Türk Müzik Sanatıyla İlgili Bazı Notlar

Müzik Ve Sahne Sanatları (Tiyatro Türleri, Opera, Operet, Bale, Müzikal), Bütünsel Bir Uygarlık Projesi Olan Cumhuriyet Rejiminin, Tıpkı Sanayileşme, Bilim, Bankacılık, Hukuk, Heykel, Mimarlık, Resim, Edebiyat Ve Yayımcılık Alanlarındaki Vazgeçilmez Modernleşme Atılımları Gibi Ayrılmaz Bir Unsurudur.

Müzik ve sahne sanatları (tiyatro türleri, opera, operet, bale, müzikal), bütünsel bir uygarlık projesi olan cumhuriyet rejiminin, tıpkı sanayileşme, bilim, bankacılık, hukuk, heykel, mimarlık, resim, edebiyat ve yayımcılık alanlarındaki vazgeçilmez modernleşme atılımları gibi ayrılmaz bir unsurudur. Önce uygarlığın insan ve toplum hayatının bütününü kapsayan bir sentez olduğunu kavramak gerekir. Cumhuriyet kurucuları uygarlığın bir bileşeni olan müzik ve dramatik sanatlarda evrensel standartlara ulaşmanın yolunu 'okullaşma' ile aşacaklarını görmüşlerdir. Doğru tespit etmişlerdir.

Ankara Devlet Konservatuvarı kuruluşu ile Demir Çelik Sanayi, D.T.C. Fakültesi'nin veya Tarih Kurumu'nun kurulması, selüloz ve kağıt sanayii ile Montreux Boğazlar Sözleşmesi, verem/sıtma/trahom ve salgın hastalıklarla mücadele için halk sağlığı seferberliği ve Hıfsıssıhha Enstitüsü'nün kuruluşu, Kayseri, Nazilli tekstil fabrikaları veya şeker sanayii ya da ulaşım şebekesinin ve demiryollarının millileştirilip geliştirilmesi, atletizm ve sporun örgütleşmesi birbirlerinden ayrılmaz bir modernleşme ve topyekün kalkınma iradesinin kanıtlarıdır.

Çünkü uygarlık, bilim, teknoloji, hukuk, felsefe ve estetik değerleriyle bir sentezdir. Değerli bilim insanı ve felsefeci Profesör Hilmi Ziya Ülken'in söylediği gibi "..yaradılışın çağdaş kültürde üstün ve bileşik bütün işlemleri milletlerarası; bu seviyeye erişen milletlerden her birinin ona katılış tarzı millidir. Tekniği Batı'dan alalım fakat ahlakımızda, hukukumuzda farklı kalalım diyemeyiz.

Hatta tekniği milletlerarası piyasadan alalım, fakat sanatımız, felsefemiz milli olsun diyemeyiz. Böyle bir milletlerarası piyasa yoktur. Ancak çağdaş ve bileşik faaliyetleri olan bir milletler seviyesi vardır. O seviyeye erişmek için sanatta da hukukta da ilimde de yaratıcı olmak gerekir (…) Toptan bir dünya görüşü seviyesine varmadıkça, bu zihniyeti almadıkça çağdaş kültüre girmek mümkün değildir." Yani uygar ülke olunamaz.

İşte müzik ile ilgili tartışmaların 'bam teli' bu zihniyet meselesindedir. Bir kere şu gerçeği hep hatırlamalıdır: Herhangi bir meslekte insan aklının bulduğu ve ulaştığı en yüksek bilgi ve onun verimi olan ürün ve eserlerden daha geri bir anlayışın, teknik ve becerinin verimleri ile yeryüzünde rekabet ve yayılma şansı olamaz.

Müzikteki yaratış, teknik anlayışı; form ve ölçütleri de sanayideki, bankacılıktaki, spor ya da bilimlerdeki zihniyet, teknik, üretim şartları ve yöntemlerden farklı olamaz. Fark ancak ifade biçimlerinde, duyarlılıkta, üslupta ortaya çıkacaktır. Bu da yaratıcı sanatçının; yani müzik sanatında başta kompozitörün formasyon, bilinç ve yeteneğine bağlıdır. Elbet her ülkenin müziğinde, geleneksel, yerel ve milli motiflerin üst bir sanat yaratıcılığı için işlenecek malzeme ve özgün bir duyarlılığın verileri olduğunu söylemeye gerek yoktur.

