaştırmak yolunda yine büyük bir adım atmak üzeredir. Türk Parlamentosu, Türk toplumu ve dinamizminin değişikliklerine daha iyi cevap verebilecek yeni bir anayasa hazırlığı içindedir. Bu gelişme, Türk demokrasisini, halkının istek ve beklentileri ile uyumlu olan başka bir düzeye çıkaracağına inanıyorum. Benzer uygulamalar ile uğraşmakta olan bölgemizdeki diğer ülkeler için bu adımımız güzel bir örnek teşkil edecek ve Türkiye'nin başarı hikayesini daha da önemli kılacaktır.

TÜRKİYE-ABD EKONOMİK İLİŞKİLERİ

Türkiye'nin ekonomik performansını geliştirmek için birçok adımı atmaya devam edeceğiz. Bu hedefe ulaşmak için dünyayla olan ekonomik entegrasyonlarını artıracağız. Başkan Obama'ya da belirttiğim gibi, eğer bizler Türkiye ve ABD arasındaki ekonomik potansiyeli tam olarak ifa edemezsek, uzun vadede stratejik ilişkilerimizin temeli kayabilir. ürkiye'nin, kendi bölgesinde ve hatta ötesinde de ortaya çıkan bir güç olması, sadece bizim değil aynı zamanda siz Amerikalı dostlarımızın da değerlendirmesidir. Türkiye yürüttüğü siyaset açısından 'erdemli bir güç' ortaya koymalıdır. Erdemli bir güç ortaya koymak adalet, demokrasi ve insan onuru gibi değerler ile milli menfaatlerimizi kontrol etmemizi gerektirmektedir. Biz dış politika hedeflerimizi baskı kurarak değil, ortak iş birliği ile elde etmeye çalışıyoruz. Bu nedenle, bizim güç anlayışımız, yalnızca başkalarına değil aynı zamanda başkaları ile birlikte güvenlik ve refah sağlamak, bunu yaymak ve devam ettirmemizi salık vermektedir. Türkiye ve ABD, örnek bir iş birliği ruhunu ve dayanışmayı onlarca yıldır ortaya koymaktadır. Hala geliştirilebilir pek çok alan olmasına rağmen, bu model iş birliğinin değerini göz ardı etmemeliyiz. İlişkilerimizi genişletebilir ve derinleştirebilirsek, bu yüzyılda barış ve istikrar açısından çok büyük bir fark yaratabiliriz.

Türkiye'de demokrasinin kökleşmesi için, kadın-erkek eşitliği, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi çok geniş bir yelpazede büyük reformlar yapıldı, kadınları hayatın her safhasına katılmaları için çok teşvik ettik, özellikle eğitim konusunda önemli kampanyalar yürüttük. Türkiye'de kadınların sağlık, eğitim, üniversite, diplomasi ve yargıda çok aktif, sadece politik alanda biraz geride kaldı. Bunun için de onları teşvik ediyoruz. Türkiye'deki kadınlar, halkı Müslüman olan diğer ülkeler için örnek olabilecek.

Türkiye'de kadına şiddete yönelik ufacık bir olay olduğunda, gazete ve televizyonlar bunu hemen büyütüyor. Bu da bu konuda daha çok dikkati çekmek için bilinçli bir şekilde yapılıyor, herkesi daha çok uyarmak için yapılıyor. Ama başka ülkelere nazaran, Türkiye'de kadınlara şiddet daha çokmuş gibi yanlış bir algılama olmaması gerekir. Bunun bu kadar çok kamuoyu önüne gelmesinin sebebi aslında bu konuda bütün hepimizin, Türkiye'de herkesin daha çok dikkatini çekmemiz ve bu konuları artık tolere etmek istemediğimizi gösteriyor. Bir olay olunca da bunu herkes 'bak yine' diye, daha çok büyütüyor. Ayrıca bu konuların yaşanmaması için, kadınların korunması için, çok yeni yasalar ve yeni birçok tedbirler de alındı, gerek Hükümet gerek Meclis'te. Yeni yasalar da çıkartıldı. Samimi olarak sizinle paylaşmak istediğim şey şu; her toplumda olan olaylar var, Türkiye onlardan belki biraz fazla, biraz az olabilir ama Türkiye'de sanki kadınlar herkesten, her ülkeden daha fazla şiddete maruz gibi algılama olursa bu yanıltıcı olur.

Kaynak: Demirören Haber Ajansı