Stockholm: Yazar Orhan Pamuk İsveç Akademisi'nde Konuştu

Stockholm: Yazar Orhan Pamuk İsveç Akademisi'nde Konuştu

Nobel Edebiyat Ödülü'nü Kazanan Yazar Orhan Pamuk, Hazırladığı 'Babamın Bavulu' Adlı Uzun Bir Metni, İsveç Akademisi'nde Kendisini Dinleyen Çok Sayıda Davetliye Okudu.

Stockholm: Yazar Orhan Pamuk İsveç Akademisi'nde Konuştu

Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazar Orhan Pamuk, hazırladığı 'Babamın Bavulu' adlı uzun bir metni, İsveç Akademisi'nde kendisini dinleyen çok sayıda davetliye okudu.

İsveç Kraliyet Akademisi'nde katılanların sonunda dakikalarca ayakta alkışladığı konuşmasında yazar Orhan Pamuk, "Babam el yazmalarıyla dolu bir bavul verdi bana. Her zamanki gibi neşesiyle gülümseyerek ileride okumamı istedi. Ve yine her zamanki gibi havadan, sudan Türkiye'nin bitip tükenmez dertlerinden konuştuktan sonra gitti. Kısa süren yolculuklara çıkarken, bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı. Gençlik yıllarında şair olmak istemiş. Yoksul bir ülkede zorluk içinde yaşamak istememişti. Beni, babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan, yazdıklarını beğenmeme korkumdu. Babamın bavulundan çıkan korkutucu bir şeydi. Sabırla edebiyatçı kendini keşfetmelidir. Edebiyat denince, kendi içine dönen ve kelimelerle yeni bir insan kuran gelir aklıma. Yazarlar, bilgisayar kullanabilir ya da benim gibi elle yazabilir. Şiir, oyun ya da roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar, asıl faaliyet olan yazmaktan sonra gelir. Yazarın işi; yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla aramasıdır. Kendimle yeni bir alem kurdum. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini izleyerek, okşayarak yeni dünyalar yaratmak. 'İğneyle kuyu kazmak' sanki yazarlar için söylenmiş gibi. Ferhat'ın sabrını sever ve anlarım. Benim Adım Kırmızı'da aynı zamanda yazarlık hayatımdan bahsettiğimi biliyorum. Babamın sıkıntılarına asla girmeyeceğim. Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabırlar kendi yargılarımda olabilirdi. Babam bizi bırakıp otel odalarında birçok şey yazmış. Hayatının o döneminden bahsetmeye başladı. Şair olma sıkıntısını anlatmazdı hiç. Okuduğu kitaplardan çok büyük heyecanla söz ederdi. Din büyüklerinden, paşalardan çok yazarlardan söz eden babamı asla unutamam. Huzursuzlukların insanı yazar olmaya götürdüğünü biliyorum. Yazarda bir odaya kapanma duygusu olmalı. Sabır ve umudu yazıyla ifade etme özlemi, kitaplarla birlikte odaya kapanmakla başlar. Özgür, bağımsız yazarın örneği Montaign'dir. Dünyanın neresinde olursa olsun cemaatlerinden kopup, kendini odalarına kapatan yazarların bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Kapandığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Gelenek bize eşlik eder. Edebiyatın en değerli birikim olduğunu sanıyorum. İnsanoğlu yazarlarına önem verdikçe yükselir. Edebiyat, milli bir konu değildir. Odaya kapanan yazar başkalarının hikayelerinden, kendi hikayesi gibi, kendi hikayesinden de başkalarının hikayesi gibi bahsetmeyi öğrenir. Babamın bin 500 kitaplık kütüphanesindeki kitapların hepsini 25 yaşında okumamıştım, ama hangisinin klasik, hangisinin yerel, hangisinin tarihin unutulacak ama eğlenceli kitapları, hangisinin Fransız yazarın olduğunu bilirdim. Bütün alemin küçük bir resmi gibiydi kütüphanemiz. Babam kütüphanesini Paris ve Amerika'dan aldığı kitaplarla, İstanbul'un eski ve yeni kitapçılarından aldıklarıyla edinmişti. Yerli ve batı dünyasının karışımıydı kitaplarımız. İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, ressam olamayacağımı biliyordum. Okuyup öğrenme açlığı ve eksik bir hayatım olacağını hissediyordum. Edebiyat ve sanata önem vermeyen bir ülkede yaşadığımı biliyordum. Kitapların etkilediği kadar, sanat dükkanlarının yoksul, dağınık ve umutsuzluk veren perişan halleri de beni etkilerdi. Bütün İstanbul ve Türkiye'yle birlikte güzelliklerin dışındaydım. Bir dünya edebiyatı vardı ve benden çok uzaktı. Düşündüğüm batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil. İstanbul'un ve ona benzemeyen Batı dünyasının kitapları vardı. Babam gibi, yaşadığım hayattan Batıya kaçmak için kitap okuduğumu sanırdım. Yazmak da, okumak gibi batıya gidip gelmek gibiydi. 25 yıl Türkiye'de yazar olarak hayatta kalabilmek için bir odaya kapandıktan sonra, edebiyatın devletten ve milletten gizlice yapılması gereken iş olduğunu anlamıştım. Babama küçük bir çatışmayı göze almadan arkadaşlarıyla mutlulukla yaşadığı için kızıyordum ama, bunun bir kıskançlık olduğunu düşünerek huzursuz da oldum. 'Mutluluk nedir?' diye sordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşamakla, cemaatle uyum içinde yaşamak mı? Hangisi mutluluktur. Bunlar öfkeli sorulardı, iyi bir hayat mutluluk mu demekti sanki, herkes böyle düşünüyordu. Aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyordum ki; babamın bavulunu işte bu duygularla açtım ilk kez. Açar açmaz, seyahat çantası kokusunu, bazı defterleri yıllarca gördüğümü hatırladım. Babamın benim yaşımda ne yazdığını merak ediyordum. Ama yazar seslerinden huzursuz olmuştum. Hakiki babamın sesine benzemiyordu, yazarken babam olamaması gibi ağır bir korku vardı. Babamın yazılarını iyi bulamamak, başka yazarlardan etkilenmesini görmek beni tedirgin ediyordu. Resim gibi roman yazmayı da bırakmaktan bazen korktum. Taşrada olma duygusu ve hakiki olma endişesi bavulu açtığımda yeniden hissettim. Yıllar boyunca okuyup yazarak birçok şeyi keşfetmiştim. Gizli yaralarımız üstünde durmak, onları deşmek istedim. Herkesin bildiği, ama bilmediğini bildiğinden bahsetmesidir yazarlık. Bir alem kurmaya çalışan yazar, işe kendi gizli yaralarından başlayarak insanoğluna güven verir. Herkesin böyle sorunları olduğunu gösterir. Bir odaya kapanan yazarlar, merkezi olmayan dünyaya seslenmek ister. Hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularını kendimden biliyorum. İnsanın sorunu mülksüzlük ve yiyeceksizlik. Edebiyatın asıl anlatması gereken şey, insanın dışarıda kalması ve kendin önemsiz hissetme korkusu, gurur kırgınlıkları, alınganlıklar, aşağılanma hayali, milli övünme ve şişinmeler olmalı. Kendimi kolaylıkla özdenbir konu değildir. Odaya kapananşleştirdiğim Batı dünyasının modernliği, Rönesans'ı keşfetmiş olmakla kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum. Dünyanın merkezi olmayı çok önemsiyoruz, ama yazarlık tam tersi bir şeydir. Dostoyevski'nin Batı'ya karşı hissettiği aşk ve nefreti kendim de hissettim. Bu yazarın bu ilişkiden yola çıkarak bambaşka bir alemi yaşadığını öğrendim. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan bambaşka bir aleme ulaşırız. Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğim hayatın merkezi İstanbul'dur. 33 yıldır evlerini, camilerini, kedilerini, köpeklerini, karanlık gece ve gündüzlerini anlattığım için. Hayal ettiğim dünyadan çıkıp bambaşka bir şeyle karşılaşırım. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal kurarak yeni dünyamda yaşarım. Babama müteşekkirim, bana aşırı saygı gösterdiği için. Baba korkusu bilmediğim için, yazar olmak istediğim için yazar olabilmiştim belki de" diye konuştu.

