Başbakan Tayyip Erdoğan'la CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal arasındaki 'avukat-savcı' tartışması sürüyor.
CHP Lideri Baykal, Başbakan Erdoğan'a bir dizi açılış için geldiği Bursa'dan seslendi. Hukuka karşı tezgahlanan oyunların boşa çıkacağını, kendisinin hakkı ihlal edilen, mağdur ve mazlum duruma düşürülen bütün vatandaşların avukatı olduğunu belirten Baykal; "Ben demokrasimizin, cumhuriyetimizin avukatıyım. Ancak savcılıkla başbakanlık bir arada gitmez. Zaten sen bu ayrımı kafanda yapamadığın için Türkiye bu sıkıntının içine girdi" dedi.
Partisinin Bursa İl Başkanlığı'nın Parti Okulu'nun açılışında konuşan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Bursa'da arzu ettikleri noktada olmadıklarını itiraf etti. 58 yıldır çok partili rejimin zaman zaman kesintiye uğradığını anlatan Baykal, "Ama her kesintiden sonra demokrasiyi hepimiz tekrar işletmeyi deniyoruz. Çok partili CHP'nin hiçbir şekilde ödün veremeyeceğimiz bir anlayıştır. Demokrasi, modernleşme sürecinin önemli bir aşamasıdır. CHP olarak hepimiz demokrasi safında yer almışızdır. Demokrasi inancının bedelini en yüksek düzeyde ödemiş insanlar bugün Türkiye'de CHP'lilerdir. Bugün iş başına gelenler demokrasi adına, demokrasinin sağladığı fırsatları değerlendirerek geliyorlar, ama onun altında bir cumhuriyet alt yapısının önemini kavramış değiller. Demokrasiyi cumhuriyeti tahrip etmek için bir fırsat gibi kullanmaya çalışıyorlar. Hem cumhuriyet, hem demokrasiye inananlar Türkiye'yi yönetmelidir. Cumhuriyeti demokrasinin önünde bir engel olarak görenler tarafından yönetilmemelidir. Demokrasi bir yaşam biçimidir. Eğer demokrasiyi iktidarı ele geçirmeden ibaret sayarsanız, demokrasiye zarar vermiş olursunuz. Demokrasi bir yöntemden ibaret değil, bir değerler sistemidir. Demokrasiyi işletememenin sorumluluğunu kimsenin sırtına yıkamazsınız. Bunun sorumlusu olarak tarih sizi mutlaka gösterecektir. Bugün, dünyanın takdirini kazanan bu Türkiye modelinin sarsılma tehdidine tanık oluyoruz. Şu anda bu birikime karşı bir baş kaldırının sergilenmekte olduğuna tanık oluyoruz. Cumhuriyetle bir hesaplaşma anlayışının, o kültüre sahip çıkanlara haddini bildirme anlayışının ön plana çıktığına tanık oluyoruz. Bunun için her şey gözden çıkarılıyor. Başta hukuk baştan gözden çıkarılıyor. Hukuk bütün medeniyetin temelidir. Hukuk olmadan medeni bir yaşam olmaz. Hukuk işin temelidir. Orayı burayı idare etmek isteyen birinin eline adaleti verirseniz o adalet adalet olmaktan çıkar. Adalette her iddia ortaya konabilir. Ama hiç bir iddia safsatayla, efsaneyle kanıtlanmaz. Hukuk somut delille, belgeyle, bağlantıyla işletilir. Miş, mışla hukuk olmaz. Acı bir dönem yaşıyoruz. Bunun en acı tarafı da hukukun içine sürüklenmek istediği durumdur. Ama inanıyorum Türkiye'nin sağlam hukuk gelenekleri, sağlam, dürüst hukukçu kadroları hukukumuza karşı tezgahlanan bu tertibi boşa çıkaracaklardır. Bunu başarmak zorundayız. Hukuk sınav veriyor, göz altına alınmış insanlar değil. Bütün dünyanın gözü Türkiye'nin üzerindedir. Bunun, hukukumuzun yüz akıyla vereceği bir sınav olmasını diliyorum" diye konuştu.