Kompozitör de tıpkı bilimde, nükleer fizikçinin, genetikçinin, biyoloğun, yüksek matematikçinin veya jeoloğun kullandığı, o mesleklerin yeryüzünde eriştiği en yüksek bilgi, teknik, yöntem ve meslek dilini kullanmak zorunda oluşları gibi, kompozitörün de eğer milli ve evrensel düzeyde eser vermesi amaçlanıyorsa müzik mesleğinin dünyada ulaştığı en ileri estetik ve teknik dille yaratması zorunludur. Yüzeysel bir bilgi ve geleneksel zevkin dar kalıpları içinde kalanların, Necil Kazım Akses'in, Ferit Alnar'ın, Adnan Saygun'un, Ferit Tüzün'ün, Muammer Sun'un, Ulvi C. Erkin'in bu doğrultudaki eserlerini kavraması da elbet olanaksızdır.

İşte vurgulanması gereken bir önemli konu da burada ortaya çıkar. Kültür tarihçisi ve sosyologların 'yüksek kültür kategorisi' ürünleri diye sınıflandırdıkları bilim ve sanat çalışmaları ve eserleri, insanlık tarihi boyunca bütün toplumlarda, milletlerde daima sınırlı bir çevrede oluşmuştur. Yüksek sanat ve kültür eserlerinin tüketicisi en gelişkin ülkelerde dahi derece derece sınırlı sosyal tabakalarca yaşanmış ve yaşanmaktadır. Kitleler, yüksek matematik ve nükleer fizikle hangi ölçüde ilgili ise; yüksek sanat eserleriyle de aynı ölçüde ilgilidirler.

Kitleler tarih boyunca da, günümüzde de dünyanın heryerinde daima orta (popüler) ve ilkel kültür kategorisine giren eserlerin tüketicisidirler.

Elbet yalnız Türkiye'nin değil her ülkenin kendine özgü geleneksel ürünleri, halk müzikleri, folklor değerleri vardır. Bunlar çoğunlukla anonim, tekrara dayalı, kalıplaşmış yerel değerlerdir. Popüler orta kültür müziği, bunların bir derecede işlenmiş, genelleştirilmiş, sanayileşmiş (!) üst kademesidir. Zamana dayanıklı ve kalıcı özellikleri yoktur. Güncel tüketim amaçlıdır…

Gelişmiş milletler/toplumlar ise milletlerarası sanat ve kültür piyasasında bunlarla değil, o ülkenin yüksek sanat yaratıcıları, yorumcu ve icracıları tarafından meydana getirilen ve sunulan 'yüksek sanat eserleri' ile temsil edilirler. Yani dünya uygarlık arenasında Almanya'yı Bavyera halk dansları değil; Schubert yada Brahms temsil eder. Fransız kültürünü trubadur şiirleri değil, W. Hugo veya A. Rimbaud temsil eder. Yani işlenmiş yüksek sanat.

Gelelim müziğe;
Müzik, insanın alışkanlıklarında diğer sanatlara göre çok daha derin yer eden bir sanat türüdür. Bir kere çok çeşitleri vardır ve insana doğumundan ölümüne kadar eşlik eder. Ninni ile gözünü açar; ağıtla öbür dünyaya göçer insanoğlu. Okulda, eğlencede, sinemada, reklamda, orduda, törende, ritüelde çoğu kez seçme şansı olmadan müzikle iç içedir. Bu sebeple de müzik tartışması olunca herkes adeta fikir sahibidir; konu demagojiye son derece elverişlidir.

Zaten dikkat edilirse, özsüz iddiaların yaşamsallığını, yaratıcılığını daha 19. yüzyılda yitirmiş ve çökmüş bir sanat, ekonomi, son derece geleneksel ve tıkanmış bir sosyal yapıda düzmece değerler arayan 'malumatfuruş' tarih dedikodularının da bu demagoji (ve zevksizlik) çerçevesinde söylendikleri görülür. Geleneksel alışkanlıkların oluşturduğu ve bu nedenle ister istemez yüksek müzik diline yabancı zihniyetle, yüksek sanatın sorunlarını tartışmak gereksiz ve olanaksızdır. Tıpkı inançla bilimin tartıştırılmasının anlamsızlığına benzer.

Çağdaş Türk müziği bestecileri özgün bir sanat yaratma yolunda çok kısa zamanda inanılmaz bir sayıda ve çeşitte eser vermişlerdir. Bunların müzik dili uluslararası standartlara uygundur. küçümsemek olanaksızdır. Estetik zevk bakımından doyurucu olanları ve yetersiz olanları da vardır. Ama gelecek temellendirilmiş; esaslı deneyimler yapılmış, iyi bir birikim elde edilmiştir. Türkiye'nin artık evrensel ölçüde yüksek sanat müziği besteleyen kompozitörleri ve eserleri vardır.

