Şu günlerde dünyanın neresinden olursa olsun, Frankfurt'a uçakla gelmek isteyenler, bilet bulmakta güçlük çekiyor. Şehrin bütün otelleri dolduğu gibi civardakiler de bundan nasibini aldı. Aylar öncesinden başlayan rezervasyonların akabinde Frankfurt dünyanın değişik ülkelerinden 300 bine yakın ziyaretçi ağırlayacak. Bütün bunların tek sebebi var Salı günü resmi açılışı yapılan uluslararası 60. Frankfurt Kitap Fuarı (FKF). Bu yılki fuarda Türkiye geleneksel tabiriyle "misafir ülke", moda tabiriyle "onur konuğu". Aylar öncesinden Türkiye ruhu şehrin her yanına sinmeye başladı, son haftalarda yoğunlaştı, şimdilerde ise tam anlamıyla şehri teslim almış görünüyor: Kültür, sanat, düşünce ve edebiyatıyla. Havalimanından itibaren şehrin her yanında "Bütün Renkleriyle Türkiye" sloganı ve labirent şeklindeki logosuyla Türkiye görülüyor. Tramvaylarda, binalarda, kitapçılarda, fuar alanının her yanında Türk yazarlar, Türk sanatı ve kültüründen örnekler var. Bankacısından, sanatçısına, dönercisinden taksicisine herkes artık Türk yazarları ve sanatçıları tanımaya başladı. Sokaklarda daha çok esmer insanlara rastlamak mümkün.
Fuara Türkiye'den ilk kez gelenlerde büyük bir şaşkınlık var. En çok sordukları söyledikler şey ise, "Burası çok büyükmüş kayboldum, bana yardımcı olur musunuz?" şeklindeki cümleler oluyor. Türkiye'de katıldıkları kitap fuarlarına hiç benzemeyen bir yer burası. Adeta oradakiler bu fuarın yanında küçük bir minyatür kalıyor. Frankfurt Fuarı; 4-5 stadyum büyülüğünde dev bir kompleks. Binalar, kongre merkezi, sergi salonları, aklınıza ne gelirse..... Tam 172 bin metre karelik bir alan. Gez gez bitmez. Zaten fuarda en çok yorulanlar gazeteciler oluyor. Bir basın toplantısından diğerine bir salondan diğerine koşmaktan yorgun düşen meslektaşlarımıza rastlıyoruz sık sık. Haklarını teslim etmek lazım. Almanlar tam bir fuar ustası. Şehirleşme inşaat ve fuar tasarımında dünyada bir numara desek yeridir. Havalimanlarından, otoyollarına, fuar alanı düzenlemesinden fuar organizasyonuna kadar tam bir profesyonellik var. Bunu abartı olarak gören varsa Almanya'ya gelmelerini ve fuarı gezmelerini tavsiye ediyorum. Türkiye'den gelen gazeteci ve yazarlar bizim gibi Almanya'daki gazetecilerle karşılaştıkları zaman, "Beni tanıdınız değil mi?" havasına giriveriyorlar. Ancak fuarı gezmeye başladıktan sonra "kendileri gibi binlerce yazar ve gazeteci, milyonlarca kitapla karşılaşınca" daha mütevazi olmaya başlıyorlar. Orhan Pamuk bunu açılış konuşmasında çok güzel ifade etti: "Dünya kitap ve yayıncılık sanayinin, İstanbul'da haya ettiğimden çok daha büyük ve zengin olduğunu Frankfurt'ta görmenin hayal kırıklığı ve huzursuzluğuydu bu. Bir kitapsever olarak FKF'nın büyüklüğü, zenginliği aslında beni sevindirmeliydi., ama bu büyüklükle birlikte genç bir yazar olarak bu alemdeki yerimin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu da aklımın bir köşesiyle acı acı kavrıyordum. Gözlerim salon salon, kat kat, bina bina fuarın zenginliğinden dünya yayıncılığının renkliliğinden ve tek tek kitapların çeşitliliğinden zevk alırken bu alemde sesimi duyurmanın, bir iz bırakmanın, kendi farklılığımı başkalarına fark ettirmenin ne kadar zor olduğunu anlıyordum. İster genç ister yaşlı Frankfurt'a gelip de bu duyguya, bu şaşkınlığa ve boşluk duygusuna kapılmamış yazar yoktur diye düşünüyorum." Evet Pamuk haklıydı. Fuarda başınızı nereye çevirseniz bir ünlüye rastlıyorsunuz. Kitapla ilgili, yazı ve düşünceye dair ne varsa beş gün boyunca burada. Yazar, yayıncı ve telif ajansları için dünyaya açılma anlamına geliyor Frankfurt Kitap Fuarı. Dünyanın düşünce ve edebiyat kalbi burada atıyor. FKF aynı zamanda bir uluslararası pazar özelliği de taşıyor. Yazar, çevirmen, yayınevi, telif ajansları burada buluşuyor. Kitap tanıtımı, çeviri anlaşması yada telif hakları....