Herkesin inanç ve ibadet özgürlüğü olduğunu dile getiren Baykal, "Din, hepimizin kendi inançlarımızı, ibadetimizi özgürce yaşayacağım bir kavram. Din, en kutsal kavram, ona saygı göstereceğiz. Hepimizin kimliği var, hepimizin maneviyatı var. O maneviyatımızı kimse bize söylemeyecek. İnancımız serbest. Türkiye bin yılı aşkın süredir Müslüman. Kimsenin Türkiye'ye İslamiyeti öğretmeye hakkı yok. Binlerce yıl daha Müslüman olacağız. Türkiye'de İslamiyet dünyada en güzel şekilde, en özgür şekilde yaşanıyor. 70 bin camide ezan-ı Muhammedi okunuyor. Camiler açık, isteyen ibadetini yapıyor. İsteyen hacca gidiyor. Türkiye'de dini yayın yapan gazeteler, radyolar serbest. Öyle olacak. Hepimiz dinimizle, Peygamberimizle, Kur'an-ı Kerim'imizle iftihar ediyor. Din bir inanç konusu olarak en güzel şekilde toplumumuzun yaşamında yer tutacak, ama din, hukukumuzu, siyasetimizi, devlet yönetimimizi belirlemeyecek. Eğer din bize hukuku söylerse, demokrasi içinde hukuku nasıl tartışacağız? Çünkü dinde tartışma yok, iman etme var, teslim olmak var. Dinde muhalefet olmaz, şirk koşma olmaz. Siyasette muhalefet var, tartışma var. Siyasette inanç var mı? Demokrasi bunu gerektirir. Eğer demokrasi olacaksa, hepimizin iman, teslimiyet alanının dışında bir alan olacak. Eğer eğitimi nasıl yapacağımızı bize din söyleyecekse, siyaseti bize din dikte edecekse, siyasette görüş belirtmek dinden çıkma anlamına gelecek. Nerde demokrasi o zaman? Bu konu Hıristiyanlık'ta, Musevilik'te var. İnsanlık bunu yaşadı. Batı çok ağır bedeller ödedi. Binlerce insanın boğazını kesti. Bu tartışmalar Avrupa'yı yüzyıllarca kan revan içinde bıraktı. Mustafa Kemal bunu getirdi Türkiye'ye. Laiklik dediğimiz bu. Din var, ama eğitim, hukuk, devlet yönetimi siyasetin işi. Ne olur dini araya karıştırmayın, dine de yazık olur, devlete de yazık olur. Laikliğin altında dinle devleti çatıştırmama anlayışı var. İşte İran'ı görüyorsunuz. Dışişleri bakanı, Türkiye'de Müslümanların baskı altında olduğunu söylüyor. Kaldır o baskıyı. Kaldıramıyorsun; çünkü anayasada laiklik var. O bizim yaşadığımız İslamiyet değilse, senin Başbakanın Hikmet Yar'ın önünde diz çökerken, Hikmet Yar'ın kafasındaki İslamiyet mi?" dedi.
Baykal, son günlerde Başbakan Erdoğan ile arasındaki 'avukat-savcı' tartışmasına da girmeden edemedi. Partililerin; 'Aklın mantığın bu kadar ters yüz olduğu bir durum olabilir mi? Bu bir tesadüf mü? Nereye gidiyor bu süreç? Bunu bir an önce durdurma zorunluluğu yok mu?' şeklindeki sorusunu Baykal şöyle cevapladı: "Bütün bunlar büyük bir fotoğrafın parçasıdır. Cumhuriyete karşı bir hesaplaşma en ileri ölçülerde sergileniyor. Bunun ardında sadece yerli destekçiler mi var. Bunun ardında birtakım uluslararası güçler yok mu? Türkiye'deki en ufak insan hakları ihlalinde dünya ayağa kalkar. Ergenekon diye en ileri insan hakları ihlalleri yapılıyor. Bunlara karşı en ufak bir tepkiye tanık oluyor musunuz? Türkiye büyük bir senaryonun hedefi haline gelmiştir. Buna karşı hepimiz mücadelemizi vereceğiz. Bunun adli değil, bir siyasi olay olduğunu ifade ettim. Başbakan bana, (Sen bunların avukatı mısın) dedi. Ben de dedim ki, hakkı ihlal edilen, mağdur ve mazlum duruma düşürülen bütün vatandaşlarımızın avukatıyım. Demokrasimizin, cumhuriyetimizin avukatıyım. Devletimin avukatı olmam çok doğaldır. Ama asıl sen cevap ver. (Sen bu davanın, Ergenekon davasının savcısı mısın) dedim. Başbakan (Evet, savcısıyım) dedi. Çünkü savcılık şerefli bir iştir. Bu ona değer katar. Ama kendisini uyardım. Unutma, Türkiye'de savcıların başında cumhuriyet var. Savcılar cumhuriyet savcısıdır. Sen bunu içine sindiriyorsan mesele yok. Ama bunun gereği de vardır. Savcılıkla başbakanlık bir arada gitmez. Zaten sen bu ayrımı kafanda yapamadığın için Türkiye bu sıkıntının içine girdi. Başbakanlıkla savcılık beraber olmaz. Savcıysan da cumhuriyet savcısısın. Belgeler konusunda ciddi bir zafiyet ortaya çıktı. Bu da tahliye kararlarıyla kendini göstermeye başladı. Bir süre önce Van'da bir dava açılmıştı. Hükümetin çok önem verdiği bir davaydı. Van'da rektörü tutukladılar, aylarca gözaltına tuttular. İçine sindiremedi, intihar etti. Onun ardından iddianame geldi ve beraat ettiler. Bu adli bir yanılgıdan mı ibarettir? Bunun ardında bir iradenin bulunmadığına inanabilir misiniz? Bir savcı kendi bölgesindeki rektörü sonra fos çıkacak iddialarla aylarca gözaltında tutma cesaretine sahip olabilir miydi? Bunu tesadüfi bir adli hata olarak mı anlayacağız? Ben inanıyorum, hak, adalet sonunda mutlaka hakim olacak. Bu tartışmanın mihverinde Atatürk var. Türkiye'de insanları yıldırma hesapları onun için yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni bir Atatürk Cumhuriyeti olarak yaşatmaya devam edeceğiz."