Bugün Ben Bir AB Diplomatıyım
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Kapatılması Girişimine Karşı Avrupa Birliği'nde (AB) Yükselen Sesler, Türkiye'de Bir Çok Kesimin Tepkisine Yol Açtı. Bu Tepkilerin Bir Çoğu, Türkiye'de Laikliğe Karşı Gelişmeleri Bire Bir Yaşayanların Haklı Serzenişleri Olarak Görülüyor. Bu Nedenle AB'den Yükselen Seslere Karşı Tepkilerin "Haklı Nedenleri" Var.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kapatılması girişimine karşı Avrupa Birliği’nde (AB) yükselen sesler, Türkiye’de bir çok kesimin tepkisine yol açtı. Bu tepkilerin bir çoğu, Türkiye’de laikliğe karşı gelişmeleri bire bir yaşayanların haklı serzenişleri olarak görülüyor. Bu nedenle AB’den yükselen seslere karşı tepkilerin “haklı nedenleri” var.
Ben bu yazıda, kendimi AB nezdinde görev yapan bir “Avrupalı” yerine koyarak, Türkiye’deki gelişmelerin Brüksel’den nasıl göründüğünü anlatmaya çalışacağım. Bir Türk gazetecisi kimliğimi bırakarak, daha çok Türkiye ile müzakereleri yürütmekte olan bir “Avrupalı diplomat” gözüyle konuya yaklaşacağım ve buradan, yani Brüksel’den son gelişmelerin nasıl göründüğünü aktaracağım.
AB Komisyonu’nun görevi
AB’nin kurucu anlaşmasının 7’inci maddesi, bir üye ülkenin “AB prensiplerini” zedeleyen tavrı olursa, üye ülkelerin üçte birinin teklifiyle o ülkenin uyarılmasını ve bu zedelenme devam ederse, üyeliğinin kısmen ya da tamamen askıya alınmasını öngörüyor.
Çünkü Avrupa Birliği, özgürlük, demokrasi, insan hakları, temel haklar ve hukuk devletine saygı temelleri üzerine inşa edildi. Bu haklardan taviz verilmesi, AB üyesi ülkelerin dahi üyeliklerinin gözden geçirilmesine neden olabiliyor. Bu hakların “zedelenmesine” yönelik değerlendirme ve izleme görevi de AB Komisyonu’na verilmiş durumda. Yani, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve Genişlemeden sorumlu Olli Rehn’in görev yaptığı kurum, üye ülkeler ya da müzakereleri yürütmekte olan ülkelerin, bu prensiplere uyup uymadığını izliyor ve AB kurumlarına bilgi veriyor. Türkiye’deki son gelişmeler sonrasında gerek Barroso’nun, gerekse Rehn’in yaptığı çıkışlar, tamamen onların “uyarı yapma” sorumluluğundan kaynaklanıyor. Yani onlar görevlerini yapıyor.
AB süreci AKP ile hız kazandı
Peki Brüksel’den, şu anda Türkiye’de hükümet görevi yapan, yani iktidarda olan AKP nasıl görünüyor? Bu yazıda, bir AB diplomatının düşüncelerini yansıtacağıma göre, o gözle AKP’yi inceleyelim.
Bazı AB diplomatları ve siyasetçileri, AKP’ye yönelik kapatma davasını “Darbe vari bir girişim” olarak değerlendirdi. Aslında dava sonucunu beklemekte ve çıkacak sonuca göre bunu değerlendirmekte fayda var. Belki de bu girişim sadece, deyim yerindeyse “AKP’yi terbiye etme girişimi” olabilir. Bunu dava sonucunda öğreneceğiz. Ancak bir AB diplomatı gelişmeleri basından takip ediyor ve bu girişimi “masum” olarak görmüyor. Çünkü AKP, Türkiye’de 1999’da başlayan Türkiye-AB ilişkilerini ve yakınlaşmasını son dönemlere kadar “kararlı” bir şekilde götüren bir parti. AB bürokratları ve de diplomatları, Erdoğan ve ekibiyle bu süreci yürüttü ve onları yakından tanıyor.
Bu parti iyi veya kısmen iyi olarak bu süreci sürdürdü ve sürdürüyor. AKP döneminde, AB’nin de “prensipleri” arasında yer alan laikliği zedeleyici “somut” bir girişimi olmadı. Yani ne ceza yasası, ne de diğer kanunlarda bu prensibe aykırı bir değişiklik yapmadı. AB’nin laiklik konusunda Türkiye’deki sorunu, daha çok “eğitim sektöründe” yaşanıyor. Ancak bu sorun, AKP döneminde değil, 1980 sonrası hükümetlerde başladı. İmam hatip okullarıyla ilgili gelişmeler, AKP öncesi hükümetlerde başlayan ve AKP’nin de iyi götürmediği bir sorun olarak görülüyor. Brüksel’de, AKP’nin Türkiye’de “İslama endeksli kökten dinci” bir siyaset yürüttüğüne yönelik bir izlenim yok. AB, türban konusunda ise “tarafsız” bir tutum içinde bulunuyor. Çünkü her AB ülkesinde farklı uygulama var ve türbanın okullarda serbest olması ya da olmaması AB’nin “taraf” olduğu bir konu değil. Yani AKP’nin kapatılmasına yönelik girişim, AB’de “meşru hukuki bir girişim” olarak görülmüyor. Bu dava, AİHM’nin de onay verdiği Refah Partisi’nin kapatıldığı davayla benzer nitelikler taşımıyor.
Demokrasi sekteye uğrarsa
Gelelim AB’de ki olası beklentilere. Böyle bir dava açıldı ve bu dava AB’de çok yakından izleniyor. Ciddi bir mahkeme süreci olur ve de para cezası ve birkaç yasaklı siyasetçi kararıyla yetinilirse, AB belki de bu davayı laiklik açısından “olumlu bir gelişme” olarak bile değerlendirebilir. Ama parti kapatılır ve de başta Erdoğan olmak üzere bir çok siyasetçiye yasak gelirse, ve de parlamenter demokrasi sekteye uğrar, hatta geçici de olsa “teknotratlar” hükümeti kurulursa, meclisin çalışması ise sadece “sembolik” hale gelirse, Brüksel’in Türkiye’ye bakışında ciddi şekilde olumsuz gelişmeler olacağı aşikar.
İşte size, bir AB diplomatı ya da bir Eurokrat’ın, Türkiye’deki gelişmelere yönelik bakış açısı.