Fuarla ilgili birkaç bilgi aktaralım: Her yıl düzenlenen kitap fuarına bu yıl 111 ülkeden 7 bin 300 yayıncı ve kitap evi katılıyor. Katılımcı sayısı bakımından ev sahibi Almanya 3 bin 337 sergiyle birinci sırada yer alırken, onu 834 yayıneviyle İngiltere ve 662 yayıneviyle Amerika takip ediyor. Bu yılki fuarda "onur konuğu" olan Türkiye ise, 165 yayıneviyle temsil ediliyor. FKF Direktörü Jürgen Boos'un ifadesiyle fuarda toplam 2 bin 700 etkinlik olacak. Her geçen yıl ziyaretçi sayısını artıran fuarı bu sene 280 bin kişinin gezmesi bekleniyor. Türkiye toplamda 4 bin metrekarelik alanda temsil ediliyor. FKF, 1988 yılından beri her yıl onur konuğu olarak bir ülkeyi ya da kültürü misafir ediyor. 300 yazar ve edebiyatçı, toplamda bin kişilik bir ekiple fuara tam bir çıkarma yapmaya hazırlanan Türkiye, fuar alanı ve dışında 250 civarında etkinlik düzenliyor.
Bütün bunları aktardıktan sonra fuarın ilk gününe damgasını vuran konuya gelelim: Açılışlar ve konuşmalar. Sabah saatlerinde Simyacı adlı romanıyla bütün dünyada ünlenen Brezilyalı yazar Paulo Coelho'yu dinliyoruz. FKF Direktörü fuarlar ilgili istatistiki bilgileri aktardıktan sonra söze başlayan yazarın ilk cümlesi şu oluyor: "Birkaç ay önce Giordano Buruno adlı bir filmi izledim; 1600 yılında Vatikan tarafından idama mahkum edilerek diri diri yakılan 'sapkın' düşünürün öyküsünü anlatıyor. Bu filmden söz etmemin nedeni şu; Bir sahnesinde Buruno, yayıncılarıyla buluşmak üzere Frankfurt Kitap Fuarı'nı ziyaret ettiğini söylüyor...." Bütün dünyanın dikkatlerinin kendisine yöneldiği bir zamanda, Avrupalı yazar, düşünürler ve din adamları için kap kara bir dönemi anlatmakla başlıyor Coelho konuşmasına.
Şimdi Orhan Pamuk'a gelelim. Açılış basın toplantısından sonra akşam saatlerinde fuarın resmi açılışı yapıldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Nobel ödüllü Orhan Pamuk ve Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier'in de katıldığı açılış programında konuşan Pamuk, edebi cümlelerle başladığı konuşmasının sonuna doğru, Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesini ve internet video paylaşım sitesi Youtube'a Türkiye'de getirilen yasağa dikkat çekti. Ve acı ifadeler kullandı: "Son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarlar aşağılamak Türk kültürünü zenginleştirmedi...."
Evet, baskıyla kültür zenginleşmez. Fakat burada Avrupa'nın fikir ve din hürriyeti, kadın hakları konusunda bugünkü standartlara nasıl geldiği ve ne tür bedeller ödediği de malum. Sapkın, din düşmanı ilan edilen din adamları ve düşünürler, yakılarak öldürülen yazarlar, edebiyatçılar, bunlar için kurulan engizisyonlar, kadının bırakın birey olarak değer görmeyi, insan olarak bile kabul edilmediği dönemler, cadı avları vesaire vesaire. Liste uzayıp gidiyor ve düşünmenin bir zamanlar Avrupa için suç ve günah sayıldı dönemler geliyor akla. Ama bununla birlikte düşüncesinden vazgeçmeyen Martin Luther, Giordano Buruno ve Galileo gibi isimler. Günümüz Türkiye'sini Ortaçağ Avrupa'sıyla kıyasladığımız zaman durumunun hiç de o kadar kötü olmadığını söylemek gerek. Ama yurt dışına her çıkan yazar, siyaset ve gazetecinin hatta sıradan vatandaşın bile muhatap olduğu TCK'nın 301. maddesi gibi düşünce özgürlüğüne mani olan kısıtlamalar. Bu tür uygulamalar "Türkiye'nin yüzünde bir sivilce" gibi duruyor. Avrupalı muhatabınızın gözüne ilk takılan şey yani. Sizi ilk olarak eleştirmeye buradan başlıyorlar ve yaptığınız hiç bir açıklama karşı tarafı tatmin etmiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de ifade ettiği gibi fikir özgürlüğü konusunda önemli adımlar atıldı. Gül, Türkiye'nin özellikle son yıllarda hızlanan ekonomik ve siyasi reformlar sayesinde fikir, ifade özgürlüğü ve kültürel çeşitliliğe saygı alanlarında AB kriterlerini büyük ölçüde gerçekleştirdiğini, yazarlar ve kitaplar üzerinde uygulanan bazı baskı ve sınırlamaların zaman içinde azaldığını ya da ortadan kalktığını söyledi. Evet asıl yapılması gereken de bu zaten. Pamuk'un dediği gibi, "Bunlar Türk kültürünü zenginleştirmiyor." Coelho, Pamuk ve Gül'ü dinlerken asıl sevindirici olan şey, açılış konuşmalarında da gösterdi; artık Avrupalı muhataplarınızın değil, kendi yazarlarınızın sizi eleştiriyor. Kısacası Türkiye, doğru yönde adım atıyor, yasakları kaldırarak. (CİHAN)