Fatma Ece Gödeoğlu

Solucan mı pasta mı?

04.01.2026 21:37
Haber Detay Image

ABD'nin Latin Amerika'daki güney komşularına müdahale konusunda uzun ve sorunlu bir sicili vardır. Bu müdahaleler çoğu zaman "demokrasi" ya da "istikrar" söylemiyle gerekçelendirilmiş olsa da, pratikte sıklıkla ABD şirketlerinin ekonomik çıkarlarıyla örtüşmüştür. Sonuç, karşılıklı çıkarlara dayanan fakat derin bir güvensizlikle malul bir ilişki olmuştur.

Venezuela'nın işgali—adı ne olursa olsun—bu güvensizliği daha da derinleştirecektir. Böyle bir senaryoda kurulacak yeni hükümet, kendi politik duruşu ne olursa olsun, bağımsız bir aktör olarak değil, ABD'nin bir uzantısı, hatta piyonları olarak algılanacaktır. Bu algı, meşruiyeti daha en baştan aşındırır ve toplumsal rızayı zehirler.

Daha da önemlisi, hızlı ve net bir geri çekilme gerçekleşmezse—sözünü ettiğimiz süre haftalar değil, günlerdir—ABD güçleri kısa sürede çok sayıda silahlı ve yarı-silahlı fraksiyonun hedefi hâline gelebilir. Başlangıçta dağınık olan bu gruplar, ortak bir düşman etrafında birleşme eğilimi gösterecek; bu da düşük yoğunluklu ama uzun soluklu bir gerilla savaşını neredeyse kaçınılmaz kılacaktır.

Kısacası mesele, Venezuela'yı "düzene sokmak" değil; hangi hızda, hangi bedelle ve neyi tetikleyerek hareket edildiğidir. Latin Amerika'da tarih şunu defalarca göstermiştir:

Bir ülkeye silahla girilebilir, ama meşruiyetle çıkılamazsa, orada kalınır. Ve kalanlar, sonunda savaşır.

Siyasal iletişimde ve diplomaside yapılan en temel hata, karşı tarafın dünyasını kendi penceremizden okumaya çalışmaktır. Bir süper gücün, ekonomik çöküşle boğuşan bir topluma—örneğin Venezuela'ya—yalnızca "demokrasi" ve "özgürlük" vaat etmesi, oltanın ucuna pasta takmaya benzer.

Pasta, oltayı tutan için son derece kıymetlidir. Ama suyun altındaki balık için hiçbir anlam ifade etmez. Açlık çeken, enflasyon altında ezilen ya da can güvenliği kaygısı yaşayan bir toplum için soyut idealler değil, somut çözümler yemdir.

Eğer hedef kitleniz karnını doyuramıyorsa, "oy hakkı" bir lüks gibi algılanır. Eğer sokakta güvende değilse, "kurumsal reform" bir akademik tartışmadan ibaret kalır. İnsanlar önce hayatta kalır, sonra ideolojiye kulak verir.

Gerçek bir stratejist, kendi damak tadını—kendi ideolojik önceliklerini—bir kenara bırakıp, karşısındakinin neye aç olduğunu analiz edendir. İkna süreci, sizin neyi vermek istediğinizle değil; karşı tarafın neyi almaya hazır olduğuyla başlar.

Ve bu gerçeği ıskalayan her "iyi niyetli müdahale", er ya da geç düşmanca algılanır.

Venezuela bağlamında mesele yalnızca müdahale ya da çıkar çatışması değildir; iki büyük gücün topluma nasıl seslendiği, hatta nasıl seslenemediği meselesidir. ABD ile Çin arasındaki temel fark, kimin daha ahlaki olduğu değil; kimin muhatabının açlığını doğru okuduğudur.

ABD, Venezuela'ya yıllardır aynı dili konuşuyor: demokrasi, özgürlük, kurumlar, hukuk devleti. Bunlar kendi siyasi mutfağında anlamlı, hatta vazgeçilmez kavramlar olabilir. Ancak hiperenflasyonla, gıda kıtlığıyla ve güvensizlikle yaşayan bir toplum için bu kavramlar yarın sabah sofraya ne koyacağını söylemez. ABD, oltanın ucuna pasta takıyor ve balığın neden gelmediğine şaşırıyor.

Çin ise çok daha soğuk, çok daha araçsal bir dil kullanıyor. Demokrasi vaat etmiyor, özgürlükten söz etmiyor. Şunu söylüyor: yol yaparım, otobüs veririm, kredi açarım, petrolünü alırım. Bu vaatler ahlaki değildir; hatta çoğu zaman yıkıcıdır. Ama anlaşılırdır. Aç bir toplum için Çin'in sunduğu "yem", ideolojik değil, işlevseldir.

Bu nedenle Venezuela sokaklarında ABD'nin söylemi ikna edici olmaktan uzakken, Çin'in varlığı—sömürücü olsa bile—gerçek hissedilir. ABD, "nasıl bir ülke olmalısınız" diye konuşur; Çin ise "yarın nasıl ayakta kalırsınız" sorusuna cevap verir gibi davranır.

Asıl iletişim hatası da burada başlar. ABD, kendi normlarını evrensel sandığı için muhatabının önceliklerini ıskalar. Çin ise evrensel değer iddiasında bulunmadığı için, yerel ihtiyaçlara daha kolay tutunur. Bu, Çin'i haklı yapmaz; ama etkili kılar. Venezuela örneği şunu gösteriyor: Küresel siyasette kazananlar, en güzel idealleri savunanlar değil; kimin neye aç olduğunu doğru tespit edenlerdir. İkna, erdemle değil, zamanlama ve ihtiyaçla çalışır. Ve açlığa hitap edemeyen hiçbir söylem, ne kadar "doğru" olursa olsun, duyulmaz. Hatırlarsanız, ABD'nin Ortadoğu diplomatı da benzer bir yerden konuşmuştu: "Monarşiye alışmış toplumlar demokrasiyi hazmedemez." Bu ifade, bölge halklarına dair sosyolojik bir tespit olmaktan çok, Washington'un kronik iletişim kusurunu ele veriyordu. Sorun demokrasinin "hazmedilip hazmedilmemesi" değil; açlık, güvensizlik ve belirsizlik içindeki toplumlara, önceliklerini yok sayan bir siyasal menünün dayatılmasıydı.

Yazarın Tüm Yazıları