Asıl yaya kalan, asıl eksik olan popüler müzik, eğitim müziği gibi dallardaki özgün ve nitelikli eserlerin yokluğudur. İşte kaliteli müzik zevki sorunu burada daha açık seçik olarak gözlemlenebilir. Çünkü kıraathane uslubuyla iddialar savuranların, piyasa müziğinin, hafif müzik alanının acınacak durumundan bir şikayetleri olmadığı da anlaşılmıştır. Sanat zevki ve bilgisi düzeyini belirleyen asıl 'turnasol kağıdı' galiba budur.

Unutmayalım ki daha 1900'e kadar üniversitesi bulunmayan ve gerçek anlamda bilimle tanışmamış bir ülkenin insanlarıyız. Bunu idrak etmeyip, 16 yüzyılda ne kadar ileri olunduğundan; bazı sultan ve vezirlerin zeka, marifet ve yetenek hikayelerinden, kendimize has ilim yuvalarımız bulunduğundan bahsetmek; hayatın gerçeklerini örtemez.

Müzik konusundaki, bu ham yakıştırmalar geçmişte çokça yapılmış ama anlaşılan çoktan unutulmuş bazı basmakalıp iddialar yeniden piyasaya sürülmüştür. Asırlarca kendini yenileyememiş, enstrumanlarını geliştirememiş, yeryüzünde gelişen ve yüksek ifade imkanlarına kavuşan ses aleminden, onun tekniklerinden ve enstrumanlarından, dramatik anlatımdan habersiz, içine kapalı bir sanatın yaşaması olanaksızdı. O müziği Cumhuriyet rejimi değil, 'zaman' ve hayatın gerçekleri sonlandırmıştır. Geleneksel Türk Sanat Müziğinin de yıllardır özgün şekliyle icra edilemediği, onun da geniş dinleyici kitlesinin olmadığı bir başka gerçektir.

Şunu da hatırlayalım: Sanatın da biliminde gelişmesi, düzenli bilgi birikimine ve bunu sağlayacak kurum ve faaliyetlere bağlıdır. 1900'lere kadar ülkede bir yayım hayatı, kitap, dergi olmadığını da biliyoruz. Lütfen 19. yüzyıldaki birkaç istisna ile avunmayalım. Elbet müzik yazısı ve nota basımı da yoktu. Yani dünyadan haber yoktu. Okullaşma da hiç yoktu.

Tekraren vurgulayayım ki, bir meslekte dünya ölçüsünde var olabilmek için, o mesleğin en ileri yöntem ve teknikleriyle, en ileri dille yaratılması şarttır. Fizik ve matematik, kimya ve biyoloji de nasıl uluslararası bir dil varsa, müzik de benzer bir ortak dille canlandırılmak zorundadır.

İnsanoğlu müzikteki büyük hamlesini 15. yüzyılda başlatmıştı ve unutulmasın ki o zamana kadar bütün Ortadoğu ve Akdeniz yöresinde benzer bir ses dünyası ve icrası vardı. Avrupa, gerek çok ses, gerek armoni ile tıpkı resim sanatındaki perspektif (basit deyişle üçüncü boyut/derinlik) gibi, yalnızca bir sanatsal biçim tekniği olarak değil, insan yaratıcılığına bambaşka derinlik, boyut ve anlatım zenginliği kazandıran, hayatın karmaşıklığına, duyarlılıkların çeşitliliğine ve gerçekliğine açılma imkanı veren bir zihniyet ve form meselesidir.

Bunu kavrayamamış olan geleneksel zihniyet ile bir estetik veya nitelik tartışmasına girişilmesi gereksizdir. "Benim oğlum bina okur, (yüzlerce senedir) döner döner yine okur". Arada dehşetli bir bilinç ve zevk düzeyi farklılığı vardır ki, kıyaslanamaz.

Ne tuhaftır ki güya 'geleneksel' müziği savunan, çağdaş müzik yaratıcılığını bilmeden kötülemeye çalışanlar, Sultan II. Abdülhamit'in, yani o eski gelenekleri yaşayan toplumun padişahının bu konudaki düşüncelerini de hatırlamıyorlar. Bakalım Sultan II. Abdülhamit müzik hakkında neler söylemiş? Müzik tarihçisi Mahmut Ragıp Kösemihal taa 1939'da yazmış; Halife Sultan son yıllarında, muhafız subayı ile şöyle konuşuyor:

"Subay: Musikiyi sever misiniz efendim?
Abdülhamit: Ooo, ben severim, hem de anlarım, evvela şunu söyleyeyim ki güzel nota bilirim. Sonra oldukça iyi piyano ve biraz da keman çalarım.
Subay: Hangi musikiyi seversiniz efendim, alafranga mı, alaturkayı mı?
Abdülhamit: Doğrusu alaturka musikiden pek o kadar hoşlanmam. İnsana uyku getirir. Alafranga musikiyi tercih ederim. Bilhassa opera ve operetler pek hoşuma gider.