"Biz yazarlara en çok sorulan soru şudur; 'Neden yazıyorsunuz?'" diye devam eden Pamuk, "İçimden geldiği için, başkaları gibi çalışamadığım için, herkese kızdığım için, gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Dünya bilsin diye, edebiyata, roman sanatına inandığım için yazıyorum. Ün ve ilgiden hoşlandığım için, yalnız kalmak için, herkese neden kızdığımı anlatmak için, okunmaktan hoşlandığım için, kitapların raflarda duruşuna çocukça inandığım için, hayatın zenginliğini ve güzelliğini kelimelerle anlatmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olmak için yazıyorum. Babamın dertsiz, mutlu halini kıskanarak arkasından baktım. Onun gibi tasasız, mutsuz değildim, ama babam beni özgür bırakmıştı. Mutluluk ve suçluluk duygusuyla derinden bağlı olduğumu göstermeli. Babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi. Babamın onayını almak benim için çok önemliydi. Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona 'bir gün paşa olacaksın' diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu. Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü" ifadelerini kullandı.

Orhan Pamuk sözlerini, "İsveç Akademisi'nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim" diyerek noktaladı.

Pamuk, öğle saatlerinde yaptığı açıklama ile İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ndeki konuşmasında, kendisine babasından kalan bir bavul dolusu el yazısından yola çıkarak, "edebi yazıyı değerlendireceğini" belirtmişti.