Venezuela'da olan biteni anlamaya çalıştığımızda, bildiğimiz kelimeler yetersiz kalıyor. Nicolas Maduro gitti, yerineDelcy Rodríguez geldi. Ama buna ne bir devrim diyebiliyoruz ne de klasik bir darbe. Sahne tanıdık değil. Belki de oyunu farklı okumak gerekiyor. Belki de mesele Caracas sokaklarında değil, çok daha geniş bir satranç tahtasında bitiyor.
Bu noktada, ideolojileri bir kenara bırakıp haritaya ve kaynaklara bakmak daha aydınlatıcı olabilir. Devasa petrol rezervlerinin üzerinde oturan bir ülkede yaşanan her büyük değişim, ister istemez küresel güç dengelerini de ilgilendirir. Yaşananlar, sadece bir iç mesele olmaktan çok, büyük bir jeopolitik yeniden pozisyon almanın bir parçasıysa ne olacak? Bu ihtimali yabana atmak zor.
Amerika Birleşik Devletleri'nin rolü, bu yeni okumada merkezde duruyor. Washington'un bu kez tanklarla değil, hukuk dosyalarıyla ilerlediği görülüyor. Maduro'nun ABD mahkemelerinde uyuşturucu kaçakçılığı gibi ağır suçlarla anılması, sıradan bir adli süreçten fazlasına işaret ediyor. Bu hamle, bir devlet başkanını uluslararası sistemde muhatap alınacak bir lider olmaktan çıkarıp, dokunulmazlığı olmayan bir hedefe dönüştürüyor. Operasyonun ekonomik boyutu ise en yetkili ağızdan teyit edildi. ABD Başkanı Trump'ın 'Petrolümüzü çaldılar, geri alacağız' şeklindeki net ifadesi, bu hukuki sürecin arkasındaki asıl hedefi gizlemeye gerek duymadıklarını gösteriyor.
Dış baskıdan iç ihanete
Fakat madalyonun sadece tek bir yüzü yok. Sürecin kilitlendiği yerin, rejimin kendi iç koridorları olduğu anlaşılıyor. Yaptırımlar ve uluslararası baskı arttıkça, içerideki güçlü isimlerinkendi geleceklerini güvence altına alma derdine düşmesi, pek de şaşırtıcı bir senaryo değil. Delcy Rodríguez'in sahneye çıkışı, belki de bir kopuştan ziyade, sistemin kendini yeni koşullara uyarlama çabası olarak yorumlanabilir.
Bu uyum çabasının en acı faturası ise Maduro'nun en sadık korumaları olan Kübalı güvenlik güçlerine kesilmiş görünüyor. Havana'nın, operasyon sırasında 32 Kübalı personelin hayatını kaybettiğini resmen açıklaması, ancak Venezuela Savunma Bakanlığı'nın kendi kayıpları konusunda sessiz kalması, bu ihanet senaryosunu güçlendiriyor. Bu durum, Küba'nın müttefikini korumak için çatışırken, Venezuela ordusunun operasyona seyirci kaldığı veya zemin hazırladığı şüphesini doğuruyor. Nitekim Küba'nın, bu kayıpların hemen ardından Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC ) zirvesinde ABD'yi hedef alan sert bir konuşma yapması, Havana'nın bu 'ihaneti' not ettiğini ve diplomatik sahada karşılığını vereceğini gösteriyor.
CELAC bakanlar toplantısı, ortak bir kınama kararı alamadan sona erdi
Venezuela ve Küba'nın ABD'ye karşı ortak bir bölgesel cephe oluşturma çabası, daha ilk adımda Latin Amerika'nın derin ideolojik bölünmüşlüğüne çarparak başarısız oldu. İspanya gazetelerinde yazılanlar çok şey anlatıyor. Brezilya'nın talebiyle acilen toplanan CELAC bakanlar toplantısı, ortak bir kınama kararı alamadan sona erdi. Arjantin, Ekvador ve El Salvador gibi sağ eğilimli hükümetler Maduro'nun düşüşünü kutlarken; Brezilya, Kolombiya ve Meksika gibi sol hükümetler ise operasyonu kınadı. Bu bölünmüşlük, ABD'nin müdahalesine karşı birleşik bir Latin Amerika tepkisinin imkansız olduğunu göstererek, yeni Venezuela yönetimini uluslararası alanda daha da izole bir konuma itti.
İddialar, yeni yönetimin ülkenin zengin kaynakları konusunda ABD ile daha uyumlu çalışacağı yönünde. Eğer bu iddialar doğruysa, o zaman Venezuela'da yaşanan bir başkanlık değişimi değil, egemenliğin el değiştirmesidir. Devletin tabelası aynı kalırken, kararların alındığı başkentin Washington'a kayması ihtimali doğar.
Bu olay, sadece Venezuela için değil, tüm dünya için bir ders niteliği taşıyabilir. Hukukun, yaptırımların ve içerideki çatlakların bir araya getirilerek kullanıldığı bu "model", gelecekte başka yerlerde de karşımıza çıkabilir. Venezuela'da olanlar, 21. yüzyılda "bağımsızlık" ve "egemenlik" kavramlarının ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren bir örnek olarak okunabilir.