Hem size bir şey söyleyeyim mi? Alaturka dediğimiz makamlar, Türklere ait değildir. Yunanlılardan, Acemlerden, Araplardan alınmıştır. Türk çalgısı davulla zurnadır, derler ya; bunda da tereddütüm vardır. Bu iki çalgı da Arapların imiş. Bir tarihte, Türkistan taraflarında seyahat etmiş bir zattan tahkik ettim. O tarafın köylerinde öteden beri çalınan çalgı 'saz' imiş. Bizde de Anadolu'nun asıl Türk köylerinde daima saz çalınırmış."

Halife Sultan'ın sarayında bir opera topluluğu bulundurduğunu ve saray tiyatrosunda bu İtalyan gruba opera temsilleri verdirdiği zaten bilinmektedir.

Mesele, geleneksel Türk sanat müziği denilen türün 'iyi veya kötü' ya da 'yanlış, doğru' olarak kabulü ve tartışılması da değildir. Türk halk müziği içinde durum aynıdır.

Mesele ileri, evrensel müzik diliyle çağdaş ve dünya ile ortak bir orijinal; işlenmiş yüksek Türk müziğinin yaratılmasıdır, bu bir.

İkincisi, bu yetmez. Müziğin bütün türlerinde yeryüzü piyasasında rekabet gücü olması amaçlanan, yani eğlence, sinema, eğitim v.b. müzik dallarında da bir repertuvarı oluşturabilmektir. Bu öyle 60-70 yılda tam olarak başarılacak bir iş değildir. Dünyadaki geçmişi altı yüz senedir.

Türkiye'de 1930'lardan bugüne dehşetli hızla yol alınmıştır. Bu sürede meydana getirilen işlenmiş yüksek müzik eseri repertuvarını küçümsemek değil, hem de şaşkınlıkla takdir etmek gerektir. Klasik denen müzik türünün dinleyicisinin sınırlı olması yalnızca Türkiye'ye özgü de değildir. Yaygınlaşması, daha gelişmesi amaçtır.

Kitlelere benimsetilmesi ise asıl olarak bir eğitim görevidir ve sanatçılardan çok, siyasilerin, yöneticilerin görevidir. Her toplumun 'sanat tüketimi', eğitim, daha doğrusu uygarlık düzeyiyle doğru orantılıdır. Bireylerin de öyledir.

Hiç unutmamalı; Japonya, Çin gibi yüksek uygarlık bölgelerinde de geleneksel müziklerinin yerini evrensel müzik dili almıştır. Geleneksel müzik repertuvarından yararlanmak ise asıl yaratıcı sanatçıların işidir, onlar için hammaddedir. Bu bütün dünya sanat müziklerinde böyle olmuştur.

Müzikçilerin önemli bir amacı da, bütün müzik türlerinde, popüler müzik ve diğerlerinde ciddi müzik bilgisiyle donanımlı eğitimli çok sayıda bestecinin yetişmesi ve piyasaya girmesidir. Her müzik türünün niteliklisi niteliksizi olduğu unutulmamalı, hafif müzik türleri küçümsenmemelidir. Çünkü hafif müzik türleri belki de genel kamuoyunda sanat zevkini, yüksek sanat algılamasına yol açacak sıkı bir eğitim aracıdır.

Zaten bakınız; çok sesli müzik yozlaşmış biçimde de olsa sosyal hayata piyasa müziği aracılığıyla girmiyor mu? Ciddi konservatuvar eğitimli müzikçiler, besteciler yeteri sayıda yoksa, toplumun bu tür müzik ihtiyacındaki boşluk ister istemez birilerince doldurulur. Ne yazık ki böyle olmuştur. Türkiye'deki müzik meselesinin son derece önemli bir unsurunun popüler, hafif müzik alanına profesyonel müzikçilerin egemen olamayışıdır.

Onun için şu ünlü sloganı konumuza uyarlamayı her zaman gerekli saymışımdır: "Türkiye'nin gerçek yaratıcı/yorumcu sanatçıları; sanat duyarlılığından mahrum kültürcülere karşı birleşiniz." Malumatfuruşluk ve dedikoduyu bilgi diye pazarlayan, sistematiği, düşünsel bir bütünlüğü ve yöntemi bulunmayan magazincilerle vakit kaybetmeyiniz.




Reklam